17 Mayıs 2018 Perşembe

Düşünme Hiç

Şimdi muhabbete biraz ani giriş yapmak gibi olacak ama, bazı şeyleri yazmak lazım.
Gezegendeki oksijen sayısının muhtemelen yüzde bilmem kaçından fazlasını koşulsuz mutsuz olmak için harcıyoruzdur, sanırım bu konuda herkes net. 'Olmuyor, olmayacak, olsaydı' üçlemesi -ve tabi ki daha niceleri- arasında gidip gelirken unuttuğumuz tek şey anı yaşamak ve farkındalık kazanmak oluyor. Fakat şöyle sakin kafayla bir durup da işi etraflıca ele almaya yanaşmıyoruz. İşte hamurumuzdaki hata...
Bence insanoğlunun en derin çıkmazı herşey hakkında mutlaka bir düşünce yapısının olması. İster elimizde olsun, ister olmasın; kıyıda köşede kalmış, popüler olmuş ya da durgunlaşmış çoğu konuda bir fikrimiz var. Ya da bir söyleyeceğimiz mi demeliydim?!
Açıkçası son zamanlarda toplumun içinde bulunduğu şu kasıntı yaşama problemi beni bazen ciddi anlamda rahatsız ediyor. İnsanız, haliyle gündelik yaşamda eylemlerimizin neredeyse tamamına yakını etkileşim kurmaktan geçiyor. Gel gelelim insana ağız tadıyla bir etkileşim bile kurdurtmuyorlar yahu! Ne tarafa dönersem döneyim hep bir kendi olamama hali. Hep bir kalıplaşma, bir mesafe... Şöyle efeler gibi çıkıp da kalbini/ aklını ortaya koyacak ve hatta ortaya koyma cesareti gösterecek kişi sayısı neredeyse sıfırlanmak üzere. Eh, geleceği tahmin edebilme gibi bir yeteneğimiz de olmadığına göre, kimse kusura bakmasın ama şu şuydu, bu buydu diye kimsenin peşinden koşamayacağız.
Zaten koşmayalım. Çocuk muyuz biz yahu, başkalarının tozlu raflarını kovalamak için çok mu vaktimiz var? Hani o 'ay şekerim kitap okuyiciim ama vaktim yok be' diyenler, alın size vakit. Hoplaya zıplaya kullanın!
Düşünme meselesine ayrı bir takılıyorum şu sıralar. Bence yurdum insanı her olayı düşünme ile ince fikirli olma arasındaki ayrımı yapamıyor(!) Ki bana kalırsa ince fikirli olma eylemini çoktan bir pakete koyup bilinmeyen diyarlara uçurduk gitti. Ah şu elimizdeki değerleri altın tepsi ile sunma merakımız...
Neyse, konumuza dönelim. Öyle ya da böyle, açıkçası yaş aldıkça kendime verdiğim tavsiyelerden ilki 'gereksizse düşünme' oluyor. Çünkü bu öyle geniş bir kara delik ki, bir başlıyorsun düşünmeye. Bir bakmışsın marul tarlasında elinde dondurma ile koşarken buluyorsun kendini. Ya da hayal gücün artık nasıl yönlendirmişse... 😁
'Ne bileyim ben, sen şey yapma diye..' ile başlayan şu cümleciği kabul etmeyelim, etmemeliyiz. Ayrıca bu 'şey yapma' kriterini kim belirlemiş? Kime sormuş? Neye göre şey yapmıyoruz, belki sen şey yapmıyorum sanıyorsun ama ben şey yapıyorumdur? Ve devreler yanar...
Bahsettiğim mesele işte tam da bu. Ve tek dileğim şöyle usul, nezih ve aydınlık bir sohbet gerçekleştirmek. Ana yoldan ve kurallara uyarak ilerlemek. Ayrıntılarda boğulmamak. Ama en önemlisi yorulmamak...



✔Bu yazıyı herteldenşef yazdı.

14 Mayıs 2018 Pazartesi

#sosyolugat23- Meşruiyet& Meşrulaştırma

Sosyoloji ile ilgili gündelik hayatta bazen umulmadık durumlarla karşılaşıyorum. İnsanlar -ya da bazı insanlar- sebebini çözemediğim bir yargı politikası içine giriyorlar. Bana kalırsa hali hazırda sağlam temellere oturtulmayan eğitim sistemimiz içerisinde tek amaç okumaya, araştırmaya, merak duygusuna teşvik olmalı. Zira 'sosyoloji zaten boş iş' gibi bir söylem kimseyi bulunduğu noktadan daha ileriye götürmeyecek.

Haftalık sosyal mesajımı da verdikten sonra yeni kavramlara geçebilirim, evet! 😁


Geçen hafta iktidar üzerine -burada- birşeyler yazarken aklımda hep bu iki kavram vardı doğrusu. Bazen bazı kavramlarda yazılması, açıklanması gereken çok fazla şey oluyor ancak anlaşılabilirlik adına bölmekte de fayda var. 
Meşruiyet ile başlayalım ki ilk adımda bu kavrama aynı zamanda otorite de diyebiliriz. Meşruiyet bir özellik aslında; geçerliliği ve istikrarı kabul gören bir iktidarın aktarabildiği özellik. Meşrulaştırma ise -ki çok yabancı olduğumuzu düşünmüyorum- bir sürecin yalnızca kurumsallaşmasını değil, aynı zamanda ona yüklenmiş ahlaki boyutu da ifade eder. 
Meşruiyet yani otoritenin; rasyonel, geleneksel ve karizmatik gibi üç temel üzerine kurulu olduğunu iddia etmek yanlış olmayacaktır. M. Weber iktidar ile meşruiyet arasındaki mevcut anlam karmaşasını gidermek adına önemli bir konumdadır. Weber için bir düzenin meşruiyet sağlaması, geçerlilik sağlamasından farklıdır. Daha açık bir ifade ile, eğer bir eylem meşru bir düzenin varlığına dair bir inançla yönlendirilirse, düzen olgusu da daha geçerli hale gelecektir. 
Weber için güç(iktidar) kavramını, olgusal güç ve meşru güç gibi iki şekilde incelemek mümkündür. Olgusal güç daha çok piyasa ve sınıfla, meşru güç ise daha çok statü düzeni ve statü gruplarıyla bağdaştırılmaktadır. Bunların dışında kalan tüm güç çeşitleri de bu iki gücün karışımı ile sağlanmaktadır. Fakat burada unutulmaması gereken bir nokta vardır; toplumsal sınıflar, statü düzeni ile desteklenen sınıf gücünün meşrulaştırılmasına yönelik bir duruma bağlıdır. Gelenek, adet, yasa ya da dinsel kodlar tarafından yön verilen eylemin ortaya çıkması, yöneten tarafın iktidarının meşrulaştırılması sürecine dayanır ve aynı zamanda iktidarın düzenli bir şekilde dağılımına sebep olur. 
Elbette ki meşruiyet ya da meşrulaştırma kavramlarının sosyoloji dünyası içerisinde çoğu kavramla ilişkilendirildiğini ve haliyle fazlaca karmaşıklığa yol açtığını belirtmekte fayda var...





✔Bu yazıyı herteldenşef yazdı.

12 Mayıs 2018 Cumartesi

Mim: Blog Muhasebesi

Döndüm dolaştım ve bir mim ile yeniden buluştum. Çoğu zaman usul usul ilerleyen blog dünyasında mimler adeta ekstra oksijen sağlıyor. Ben de sevgili İman Powerki mimi burada- ve sevgili Berlin Berlin- ki mimi burada- in davetlerine uyum sağlayarak mimi yapmak istedim. Öncelikle teşekkürlerimi sunuyorum. ❤ 
Başlayalım...



  • Blog alemine nasıl girdin? 
Ah, nasıl girmeseydim! 
Blogdan önce ve aslında kendimi bildim bileli yazmak eylemine içim hep sıcak kalmıştır. Yazmayı, kelimelerle bir araya gelmeyi ve bazen hayal dünyasında gezinmeyi çok seviyorum. Blog açmadan önce de takip ettiğim birkaç blog vardı. Bir baktım ben de içerdeyim, hihihi!



  • Hangi blog sana ilham oldu?
İtiraf etmek gerekirse bir şansım olsa zamanı geriye alır ve ilk blog günlerimi tekrar tekrar yaşamak isterim. O heyecanın çok farklı olduğunu düşünüyorum. Aslında blog açarken çok okunmak ya da çok takip edilmek gibi bir amacım yoktu. Zaman zaman da dediğim gibi, kimse okumuyor olsa da ben yine de yazacaktım. Ancak tabiki de Momentos ve Balthus yeri özel olarak ayrılmışlardan... Biri aynadaki yansımam gibi, diğeri meslektaşım. Sohbetlerine, desteklerine, kelime dünyalarına ve samimiyetlerine hep teşekkür, bol teşekkür!



  • Bloga yazdığın ilk yazı ile son yazı arasında fark var mı?
Vallahi bana kalırsa var. İlk zamanlar bazen çok fazla ifade isteği içinde bulunduğum günleri anımsıyorum. Bu tıpkı günlük yazmak gibi; hani yıllar yıllar sonra okuyup da 'bu ne yahu ay ben ne yazmışım böyle' komikliğini yaşarız ya, işte öyle bir durum.Fakat yazmaya duyduğum istek hep aynı...



  • Yakın çevrendeki insanlar blogunu biliyor mu?
Yalnızca bir kişi, hihihi!



  • Blog yazmak yaşantına ne kattı/ ne çıkardı?
Öncelikle farkındalık. Sonra sabır, merak, azim... Nitelikli okuma arzusu ve bir de hassasiyet. İşte eklediklerinin bir kısmı. Daha fazlası da var tabi ama onlar da kalbimde...



  • Şuan bu mim ile birlikte blogda kaç yazın ve kaç sayfa görüntülenmen var?
Kimse kızmasın ama açıkçası bunların benim gözümde pek önemi yok. Elbette burada yeri geliyor fazlaca emek harcıyoruz ve karşılığını da görmemiz gerekiyor. Ancak bu tarz şeylere kafa yorduğum vakit kendimi doğallıktan bir nebze uzaklaşmış hissediyorum. Amacım gezegende varlık bulduğum her an yazabiliyor olmak... ☺


Yazması oldukça keyifli bu güzel mim için yeniden teşekkür ediyor ve geleneği bozmayarak ben de mimlenmeyen birkaç ismi mimlemek istiyorum. Keyifli okumalar... ✌







✔Bu yazıyı herteldenşef yazdı.

7 Mayıs 2018 Pazartesi

#sosyolugat22- İktidar

Verilmiş uzuun aradan sonra her defasında yazmaktan büyük keyif aldığımı belirttiğim seriye -nihayet- birkaç satır da olsa aktarım yapabilmenin sevinci var üzerimde. İnsanoğluna anlam vermek güç; hedefler koyuyor, gerçekleştiremiyor. Yapmam dese de hayata kapılıp gidiyor. Benimki de öyle birşeydi sanırım...
Genelde kavramları yazmaya başlamadan önce düşünüyorum. Belki bir önem sırasına koymak daha düzenli olabilirdi ancak içimden geldiği şekilde yazmayı tercih ettim açıkçası. Tıpkı bu kavramda olduğu gibi. Başlayalım...


İktidar, hmm. İtiraf etmeliyim kavramı biraz gözümde büyütüyorum. Çünkü bana göre bu kavram birbiri ardına gelen zincirlerin sıralanmasıyla ve aynı zamanda aralarında bulunan o kopmaz bağ ile anlam buluyor. Çok derin masalarda, sınırsız ufuklar ile türlü çeşit pozisyona ulaşabilecek esneklikte. Ve bence doğru çözümlenebildiği takdirde sosyolojide mühim bir konumu var.
O halde başlangıcı tabakalaşma ile yapmalıyım. Çoğunluğumuzun bildiği üzere bir toplum tabakalaşma halindeyse bunun merkezine iktidarı rahatlıkla koyabiliriz. Fakat bizim rahatlıkla koyuyor şeklinde adlandırdığımız bu eylem, sosyoloji dünyasında -farklı farklı içeriklerle kullanılması nedeniyle- fazlaca çalkantıya/ tartışmaya sebep olmuş, bunu da eklemekte fayda var.
İktidarın tabakalaşmanın özünde konumlandırılması bir anlamda M.Weber sayesinde oluyor çünkü en bilindik hali ile Weber, bu düşünceyi sınıf/ statü ile bağdaştırarak ele alıyor; sınıf ekonomik iktidarın, statü ise bir anlamda toplumsal iktidarın bir kolu sayılarak... Weber için iktidar aslında toplum içerisinde karşılıklı bir ilişkiye dayanmaktadır. Kişiler ya da gruplar, iktidar düzlemi içerisinde isteklerini karşıt fikirlere rağmen gerçekleştirebilmektedir. Haliyle Weber, iktidar olgusunu toplumsal ya da iktisadi kaynakların eşit şekilde pay edilmemesi ve bunun da yaşam standartlarını eşitsiz şekilde paylaştırdığını öngörmektedir. Daha açık bir ifadeyle; iktidar yolunun sonundaki terazi denk değil...
Weber tüm bu fikirleri dönemin Marksizmine karşı koymak adına geliştirmiştir. Ona göre bir toplumda var olan gruplar, kendi iktidarlarını meşrulaştırmaya ve bunu da bir otoriteye dönüştürmeye çalışır. 
Tüm bunların yanı sıra Weber için iktidar kavramında büyük resime bakıldığında aslında çıkar çatışmaları halindeki iktidarı rahatlıkla görmek mümkündür. Sosyoloji dünyasında çoğu düşünür için bu bir sorun niteliğinde görülmektedir. Fakat aynı zamanda Weber itibarı ile çoğu sosyolog iktidar kavramının içeriğini, egemen olanların üstesinden gelmesi gerekenler şeklinde varsaymıştır. Yani kısaca işin içinde bir kışkırtma olmalıdır. Ancak bu durum iktidarın meşru bakımdan kabul edilebilirliğini de göz ardı etmemelidir. İktidar eğer egemen kişilere dair bir meşruiyet sağlayacaksa, işin içine otorite ve rıza kavramlarını da dahil etmekte fayda var. Otorite/ rıza ikilisi ile ortaklık halindeki iktidar, manipülasyona ya da çeşitli güçlere dayanan iktidar kavramından farklıdır. Hepsini iktidarın bir kolu şeklinde düşünebiliriz aslında...
Elbette iktidar gibi geniş kavramlar sosyoloji dünyasında her daim farklı görüşlere ve farklı çıkarımlara açık kavramlar olmuştur. Temel anlamında iktidar, düzenleyicilik barındırır. Olanaklardan ve olasılıklardan bahseder. Onu toplumsal ilişkiler içerisinde bir potansiyel olarak adlandırmak yanlış olmayacaktır. Haliyle bu potansiyel meselesi insandan insana farklılık gösterecektir. Şöyle ki; bir insanın iktidarın tüm kaynaklarına sahip olması zorunlu değildir. Ancak bunu kontrolü dahilinde tutması ondan beklenen bir hamledir. (Örneğin yöneticiler gibi...) Dolayısıyla iktidarın barındırdığı potansiyeller, insanların onları kullanma isteğine ve aktifliğine bağlıdır. İktidar süreci eğer bir dışa vurum yaşayacaksa, işin içine toplumsal ilişkilerin dahil edilmesi gerekmektedir. Bunu bir anlamda geri bildirim almak gibi de düşünebiliriz. Etki- tepki gibi iki taraflıdır...






✔Bu yazıyı herteldenşef yazdı.

6 Mayıs 2018 Pazar

John Berger' den Dökülenler

Son zamanlarda sık sık eski defterlerimi inceliyorum. Üniversite zamanının o tatlı yoğunuklarını yeniden canlandırıyor hafızam. Nedendir bilmiyorum ama iyi geliyor doğrusu, beynimin tozlu köşelerindeki bilgiler de böylece kıpırdamış oluyor.
Yine bir gün sayfalar arası gezinirken Berger' e rastladım. Bazı teorik bilgiler aktarmışım kağıda. Eh, hadi denk gelmişken devamı da gelsin dedim ve kendimi teknolojinin sunduğu imkanlar dahilinde araştırmalara bıraktım. Karşıma kendi kaleminden dökülen bu güzel yazı çıkınca blogumda da dursun istedim açıkçası...






"Yaklaşık 80 yıldır yazıyorum. Başta mektuplar, sonra şiirler ve konuşmalar, daha sonra hikayeler ve makaleler, kitaplar ve şimdi de notlar. Yazma eylemi benim için hayali bir öneme sahip; benim anlamlandırmama ve devam etmeme yardım ediyor. Yazmak, ne var ki, daha derin ve daha genel birşeyin tomurcuğudur- dille olan ilişkimiz gibi. Ve bu birkaç notun öznesi de dil."




"Tercüme, iki dil arasında ikili bir ilişki değildir, üçlü bir ilişkidir. Bu üçgenin üçüncü hususu, özgün metin yazıya geçmeden önce metnin kelimelerinin arkasında ne yattığıdır. Gerçek tercüme, konuşma öncesine bir geri dönüş gerektirir. Kişi, özgün metnin sözcüklerini, onlara sebep olan görüşe veya tecrübeye erişmek ve dokunmak için, bu sözcükleri delip geçerek okur ve tekrar okur. Kişi daha sonra orada bulduğunu toplar ve bulduğu bu titreşen, neredeyse sözsüz 'şeyi' tercüme yapılacağı dilin arkasına yerleştirir. Şimdi asıl görev, ev sahibi dilin ifade edilmeyi bekleyen bu 'şeyi' karşılamaya ve kabul etmeye ikna edilmesidir."




"Yıllardır beni yazmaya teşvik eden, bir şeyin anlatılmaya ihtiyacı olduğu ve eğer ben o şeyi anlatmazsam, anlatılmama tehlikesiyle karşı karşıya olduğu hissidir. Ben kendimi önemli, profesyonel bir yazardan çok, boşlukları dolduran bir adam olarak resmediyorum."




"Ben birkaç satır yazdıktan sonra, sözcüklerin kendi dillerinin varlığına geri kaçmalarına izin veririm. Ve işte, onlar anında birlikte bir anlam yakınlığı veya bir anlam zıtlığı ya da bir mecaz veya ses tekrarı ya da ritim yakınlığı kurabilecekleri sözcüklerden bir ev sahibi tarafından tanındılar ve karşılandılar bile. Onların sohbetlerini dinlerim. Onlar seçtiğim sözcüklerin kullanımı hakkında tartışıyorlar. Onlar, onlara tahsis ettiğim rolleri sorguluyorlar."



"Dil, bir sözcükler yığınına indirgenemez. En politik söylem bile etkisiz ve zalimce ilgisizdir." 



✔Bu yazıyı herteldenşef yazdı.

Ah Marxcığım

Geçmişte çoğu zaman Marx' ın yaşamasını dilerdim. En azından bir bonus can verilse de şu günleri görse, görmüşken bir- iki de çıkarımda bulunsa fena olmaz diye düşünürdüm. Çoğu zaman bu bonusun ona ödül mü yoksa ceza mı olacağı ikileminde kalırdım doğrusu. Yine de ne bileyim, insan görmek istiyor işte, hihihi!
Zaman zaman insanları ikiye ayırıyorum; görünenler ve gerçekler şeklinde. Sorsan en son hangi kitabı okuduğunu ya da hangi 'nitelikli' kitabı okuduğunu hatırlamayan, sinemada ucuz komedi filmleri sınırları dışına çıkamayan bireylerin ulu sosyal medya aracılığıyla gözü yaşlı Marx fanı olması beni bir tık rahatsız etmiyor değil. Her geçen gün instagramdan daha da soğuduğum şu günlerde açıkçası yapaylığı dibine kadar yaşayanlar işin tuzu biberi oluyor.
İlgi alanı meselesi bence bireyin karakterine verilmiş bir ayrıcalık. Aynı zamanda bir farkındalık. Yani şöyle, kimileri müziği sırf müzik olduğu için dinler. Kimileri dinlerken sözlerine odaklanır, notaları takip etmeye çalışır ve bunu pratiğe dökmeye hak kazanır. Haliyle müziği mutlak anlamda müzik olarak dinleyen birey sırf popüler kültür öyle emrediyor diye ani bir nota savunulucuğuna soyunursa, şiddetle garipsenir.
Neyse, haticeye değil netiye bakalım(!) Gezegende oksijen harcayan canlılar Marx ne zaman doğmuş, bilmek zorunda değil. Fakat hali hazırda modern zamanların içinde bulunmak bazı fikirleri bir nebze de olsa benimseyebilmektir. Buna işin sosyal öğrenme boyutu diyebiliriz bir anlamda...
Bence bu toplumun en büyük handikap yaşayışı, verileri/ durumları/ söylemleri deyim yerindeyse körü körüne alıp beynine konumlandırmaktan geçiyor. Muhtemelen o esnada beyin içinde şöyle bir konuşma gerçekleşiyordur;
- 'Bir veri girişi yapıldı ama ne yapalım biz bunu?'
- 'İnsanımız veriyi bırakıp devam etti millet, kasmayalım ha!'
İşte sırf bu nedenle bile Marxcığım iyi ki o bonusu almamış diyorum. Fikirlerini nasıl savunacağını bilemeyen bir fan kitlesi olduğunu görünce kim bilir kaç kere daha ölürdü zavallım...
Bu yazı şu satırlara kadar ufaktan karmaşık ilerlemiş olabilir, biliyorum. Çünkü böyle zamanlarda açıkçası kelimelere dökmek istediğim onlarca fikir oluyor. Fakat biliyorum ki sayfalar dolusu fikir savunsam bile çoğu havada kalacak. Yani biz yine yeniden, ne uzayacağız ne de kısalacak...
Yanlış anlaşılmak istemem; dört dörtlük bir Marx savunucusu değilim. Etraflı incelendiğinde elbette birçok teorisinin altı boş kalabilir. Ancak yine de yüzdelik dilimde ağır basan nokta atışlarını göz ardı etmek de doğru olmaz. Benim derdim 'mış gibi' cilerle. Öğrenmenin, hatta bazen okumanın bile gerçek anlamda ne demek olduğunu bilmeyenlerle. Büyük resmi görmekten ziyade, yanlış ayrıntılarda hunharca boğulanlarda.
İşte bu nedenle Marxcığım, ha doğmuşsun ha ölmüş. Ha geniş ufukların öncüsü olmuşsun, ha bir köşede tozlanmaya bırakılmış... 
Görünüşe bakılırsa sen mezarında uyumaya, eh, biz de ayakta uyumaya devam!


✔Bu yazıyı herteldenşef yazdı.

3 Mayıs 2018 Perşembe

Keşif: Nar Çiçeği Çayı!

Son birkaç gündür öyle bitkin, öyle halsizim ki tam anlamıyla içimden hiçbir şey yapmak gelmiyor. Şehrimde havalar değişken; ılık başlayıp yağmurla sonlanıyor ya da bulutlu havalar yerini yakıcı güneşe bırakıyor. Haliyle ne kadar dikkat ediyor görünsek de hastalığa yakalanmamak kaçınılmaz oluyor. Fakat ne yalan söyleyeyim, sabahları güneş göz kırparken günü dinlenmek adına yatarak geçiriyor olmak çok sıkıcı. Ha, bolca kitap okutuyor tabi, onu da es geçmemek lazım...
Gelelim konumuza. Özellikle boğaz ağrısı hissettiğim dönemlerde ilk etapta ilaç kullanmaktan ziyade doğal yollara başvuranlardanım ben. Bazen zor oluyor ama iyi oluyor sanırım. İşte nar çiçeği ile de böyle tanıştım. Bazı ön yargılarım olsa da denedikten ve faydasını gördükten sonra gönül rahatlığı ile yazısını da yazmak istedim.


  • Gribal enfeksiyonlarda nefes açıcı/ ferahlatıcı etki - açıkçası sırf bu faydası bile o eziyetli(!) nane- limon ikilisini geride bırakır. 

  • Zayıflamaya ve yağların yakılmasına etki - tokluk hissi veriyor olması göz önünde bulundurulursa uzun vadede işe yarayacağı fikrindeyim.

  • Vücuttaki ölü hücrelerin yenilenmesinde etki

  • Kanı temizleyici etki - bence çok iddialı bir nitelik...

  • Sindirimin düzenlenmesine etki - özellikle yemeklerden sonra problem yaşayanlara ya da mide ağrılarından şikayet edenlere çok iyi geleceğini düşünüyorum. Zira ilk denemede bile rahatlatıcı bir etkiye sahip.

  • İltihap engelleyici/ yaraları iyileştirici etki

  • Diş etlerini rahatlatıcı etki - en kısa zamanda düzenli olarak deneyeceğim doğrusu...

  • Hiper tansiyona olumlu etki

bonus: kısa sürede ödem atmaya etki


İşte benim nar çiçeğini tercih etmemi sağlayan bazı faydalar bunlar. Fakat tabiki her zaman olduğu gibi aşırı kullanımın getirebileceği zararları da unutmamak gerekir. Nar çiçeğinin fazlası kalbe zarar verici bir etkiye sahip...




✔Bu yazıyı herteldenşef yazdı.

1 Mayıs 2018 Salı

Sosyal Medya Dili

Hayatlarımızın neredeyse oksijen mekanizması haline gelmiş sosyal medya sınırları içinde insan bazen gerçekten hayret etmekten kendisini alamıyor. Çok komik hem de bir o kadar absürt. 
Bugün bir arkadaşımla konuşurken muhabbet sosyal medyaya geldi. Kendisi mecburi bazı durumlardan dolayı belirli dönemlerde internet erişiminden uzaklaşıyor. Vallahi çok da iyi ediyor bence, zorunlu da olsa en azından kafası rahatlıyor. Neyse, internete eriştiği günlerde her insan evladı gibi(!) ilk işi instagramda turlamak oluyor tabi. Facebook ya da twitter gibi ortamlarda durumlar nedir bilmiyorum fakat instagramda aktif olmak bence ufaktan Sherlock Holmes olmaya benziyor. Çünkü orada kimin koyduğu belli olmayan ve kimin yıktığı umursanmayan kurallar hakim. Bir akşam onlarca beğeni aldığınız fotoğraflar ertesi sabah engel yiyebilir mesela. Sürekli takipte kalmalısınız, kontrol etmeli ve satır aralarını okuyabilmelisiniz, hihihi!
Arkadaş da buna benzer bir durumdan sitemlendi. Birkaç arkadaşı nişanlandığı için kendisini takipten çıkarmış. 'Bari engelleselerdi de acaba birşey mi yaptım ikileminde kalmasaydım' dedi bana. Bana göre ise zaten nişanlanmak gibi bir sebepten ötürü yaşanan değişim garipliği varken bir de üzerine engellemek daha da garip olabilirdi. Bu nedenle zaten o kafada olan birisinin bu hamlesini garipsemiyorum. Sonuçta bu da 'seni artık hayatımdan çıkarıyorum' demenin sosyal medya hali...
Tabi büyük de konuşmamak lazım. Sallanan bir zemine kurduğumuz kendimize has o dünyada popüler kültür nereye işaret ediyorsa o yöne rahatlıkla savrulabiliriz, unutmamak lazım. Bir de şimdi işin doğrusu, insana bazen bıkkınlık geliyor. Vakti zamanında takip ettiğin ya da seni takip eden bazı kişileri artık görmek istemiyorsun mesela. 'Yahu ben bunu neden takip etmişim, ne alaka?' diye soruyorsun kendine. Ki bu bence oldukça trajikomik.
Bir oturuşta acımadan saatlerimizi yiyen bu mecrada aslında tek çözüm uzaklaşmak. Gel gelelim çoğu birey için bu eylem adeta bir korku filmi. İnsanlar hem her ortamın içinde bulunmak hem de gereksiz kalabalıktan uzaklaşmak istiyor. Tüm o kafa karışıklıklarının tek sebebi budur, net!
Bir de son zamanlarda sıklıkla karşılaştığım sosyal medyada bahar temizliği durumu var. Ben bunu diyet yapan bir kişinin ödül adı altında yediği iki dilim pastaya benzetiyorum. Diyette ama o pastayı da yiyecek yani. Onu mu silsem, bu kalsa mı, aa şu dursun. Oldu mu sana daha büyük kaos...
Arkadaşım duruma biraz bozulmuş. Sorgulayıp da bir neden bulamayınca biraz da hırslanmış sanırım. Üşenmemiş takipten çıkaran kişileri teker teker yeniden eklemiş. İşin garibi onlar da takip isteğini kabul edip hiçbir şey olmamış gibi devam etmiş. 'Gönderdiğim istekleri kabul edince bu defa ben onları engelledim, iyi de yaptım' dedi. Güldüm. 
Ah bu kafalar, ah...


✔Bu yazıyı herteldenşef yazdı.

27 Nisan 2018 Cuma

Toplum Baskısı Diyorlar

Gülüyorsun, olmuyor. Koşmak istediğinde koşulmuyor. Tartışıyorsun, insansın sonuçta. İzin verilmiyor. Beş yaşında çocuksun; kırıyor, döküyor, kirleniyor, hatalar yapıyorsun. Dört yanını 'aman yapma, dokunma, buraya gel, sus' nidaları kaplıyor. On yaşına geliyorsun, aynı sırayı paylaştığın çocuk arkadaşlarınla bahçede top oynamak var aklının köşesinde ama... Verilen üç yaprak testi çözmek, çarpım tablosunda yaşadığın sorunları halletmek için başında bekleyenleri görüyorsun. On sekiz yaş; rüyalarını süsleyen o 'özgürlük' adı altındaki günlerin habercisi. Geçmişe nazaran bir nebze iraden ile baş başa kalabiliyorsun fakat adım attığın yer rakiplerinle dolu. Etrafında sana iyi bir gelecek sunmayı ilke edinmiş ebeveynler, uğruna göz kırpmadan savrulan paralar ve ışık hızıyla akıp giden günler buluyorsun. Görünmez kafese giren kuş gibisin. Uçuyorsun fakat üzerinde hep bir sorumluluk hissi var.
İşte yirmili yaşlar. Öyle ya da böyle bir yolun yolcusu olunmuş, hayatın diğer yüzü görülmeye başlanmış. Kapıyı araladığı an ardından hızla ittirmiş birileri ve hemen de kapatmış kapıları. Şanslıysan kendinde kalıyorsun. Kafan karışıksa kendinden geçiyorsun. Uğruna harcanan paralar ya da akıp giden günler yok mu? Var, var ama kafaya takılacak ne yeri ne de zamanı. 
Sonra bir anda birşeyler oluyor. Çoğu şeyin bittiğini düşünüyor insan. Yeterince tecrübe edindiğini ya da çoğu bireyden daha fazla nitelikli olduğunu hissediyor. Acıyı, ümidi, korkuyu sorguluyor mesela. Mutluluk arayışına giriyor. Teklik ve hiçlik arasında gidip gelirken bile aslında halen mutlak bir baskı durumunda kaldığını seziyor.
Tabi dönemin şartları da cabası... Bazen insanın zürafa olma isteği geliyor mesela(!) 'Zürafa olsaydım içinde bulunduğum şu ortamdaki tüm baskılar otomatik olarak yıkılırdı' diyor. Oysaki zürafa olunca da o alemin içinde kalacağı baskıları aklına bile getirmiyor, getiremiyor belki de.
Ha, şimdi eğri oturup doğru konuşalım. Özgürlük, hür irade, yaşam ifadesi gibi faktörleri tamamen göz ardı edebilir miyiz? Tabiki de hayır. İnsan olmanın ifadesel biçimi hali hazırda bunlardan geçiyor. Fakat yine de, ne bileyim insan sezgileri işte! Yürürken gölgeni kontrol etmek gibi bir duygu bu baskı olayı; bir bakıyorsun gölgen seni kovalıyor, bir bakıyorsun haberin bile yokken usulca arkandan geliyor. Fakat hep orada ve o anda. Gece olsa bile biliyorsun ki ertesi gün güneş ile buluştuğunda yine orada olacak.
Aldım kendimi karşıma. Dedim böyle, böyle. Yaşamak kabullenmektir, risktir, bazen hatadır. Nefes alıyorsan çoğu duruma göğüs germek adeta bir insanlık görevidir. Bu nedenle tüm bu baskıları yaz mevsiminde peşine takılan arı gibi düşün; sen onunla uğraşırsan o da seninle uğraşır...
Unutma dedim.



✔Bu yazıyı herteldenşef yazdı.

26 Nisan 2018 Perşembe

Oh Be!

Öyle mutlu öyle aceleciyim ki şuan! Şu son birkaç gündür zaman hem ışık hızıyla geçti hem de resmen geçmek bilmedi. Vallahi öyle ya da böyle, şu hayatta hiçbir şeye güven olmayacağını yeniden gördü bu gözler. Hele mesele teknolojik aracılarsa!
Bir sabah ansızın bilgisayarıma erişemediğimi anlayınca türlü çeşit ah- vah eşliğinde -ve tabi diğer yandan gelen öfke kırıntılarıyla- hayatımın büyük bölümü resmen ufak çaplı bir boşluğa düşmüş oldu. Çok klişe biliyorum ama sanırım teknolojik aletler elimiz ayağımız olmuş fikrine bir nebze katılacağım, zira günümüz hayat düzeni içerisinde bunlardan uzak kalmak hatırı sayılır bir başarı olarak nitelendiriliyor(!)
İtiraf etmek gerekirse bende biraz düzen takıntısı var. Mesela belirli aralıklarla okuduğum, dinlediğim, izlediğim şeyler gözümün önünde/ elimin altında dursun isterim. Hatta yeri gelir kimse onlara dokunmasın isterim. Bir ivme yakalamışsam kolay kolay bozulmasın isterim. İsterim de isterim kısacası. Eh haliyle kendime kurduğum bu dünyada bir pürüz oluşunca da canım sıkılır. Hadi biraz abartayım, terk edilmiş gibi hissederim, hihihi! 
İşte onca gündür tam da bu ruh halindeydim. Yazamıyor ve yazamadıkça daha da huzursuz oluyordum. Sağolsun öyle bir telefonum var ki, üstün aklından dolayı kendi kararlarını kendisi alabiliyor(!) Dolayısıyla telefondan yazı yazma olayına da gözlü yaşlı veda etmiş bulundum. Ay resmen kaos...
Tabi şimdi böyle yazınca da kendimi aşırı bağımlılar kategorisine koymuş gibi hissettim. Fakat tabiki de yukarıda da belirttiğim gibi bunlar yalnızca bir aracı. Ben yine okumaya, yazmaya, dinlemeye devam ettim. Hatta belki de çok daha fazla verim aldım ancak aklımın bir köşesi hep blogumda kaldı. Okuyamadığım yazılar, içimde kalan yorumlar, falanlar filanlar...
Gelelim bu güzel güne. Nihayet ve yeniden kurguladığım dünyama koşar adımlarla geri dönmüş bulunuyorum. İnsan klavyeden çıkan o sesi özler mi, vallahi özlermiş yahu! Kaybedince değerini anlama durumu hiç şaşmıyor değil mi...
Velhasıl kelam bu hafif esintili bahar akşamında penceremi hafif aralamış, müziğimi ayarlamış ve kahvemi yapmışım. Sahip olduklarıma yeniden şükrederek bu satırları yazmışım. Bir de üzerine kaçırdığım yayınları okuyup yorumlar yapacakmışım. E daha ne olsun...  



✔Bu yazıyı herteldenşef yazdı.

4 Nisan 2018 Çarşamba

Zamanı Bekleyenler

Bu aralar insanoğlunun sırf 'hareket ettiği için' bir eylem halinde olması fikri aklımı kurcalıyor. Hani şu güzel günler sana gelmez, sen onlara gideceksin klişesi vardır ya hep, sanki birşeylere ulaşmak adına ivmeyi asla düşürmeyecekmişiz gibi hissettiren... İşte ben ona biraz takıldım sanırım bu günlerde.
Çoğu insan -kendi çevrem de dahil olmak üzere- alışılagelmiş bazı durumlarda hayatın boşa aktığını savunuyor. Örneğin genç nüfus ve hali hazırda evlilik çağına gelmiş nüfus, evlilik ile birlikte aslında mevcut kıpır kıpır hayatının keskin bir çizgi ile durulacağını düşünüyor. 'Dört duvar arasında hergün aynı şeyleri yapmak mı, yoo olamaaz!' diyor mesela. 
Bu düşünceye zaman zaman ben de katılabilirim fakat bana göre hayatın içinde yer edinmek demek yalnızca hareket ediyor olmakla eş değer değil, zira olmamalı da. Hayat zaten ne uzayan ne de kısalan bir koşturma fakat bekliyorum diye de bu oyunun dışında kalmamalıyım bence...
Gelelim şu beklemek meselesine. Kim ne derse desin bana göre beklemek bu gezegendeki hem en zor hem de en basit eylem. Aynı zamanda bir o kadar göreceli... Her ne kadar beklemek durgunlukla bağdaştırılıyor olsa da işin özünde bence bir canlılık var. Bir zihinsel süreç ya da belki bir bulanıklık. Çünkü aslında onca koşturmaca arasında problemlerini bekleyerek ve bu bekleme eylemini de zihinsel platforma dökerek yapan bir insan var orada. Kelimelerin bir nebze karışık olduğunun farkındayım. Aslında bunu yazarak ifade etmek de biraz zorladı. 😉 
Bir süre önce bir arkadaşımla muhabbet ederken ucundan kıyısından üretim meselesine geldi konu. Arkadaşım içinde bulunduğu iş ortamının yoğunluğundan, sürekli birşeyleri yetiştirebilme kaygısından ya da sorumluluk alma güdüsünden bahsederken herşeye rağmen boş kaldığı zamanlarda ya da hareket etmediği zamanlarda kendisini işe yaramaz hissettiğini ekledi. Daha açık bir ifadeyle 'beklediğim zamanlarda ben bir hiçim' demek istedi. Oysaki bana göre durum çok farklı. Beklemek bence en az diğer insanlar kadar üretime katkıda bulunmaktır. Kaldı ki bazı hareketliliklerin sadece ve sadece fiziksel olmasına da gerek yok. İşin büyüğü zihinde gerçekleşiyordur belki de...
Tabi öyle zamanı savurmak adına bekleyen kesimi tüm bu bahsettiklerimin en dışında tutuyorum. Biraz iddialı olabilir fakat bana göre öylesine bekleyenler ile ilerisini göremeden koşturanlar arasında çok da fark yok. Amaç zamanın o kalabalık ve durmadan akan treninde bir köşeye ilişmekse, zaten çoktan sıradanlaşmışız demektir. Gel gelelim sırf bu sebepten dolayı da bekleyerek öğrenen, üreten, zihin gezgini haline gelen bireylerin hakkını geri plana itemeyiz bence. 
Çoğu zaman çoğu şeyi/ kişiyi/ olayı beklerim ve çoğu zaman kendimi o beklediğim süreç içinde özgür hissederim. Zihnimin sınırsız yollarında koşmak ya da fikirlerimin duvarlarını farklı renklere boyamak için acele etmem gereken bir tren olmaz mesela. Yani kısacası beklediğim için gezegendeki varlığım hiçliğe yol almaktan ziyade yerini sağlamlaştırmaya özen gösterir. Ve bence beklemeyi içselleştirebildiğim zaman gerçek anlamda bir öğrenme de sergilemiş olurum... 😏



👉Bu yazıyı herteldenşef yazdı.

31 Mart 2018 Cumartesi

Kendime Not

Gidişiyle üzüldüğüm, geri dönüşünü umutla beklediğim canım mart ayını da uğurlarken zamanın nasıl da akıp gittiğini düşündüm yine. Son zamanlarda şehrimde hava oldukça değişkendi; bir sabah tüm haşmetiyle bizi karşılayan fırtına ertesi sabah yerini güneşin sıcağına bırakıyordu. Ben de şehrim gibiyim sanırım son zamanlarda. Bazen derinlerimde fırtınalar kopuyor, bazen ılık bir esinti geziniyor, bazen de güneş gibi parlıyorum. Ben de herkes gibi -ya da belki de hiç kimse gibi- tahammülsüzleşiyorum artık...
Zaman ile zaman arasında ne kadar da büyük farklar var değil mi? Hayat insanın bazı planlar yapmasını hep engelliyor gibi geliyor bana. Bazı planların da yolunu açıyor tabi, biz göremiyor olsak da... Yine de düşündüm de bu devasa farklar olmasa, yani klasik anlamda düz bir çizgiden ibaret olsak, içimizdeki yaşama arzusu yeniden alevlenir miydi acaba?..

Kıvrımlı, engebeli ve bazen kapalı olan bu uzun hayat maratonunda kendime not;

- içinden nasıl geliyorsa öyle yaşa. Yaşa fakat lütfen bencil olma... 🙏




👉Bu yazıyı herteldenşef yazdı.

Ayrıcalıklı Kategori: Öneri Filmler

Çok uzun zaman sonra nihayet içime sinen, gönül rahatlığıyla tavsiye edebileceğim bir film ile bu seriye devam edebildiğim için çok mutluyum. Yazmak için vakit kaybetmek istemedim açıkçası...
Secret Superstar, vizyondayken izleme fırsatı bulamadığım ve bu nedenle çok da üzüldüğüm bir film olmuştu. Aamir Khan filmlerini ayrı seviyorum doğrusu. Bence süresinin uzunluğuna aldırmadan tam anlamıyla kapılıp gidilecek ve bir o kadar da etkileyecek filmlere imzasını atıyor. İşte Secret Superstar tam da böyle bir film! 
2017 yapımı bu film Aamir Khan fikir önderliğinde ilerlemiş olsa da gerek kurgu, gerek oyunculuk ve aynı zamanda izleyiciye vermek istediği mesajlarla kendisini çok daha net ortaya koyabilmiş. Ben Zaira Wasim' e; mimiklerine, tutarlı oyunculuğuna ekstra bir parantez açmak istiyorum. Kesinlikle fazlasıyla etkileyiciydi... Ayrıca Khan- Wasim ikilisini Dangal' dan sonra yeniden bir arada görmek de izleyici adına sevindiriciydi.

Her ne kadar Aamir Khan filmlerinin yeri bende ayrı olsa da mevcut sürenin bir tık uzunluğu düşündürmüyor değil. Bu filme başlarken de aynı duygular içindeydim. Hatta filmin başlarındaki o düşük hız hafif bir tereddüt oluşturmadı değil. Fakat tabi ki sonrasında içine alan filme kendimi bıraktım ve nasıl bittiğini anlamadım. 😉
Teorik açıdan çok fazla konusuna değinmek istemiyorum. Zira beklediğimden bir nebze daha farklı bir konu akışı ile karşılaştım diyebilirim. Bu da sanırım filmin en beğendiğim yönü oldu. Bir de Aamir Khan' ın o komik halleri... 😋
İnanç, tutku, mücadele ve sabır duygularını sonuna kadar hissedebildiğim bu naif filmi herkese tavsiye ediyorum. Bence çoğu birey için parlayan bir ışık niteliğinde... Umarım izleyen herkes en az benim kadar güzel vakit geçirebilir.

Keyifli seyirler... ✌



👉Bu yazıyı herteldenşef yazdı.

27 Mart 2018 Salı

Aynada Kendini Görmelisin #3

Yazmaktan en keyif aldığıma yazacak 'tipler' sıraya girmişse, eh, haydi bakalım!.. 💃



  • 'Ya ben sadece gıcıklık olsun diye şeetmiştim(!)' diyen ufku buğulular
Daha az önce fırından çıktılar. Ben de dumanı kaybolmadan satırlara dökmek istedim doğrusu. Her ortamın, her grubun, her ortak paylaşım alanının ileriyi pek de göremeyen bu tipleri bazı zamanlarda ciddi anlamda sinir bozucu olabiliyor, kesin bilgi. Tamam hayat geçici bir rüya, sihirler tozlar, efendime söyleyeyim pırıltılı kıpırtılar falan ama. E yani arkadaşım, her durumun da bir sınırı var. Sen önce kendinle çelişmeyeceksin yahu!



  • 'Yapma, alma, gitme, bakma, ayy, eyvahh, ühühü' naraları atan panikten de panik ataklar
Başlığını atarken bile bir köşede bayılmak istediğim böylesi bireyler ile aynı oksijeni soluyorsanız, yani bilemedim ama, imkan olsa nefesinizi tutun derdim(!) Hem emir kipi, hem ortalığı birbirine karıştırma, hem karamsarlık, hem de gün sonunda kıllarına bile zarar gelmemesi... Bize de yazık yahu.



  • 'Sen de iyi ki varsın birtanem benim, kuzum, pompiriğim' diyen yakın görünümlü uzak sevgi pıtırcıkları
Aramaz, sormaz. Sosyal medyadan ölümüne takip eder. Nefes alsan 'like' butonu ile bütünleşir. Sürekli bir koşturma halindedir fakat ah bir buluşma, bir organizasyon olsa da kendisini oraya atıverse! İnanmayın efendim inanmayın, kırmızı kar da yağsa o buluşmalarda bu bireyler asla bulunmayacak. Fakat bir bakmışsınız sosyal medyadan bir mesaj; 'ah benim dünya güzelim, nasıl özledim yaa görüşelim fıstığııııım'. Ayy, kaç kaç!


  • 'Ya uf şu kelimenin karşılığı neydi ya, hmm puff' diyen özgün görünümlü komik vakalar
Size diyecek birşey bulamıyorum. Neden? Çünkü bu iş ciddi anlamda kabak tadı vermeye başladı. Yahu bir insan normal seyreden bir muhabbet esnasında neden pat diye alakasız kelimelerin farklı versiyonlarını kullanmak ister ki? 

- Ee, sen neler yapıyorsun nasılsın?
-İyiyim ya bugün biraz geç uyandım da yani nasıl anlatsam, hımm, güne dair taymingimi ayarlayamıyorum. Anlıyosun di mi? 

Hı hı, anlıyorum canım evet!



  • Dur şu videoyu şurada paylaşayım da arabayı kullandığım belli olsuncular
Vallahi benim sözüm meclisten dışarı. Alınmaca, gücenmece yok. Çevremde böylesi bireylerden milyonlarca var ve -itiraf etmeliyim- ben günlerce direksiyon ile yolun tam ortasına sabitlenmiş açıyla çekilen o videoların amacını düşündüm. Hem de gündüz- gece! Yahu arkadaşım, senin araba kullandığını görünce 'ohh iyi bari arabayı o kullanıyormuş' mu diyeceğiz biz? Bizi ne ilgilendirir, nasıl istiyorsan öyle kullan yani. Vallahi birileri şu işe el atsın yoksa bilemiyorum ne olacak...





👉Bu yazıyı herteldenşef yazdı.

24 Mart 2018 Cumartesi

#belgeselizliyorum- 3

Yaklaşık bir hafta kadar önce yakın arkadaşım 'şeker ile ilgili bir belgesel varmış ve izleyen çoğu insan şekere veda ediyormuş.' gibi bana göre oldukça iddialı bir cümle kurdu. Ben de çikolatayı nasıl severim belli değil(!) 'Ay, ben çikolatayla vedalaşamam ki!' oldu ilk tepkim. Hihihi 😃 
O hafta çok merak etmeme rağmen belgeseli izlemedim. Açıkçası zihnimde bu vedanın olumsuz şekilde gerçekleşeceğine dair bir izlenim oluşturmuştum. Yani o belgesel benim için karamsar sonuçlanacaktı nedense. Aynı konu dün yeniden açılınca daha fazla merakımı bastıramayacağımı anladım ve nihayet belgeseli izlemiş bulundum. Ah şu ön yargılar, engel olamıyoruz değil mi?
That Sugar Film, hayatımıza 2014 yılında girmiş kısa film/ belgesel. Damon Gameau hem yönetmen hem de başrol koltuğunda. Belgeselin beni en çok içine alan kısmı şüphesiz akıcı anlatımı ve onu besleyen ufak mizah kırıntıları. İzlerken biraz sıkılacağımı düşünen ben, nasıl bittiğini bile anlamadım doğrusu.
Mesele şeker olunca insan haliyle kendisine dair sorgulamalar silsilesi arasında kalıyor. Çünkü şeker hayatımızın hatırı sayılır bir parçası ve belgeselin de esas derdi tıpkı sigara/ alkol/ uyuşturucu gibi şekerin de bir bağımlılık olması. Gameau bu durumu temiz bir dil ile ve cesaret edilmesi gereken bir deney ile açıklıyor. Tüm bir belgesel boyunca kendimi onun yerine koydum ve izini sürdüğü meseleye duyduğu ciddiyetinden ötürü takdir ettim. Şunun şurasında söz konusu olan bir insan hayatı ve bazen bazı durumlar geri dönüşü olmayan sonuçları da doğurabilir. Fakat bunun yanı sıra hayat da tecrübelerle sabittir. Bana göre belgeselin ana teması bu fikir üzerine inşa edilmişti.
'Aman bir belgesel izledim hayatım değişti. Bir daha asla şeker tüketmeyeceğim' gibi bir modda olmadığımı belirtmemde fayda var. Yani bu öyle büyülü bir belgesel ya da anlık bir sihir değil. İnsanı mutlak gerçeğe yöneltiyor ve bunu yaparken de somut deliller sunuyor. Uzun lafın kısası 'vaaov' dan ziyade, 'aa gerçekten de düşününce akla yatkın geliyor' kafasında oluyorsunuz.
1 saat 42 dakika gibi çok da abartı olmayan bu zaman dilimi benim için yeterince nitelikliydi. Bu nedenle gönül rahatlığı ile izlemek isteyen herkese tavsiye ediyorum. 
Keyifli seyirler! ✌

Ha, unutmadan aklımda kalan şu iki cümleciği de bırakmak isterim;


  • Şimdi birçok insan "ben hep şekerli yerim ve çok iyi durumdayım." diyecek. Onlar şunu anlamıyor; hep şekerli yiyorlar ve her zaman dengesizler, mantıkları gölgelenmiş.

  • Anlık haz devrinde yaşıyoruz. Kimse hiçbir şey için beklemek istemiyor. Şeker nedir? Çabuk enerji. Direkt beyne gider.



👉Bu yazıyı herteldenşef yazdı.