24 Mayıs 2017 Çarşamba

Lütfen Daha Sonra Tekrar Denemeyiniz!

Kendi çapımda yaptığım sosyal deneyimi an itibariyle sonlandırıyorum çünkü bu işin sonu son değil, belli oldu. Yaklaşık üç aydan beri Ankara' da bir kurs için hazırlanıyordum. Daha doğrusu kursun kayıt tarihlerini güncellemesi için keyfini bekliyordum. 😃 Kimseciklere de söylemedim ki şimdi birşey olur, iş bozulur, gidemem falan diye.😁 İleride belki yazarım üzerine. Neyse, malum bekleyiş bu kadar uzun olurken ve ben de Kaysericiğimde ikamet ediyorken sık sık telefonla görüşmeler yapmam gerekiyordu. Web sitesine de öyle etraflıca açıklama yapmadıkları için -hakkım olarak- her yeni gelişmede ben de muhtemelen diğer insanlar gibi arıyor, soruyor, öğreniyordum. Buraya kadar herşey normal. Ama gel gör ki karşı tarafta o telefonun başında duran kızımız sanıyorum işinden hiç memnun değil fakat nedense her telefona da çıkmak istiyor. Başlarda 'ay canım ya yorulmuştur belki, olabilir böyle şeyler.' gibi avutuyordum kendimi. Ama bu bir oldu, iki oldu, üç, beş... Derken benim sabır da epey tükendi tabi. Bir insan her daim mi sert olacaktı? Ya da o telefonu kaldırınca üç- beş kibar sözcük kullanıp hoş görünmek çok mu zordu yani? Ben zaten bilsem aramam, çok da bayıldığımdan ya da kızın sesini duymak istediğimden değil herhalde(!) Bunu da demeyi düşündüm bir ara ama huyum değil işte, n'aparsın...
Eh bu kadar zamanda ben tabi kızın bu durumunu geç de olsa anladım ve son birkaç aramadır da buna göre davranmaya başladım. Mesela geçen haftalarda ödemeyle ilgili bir duyuru olmuştu. Parayı uzay boşluğuna ödeyecek halimiz olmadığına göre bir hesap numarası gerekiyordu değil mi? Bizim kıza uygun dille bunu ifade edince 'yani herhalde hesap numarası olmalı yoksa nasıl işlem yapabileyim ben, siz bir bakın deneyin, eğer problem çıkıyorsa..' diye sonu gelmeyen bir cümle geveledi ağzında. Ben de muhtemelen sitede biryerlerde hesap numarası olduğunu kendisine hatırlatınca(!) 'evet sitemizde hesap numaramız vardır oradan iletişime geçebilirsiniz, iyi günler!' şeklinde telefonun çat diye kapanmasıyla kaldım.
Gelelim günümüze... Hemen hemen herşey kesinleştiği için artık son birkaç arama yapacağım yönünde teselli bularak yeniden tuşladım numarayı. Aa, o da ne! Bizim kız yok, hem de doğrudan ifadesiyle başına talihsiz birşey gelmiş. Ben tabi kızı artık tanıdığım için refleks olarak hal- hatır- durum ciddiyeti sorgulaması yaptım bir süre. Neyse, ciddi birşey yokmuş galiba. Ama o kadar zaman sonra şöyle en içime sinen telefon görüşmesini de karşı taraftaki beyefendi -çok kibar olduğu için böyle demek istedim- sayesinde yaptığım için mutlu oldum. Yetkili kişi olmamasına rağmen en başından bilgilendirme yaparak, ayrıntıları vererek sonuca bağlaması mı yoksa iletişime verdiği önemi mi daha çok mutlu etti karar veremiyorum ama mesele bu kadar da basitti işte. 
Evet hayat yorucu, koşturmalar bitmiyor ama birbirimize gösterdiğimiz sabır artık hiç mi kalmadı yani? Herkesin her konuda bir fikri var ama iş bireyselliğe dönünce kimsenin aklı doğru yönde çalışmıyor. Bu ev hanımı olmuş birisinin her sabah uyanıp 'ev işinden bıktım' demesi gibi birşey. Sadece ben mi bu duruma kafayı bu kadar takmış vaziyetteyim bilmiyorum ama tek istediğim, birileri biryerlerde başına geçtiği meseleyi doğru düzgün halletsin de biz de yolumuza bakalım. Tek istediğim, olayları abartmadan, ruh hallerinin dozunu kaçırmadan kendisini yönetebilen birkaç insanla muhatap olmak. Böylesine sıradan birşey de artık zor kategorisine dahil olduysa sanıyorum bu yazı da, söylenen onca söz de boşa gitmiş demektir...

22 Mayıs 2017 Pazartesi

#sosyolugat10- İşbölümü

Bu hafta kendi adıma Durkheim* haftasıydı. Biraz eskileri gözden geçirip, ne var ne yok diye gezinmiştim bir anlamda. Eh, hazır çağrışım yapmışken şu kavramı da aradan çıkarayım dedim.
Sosyolojide genelde bazı kavramlara 'cepte' gözüyle bakılır. Yani ne zaman sorulursa sorulsun bazı kavramlara verilecek bir cevap her zaman vardır. İşte işbölümü de bunlara dahil gibidir hep, yani en azından ben öyle hissediyorum ama öyle baştan savma bir kavram da değil hani... Aslına bakılırsa köklü bir kavram bu. Özellikle sosyal bilimler bünyesinde evveliyatı fazlaca. Sözlük anlamının az çok bilindiğini düşünerek özetlemeye başlıyorum...
İşbölümünü uzmanlaşmayla birlikte incelemek daha faydalı olacaktır. Mesela Durkheim, toplumsal dönüşümün temeline koyduğu işbölümünü, öncesinde uzmanlaşmayı inceleyerek ele alır. Ya da uzmanlaşmanın işbölümünü ortaya çıkardığını söyler de diyebilirim. Modernitenin ortaya çıkmasıyla birlikte insanlar kendilerine uygun bir alanda gelişmeye başlarlar. Haliyle aynı insanlar arasında işbölümü kendiliğinden oluşmaya başlar. Fakat modern hayatta zaman kısıtlıdır ve insanlar, işlerini devam ettirebilmek adına başka insanlara ihtiyaç duymaya başlarlar. Daha açık bir ifadeyle, yıllardır bir fırında çalışarak ekmek yapımında uzmanlaşan Charlie, hızla akıp giden zamanda bir de süt üretmeye yetişemez ve aslında yetişmek de 'istemez.' Zaten kendisi bir alanda uzmanlaşmıştır ve bir tane daha alanda uzmanlaşmaya ihtiyacı yoktur. 'Aman canım bunda da başkası uzmanlaşsın, ben de gidip ondan alayım' der. İşte tam da bu durum, işbölümünün oluşumunun temelidir. İnsanlar her alanda koşuşturup durmaktansa zamanla ekmeğini fırından almaya, sütünü sütçüden temin etmeye, musluğunu tesisatçıdan yaptırmaya başlamışlardır. Haliyle kendi alanlarında derin uzmanlık sağlarken, diğer alanlardan da uzaklaşmışlardır. Fakat söz konusu işbölümü de ancak böyle sağlanır.
Durkheim sonrasındaki tarihçiler ya da araştırmacılar, modern olmayan toplumlarda işbölümünün olmayışını sorgulamışlardır. Ancak Durkheim, geleneksel toplumlarda da bir mekanik dayanışma olduğunu savunuyordu. Modern toplumlar ise organik dayanışmayı gerektirmişti sadece. Kısacası tek tek bireylerin uzmanlaşmasını özendiren bir topluma dönüşüm yaşanmıştı. 
Ha unutmadan, anomi kavramının ve diğer yandan çatışma kavramının da işbölümünün kaynağında usulca yattığını eklemekte fayda var...

*Yabancı değil ya, bizim sosyolojinin babalarından...

20 Mayıs 2017 Cumartesi

Ben Buradayım

*ne sana, ne bana, ne de kimselere yazılmış bir yazı...

Hani bazı anlar vardır, sağa sola bakarız, durup bir nefesleniriz ve hatta bekleriz... Ama kimse yoktur. Görünürde vardır da aslında yoktur. Sonra bir burukluk koşmaya başlar içimizde 'heheyt amacıma ulaştım' diyerek. O andan itibaren tüm dünya sanki bizi karşısına almıştır; inanmıyor, güvenmiyor ve bazen rahatsız bile oluyordur. Tüm terslikler üst üste mi gelir? Hem de öyle bir gelir ki o an, insan inanamaz. 
Kırmızı karın yağdığı ülkede ben hep insanların saf olduğuna inanırdım. Saf derken adı üstünde işte, doğal. Olduğu gibi yani. Sabahları gözünü açabilen her insanın bundan keyif aldığını düşünürdüm. Şöyle en parlağından bir sevgi çemberi olurdu mesela aklımda. Birisi çemberden dışarı süzülmek istese diğerleri seferber olup onu kucaklamaya çalışırdı. 
İnsanın nereye giderse gitsin hep kalabalık olduğuna inanırdım. Meğer bizim insan çoktan kalabalıklar arasındaki yalnız rolüne bürünmüş de bu yolda başarı bile sağlamış. Asıl mutluluk başkalarıyla birşeyler paylaşmaktan çıkıp mutlak tekilliğe çoktan yol almış. Eh, alsın. 
Ay bir de nasıl değişmişim(!) Ama nasıl belli değil. Kırmızı kar yağmayı bırakmış, doğallık sırtını çevirmiş. Sevgiden çember bin parçaya ayrılmış da ben mi değişmeseydim? Önce hoşuma gitmedi, hatta ara ara kabullenmeye karşı bir direnç gösterdim. Ama sonra baktım önüne gelen her ses bu değişimi vurguluyor, hafif bir tebessümle sarıp sarmaladım değişimi. Oysaki değişenin kim olduğundan herkes habersizdi, boşver ses etme dedim kendime.
Vakti zamanında şu dünyanın iki ucu vardı ya, hani şu bazı net çizgileri olan ve aşırı mecburiyetten birleşmeye çalışan. Amaan şimdi bir fırsat çıkmayıversin, hoop pürüzsüz bir çizgi haline geliyorlar. Eh, gelsinler. Ben buna odaklanmayalı çok vakit oldu haber vereyim dedim(!)
Ama ben buradayım. Evet evet olduğum yerde ve aynıyım. Şimdi yalnız olmak da bir bütün hissetmek de moda olmaktan çıktı benim diyarımda, zira buralar çok fazla yıprandı gelen geçenden... Kırmızı karın yağdığı ülkeye artık gözlerim kapalıyken ve gerçekten gitmek istediğimde gidiyorum. Neyse ki az da olsa orada nefes alan birileri halen var. Dedim ya ben buradayım, görüyorum, hissediyorum ve herşeyi duyuyorum. En kötüsü de bu olsa gerek, duyuran duyuruyor vallahi! Zaman zaman önerilere açık olduğum gerçeğini canım istediğinde önerilere açık olma butonuyla takas ettim, pek alışık değilim ama iyi durdu. Bir de öğrendim ki şerbet içmek meğer baya meşhurmuş, hani şu nabza göre olanından. Eh alırım bir fırt...
Ya bir de şu 'içimiz' olmasaydı ne olurdu bilemiyorum. Süper biyonik ultra fonksiyonlu sınırsız bir uzay boşluğu gibi, atıyorsun da atıyorsun. O da aman almam demiyor sağolsun. ✌ 


18 Mayıs 2017 Perşembe

Erich Fromm' un Sevme Sanatı

Erich Fromm için ne demeli; bir düşünür, toplumbilimci, psikanalist, yazar, filozof, sosyolog? Belki de hepsi. Ama önemli çalışmalar ile kendini kıymetli kılmış vesselam. Şu kocaman toplumun tüketen yüzüne eleştiriler yapmış da bir de sevme ve sevgi adına görüşler koymuş, sevgi anlayışıyla ilgili fikirlere bir bakış açısı getirmiş. Ben de bundan bahsetmek istiyorum işte...


"Bütün insanlar sevginin önemli olduğu konusunda hemfikir. Ancak hiç kimse, sevgi konusunda birşeyler öğrenmek gerektiğini düşünmez.
Büyük çoğunluk sevme sorununu; sevmek' ten, kişinin kendi sevme yetisinden çok, sevilme sorunu olarak görür. Bu yüzden onlar için önemli olan nasıl sevilebilecekleri, nasıl sevimli olabilecekleridir."

"Yalnızlık, sevgiye olan gereksinimi artırıyor. Bütün insanlar, bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde, farklı türde sevgilerle bu duyguya- yalnızlığa- dayanmaya çalışıyor: Sevgi insanın ayrılık, yalnızlık duygularını yenmesine yardım eder; gene de kendisi olarak kalmasını, bütünlüğünü yitirmemesini sağlar. Sevgide iki varlığın bir olması, gene de iki ayrı varlık olarak kalabilmeleri ikilemi gerçekleşir."

"Özenme, kıskançlık, hırs türü ne olursa olsun açlık: Bütün bunlar tutkulardır. Oysa sevgi zorunluluk altında değil; yalnızca özgürlük içinde gelişir. İnsanca güçlerin ortaya dökülmesidir."

"Sevgi bir etkinliktir; edilgen bir olay değildir. Birşeyin içinde olmaktır, birşeye kapılmak değil. Sevginin etkin özelliği şöyle tanımlanabilir: Sevgi vermektir. Vermek nedir? Çok kolay gibi görünse de bu sorunun yanıtı karışıklıklarla, belirsizliklerle doludur. Bu konuda en büyük yanılma, vermenin 'birşeyden vazgeçmek' ondan yoksun kalmak, o şeyi birisi uğruna yitirmek diye anlaşılmasıdır."

"Seven kişi başkasına ne verir? Kendisinden verir; kendisinde bulunan en önemli şeyden, yaşamından verir. Bu, o kimsenin yaşamını, öbür insan uğruna harcaması demek değildir. Sevinçlerinden, ilgilerinden, anlayışından, bilgisinden, nüktesinden, üzüntülerinden verir."

Benim İçin Aşk

Film izliyordum, arkadaşımdan mesaj geldi. Bir araştırma kapsamında anket tarzı testlerden yapıyorlarmış, son güne bırakmış da acilen soruları cevaplamam lazımmış(!) Film izlerken bölünmeyi de hiç sevmem ama el mahkum ara verip cevapladım tabi kuzu kuzu. Güzel güzel sorular vardı ama 'senin için aşk nedir?' temalı ne işe yarayacağını anlamadığım bir soru koymuşlar, ayy böyle soru mu olurmuş yahu, resmen dipsiz kuyu! Tabi benim cevap aldı başını gitti. Eh hazır film de tamamen bölünmüşken iyisi mi bir de yazısını yazayım şunun dedim.
Dedim ama şimdi oturup da Sezen Cumhur Önal moduna girmeyeceğim. Daha doğrusu giremeyeceğim çünkü bendeki aşk öyle beklentiyi karşılayacak cinsten değil. Şu klasik 'aşka inanmıyorum' culardan da olmak istemem aslında. Hmm sanırım benim lugatta aşk işlenmemiş. Ama çevremde aşkı tanımlayan çok insan var, gencinden yaşlısına... Fakat bana göre tüm o tanımlar sevmek ya da çok sevmek ya da hayranlık duymaktan ötürü anlık kapılmak gibi şeyler. Neyse bu konuya çok girmeyeceğim çünkü ne zaman bunları söylediysem genelde ikna edilmeye çalışılan kişi oluyorum.
Gelelim benim için aşk meselesine. Bence benim için aşk çikolata ya, gerçekten. 😄 Ömrümün sonuna kadar, her gün, her sabah, her akşam, sevinçte, hüzünde, merakta, kısacası her saniye yiyebilme potansiyeline sahibim. 'Hah işte şimdi bu söylediğini al ve bir insan üzerinde hayal et.' demişti uzun zaman önce bir arkadaşım. Açıkçası o günden beri bunu kafamda bir türlü oturtabilmiş değilim çünkü ben çikolatayı -örnek verdiğim için bundan devam ediyorum- hiçbir çıkarım olmadan seviyorum. Yani birgün bana kilo aldıracak olsa da ben onu yemeye devam edeceğim. Ve muhtemelen aramızdaki ilişki ben ölünceye kadar mutlu mesut devam edecek. 😋 Gel gelelim insanoğlu böyle mi? Hele ki günümüzde, şöyle çıkarsız aşklardan kaç tane örnek var? Bence yok çünkü insanoğlu nankör, mutlaka bir karşılık bekliyor. 'Olur mu benim çevremde böyle dolu insan var.' sonucuna ulaşıyorsak, evet benim de var ama işte onlar aşk değil bana göre, sevmek... Mesela daha birkaç hafta önce en yakın evli arkadaşıma 'sence aşkınız ne durumda?' diye sormuştum. 'Bu kadar uzun birliktelikten sonra evlenince baştaki o aşık oldum hissi yerini sevgiye, saygıya, sadakat ya da bütün olmaya bırakıyor.' cevabını almıştım. Ya işte aynen öyle, belki de o baştaki aşık oldum hissi de çok sevmektendi. Yani en azından bana göre böyle. 
Cık, yine olmadı değil mi, çıkamadım işin içinden. Kafamda da netleşmiş değil. Zaten muhtemelen o soruya verdiğim cevaba da çok gülecekler çünkü geneli yiyeceklerden oluşan bir liste yaptım. En iyisi gideyim bölük pörçük filmime devam edeyim... 

15 Mayıs 2017 Pazartesi

#sosyolugat9- Benlik& Ayna Benlik

Neden bilmiyorum ama bu iki kavrama ilk duyduğum günden beri içten içe bir sempati besliyorum. Kaç yıl oldu, sebebini halen çözebilmiş değilim ama her duyduğumda nedensiz bir keyif alır beni. Bu da yıllardır içimde kalan itirafım olsun(!) 😄 Benlik- ayna benlik ikilisi genelde birbirlerinin tamamlayıcısı gibi algılanabilir. İkisi de toplumsallaşma sürecinde etken olduğu için aslında yanlış da sayılmaz. 

Benlik; insanların kendilerini, kendi düşünce sistemlerinin bir unsuru olarak ele almasını ve bu becerilerin ortaya çıkmasını sağlayan bir kavramı ifade eder. Sosyolojinin birey üzerine odaklanmasıyla birlikte pek çok düşünürün dikkati benlik üzerine çevrilmiştir. Özellikle sembolik etkileşimcilik, temeline bu kavramı oturtmuştur ki bu bağlamda Mead* insan toplumunu özgün bakımda yaratan şeyin benlik olduğunu söyler. Fakat benlik denilen bu kavram esas olarak iki aşamada incelenir; ben ve beni/ bana. Yani Mead burada psikolojik ben ile sosyolojik beni/ bana etkileşimini vurgulamak ister. O halde benlik; insanların başka insanlarla paylaşımda bulundukları ve aynı zamanda kendilerini kavradıkları sürecin doğrudan bir ifadesidir.

Gelelim ayna benliğe; sosyal psikolojideki katkılarıyla bilinen Cooley*, kendisini bu kavramın sahibi ilan etmiştir ve açıklamasını da, bireyin kendisi dışındaki bireylerin tepkimeleri sonucunda oluşturduğu süreç şeklinde dile getirmiştir. Adından da anlaşılacağı üzere, tıpkı aynadaki yansımalar gibi benlik de diğer insanlardan gelen yansımaların algılanmasıyla oluşur. Ya da Cooley ' nin diğer bir ifadesiyle; "herkes herkesin aynasıdır/ herkes başkasını yansıtır." Aynı zamanda ayna benlik, çocukluğun ilk evrelerinden itibaren ortaya çıkar ve tüm hayat boyunca bir farkındalık oluşturur.

*Filozof ve sosyal psikolog. Sembolik etkileşimciliğin kurucularından.
*Toplumsal gelişmenin sosyo- psikolojik değerlendirmelerine katkıda bulunan kişi. 

12 Mayıs 2017 Cuma

Duyguların Dili

Bugün yine kendimi boş bulmuşken ne var ne yok adına sanal gezintilere çıktım. Tıklanmalar tıklanmaları getirdi ve kendimce ilginç birşeylere ulaştım. Meğer bazen içimizde kımıldayan ama kelimelere bir türlü dökülemeyen duyguların bir adı, bir listesi varmış. Hiç durur muyum, paylaşıverdim gitti...


Dysania: Sabahları yataktan kalkamama durumu imiş. Bundan sonra gerektiğinde bunu kullanmayı düşünüyorum, afilliymiş.

Altschmerz: Sürekli aynı şeylerle uğraşmanın verdiği bezginlik anlamındaymış. Bildiğimiz monotonluk yahu!

Chrysalism: Kötü hava şartlarında iç mekanlarda olmanın verdiği huzuru ifade ediyormuş. Son zamanlarda bende de var bu, yaşlanıyorum evet.

Mauerbauertraurigkeit: En yakınlar dahil olmak üzere insanları kendinden uzaklaştırma dürtüsü ya da yalnızlaşma hissiymiş. Üç defa doğru yazıp yazmadığım yönünde kontrol ettim, bunun adını söyleyene kadar çoktan yalnız kalırım ben.

Sehnsucht: O an hissettiğin durumu tam olarak algılayamamakmış. Yani birini özlüyorsun ama kim olduğu belli değil ya da özlediğinden bile emin değilsin. Kısacası dertler derya olmuş diyor.

Vemödalen: Özgün olamamak adına duyulan korkuymuş. Çağın korkusu...

Exulansis: Bireyin kendisini heyecanlandıran bir durumu karşı tarafa aktarırken, beklenilen tepkiyi alamaması sonucu hevesinin kursağında kalmasıymış(!)

Ruckkehrunruhe: Hasretle kavuştuğumuz yaz tatillerinin dönüşünde hissedilen boşluk hissi. Yaşamıyorum diyen beri gelsin. 😐

Opia: Birinin gözlerine baktığımızda belirsiz, tedirgin eden, hissettiğimizin mutluluk mu üzüntü mü ya da başka birşey mi belli olmayan o hismiş. Hiç de sevmem kendilerini.

Ve son olarak,

Fınıfugal: Sonlardan nefret etmekmiş. Eh, her güzel şeyin bir sonu var değil mi?

Liste böyle uzayıp gidiyordu ama en dikkatimi çekenler bunlar oldu. Artık ne zaman sıkışsam, kelimelere dökmek için bunları kullanırım.. 😄


11 Mayıs 2017 Perşembe

Ayrıcalıklı Kategori: Öneri Filmler

Ne zamandır öneri filmlerle ilgili birşeyler yazmadığımı farkettim vee hiç hız kesmeden soluğu bu yazıda aldım. Bazen böyle canımız sıkılır ama vakti boşa harcamak da istemeyiz, kafamız doludur ve anlaşılması çaba isteyen şeylerden de kaçarız.Film izlemek istiyoruzdur ama aynı zamanda sonunda keyiflenmeyi de amaçlıyoruzdur. İşte tüm bunlar için benim en güvenilir sığınağım; animasyon filmler. Animasyon diyerek öyle geçmemeli, son yıllarda yetişkinlere hitap eden animasyon sektörü nasıl tutunacağını anlamış olacak ki artık ucundan kıyısından da olsa hem yetişkini hem de çocuğu kendisine bağlamayı hedefliyor. Bakınız Buz Devri serisi, bayılırım. 
Dolayısıyla mis gibi bir animasyon önerisi neden olmasın diyerek üniversitede bir ders kapsamında izlediğim Inside Out(Ters Yüz) filminden bahsetmek istiyorum. Pixar yine boş durmamış, Disney'i de yanına almış, çalışmış didinmiş ve Pete Docter* yönetmenliğindeki 2016 yapımı bu naif animasyonu bizlere sunmuş. Hem de komedi- macera ve biraz da drama kategorilerinden bir üçleme yaparak... Aynı zamanda bu filmin en iyi animasyon dalında oscar aldığını da unutmadan eklemiş olayım.
Açıkçası bu filmi ilk izlediğimde evet sevmiştim ama çok da ölüp bitmediğim bir hoca tarafından önerilmişti ve 'izlenilmesi gerekiyordu.' Beyne bir kere bunun bir zorunluluk olduğu sinyalleri gitmişti, bu nedenle şöyle tadını çıkartarak izlediğim söylenemez. Çok zaman sonra sakin kafayla oturup da yeniden izlediğimde karakterlere ve konusuna bağlandığım bir film değerine yükseldi.
Konusuna gelecek olursam, küçük bir çocuğun hayatının birgün değişmesiyle birlikte duygularının kendisi üzerindeki etkilerini ele alan bir film. Neşe, korku, öfke, nefret ve üzüntü duygularının hem samimi hem düşündürücü şekilde işlenmiş olması bence bu filmin en güzel tarafı. Özellikle bir üzüntü var ki ah, onda kendimi görüyorum. 😃
Gerek bir animasyon filmi, gerek psikolojik çıkarımların yapılabileceği bir film. Hatta belki de dikkatli incelendiğinde psikolojik bakımdan daha hassas bir film olabilir. Sonuç olarak keyifle ve büyük bir rahatlıkla öneriyorum.
İyi seyirler.. 😉

*Yukarı Bak(Up) filmiyle bizleri hüngür şakırt ağlatan vatandaş.

9 Mayıs 2017 Salı

Unutma!

Kendimi kutluyorum çünkü tam on dakikadır kitaplığımda ters şekilde duran kitabımı arıyorum. Bir de nasıl havalıyım, 'eminim kayboldu' lar, 'burada olsaydı unutmazdım' lar, 'kesin şuna verdim o da geri vermedi al işte' ler... Belli belirsiz bir trip, her an suçlamaya hazır bir öfke. Güya bir de kitaplığıma bakıyorum bu sırada yani durduğu yerden ve duruş şeklinden o kadar eminim ki(!) Tabi on dakika sonunda kuzu gibi duran kitabı görünce sessizliğime bürünüp utanarak duruldum...
Modern hayatın ikonik dezavantajı unutkanlığı malesef ben de çoğu insan gibi zaman zaman tecrübe ediyorum. Özellikle son yıllarda dikkatimi fazlasıyla çekiyor. Bazen en yakın arkadaşım geçmişte yaşanmış hayli mühim bir meseleyi büyük heyecanla anlatıp da benden beklediği tepkiyi almak şöyle dursun 'ya varya hiç hatırlamıyorum ehehe' gibi bir tepkiyle karşılaşınca eminim pek hoşnut olmuyordur. Bunu da okuduğunda en azından durumun farkında olduğumu bilmesi için yazmış olayım. 😏 Hal böyle olunca unutkanlığın nasıl azaltılabileceğine ya da dikkatin daha fazla toplanabilmesi için uygun çoğu yöntemi araştırmaya başladım. Yeri gelmişken bunu bir de yazıya dökmek lazım dedim...


  • Not Almak
Evet, sanırım ilk akla gelenlerden birisi bu. Herşeyi not alan birisi değilim ancak yine de hayat kurtarıcı olduğuna inanıyorum.

  • İyi Uyumak
Malesef bu biraz sıkıntılı bir nokta çünkü kafa içi sesleri susturmak ve düşüncelere dur demek neredeyse imkansız. Bir de tabi uyku alışkanlığı denen bir yetenek var bence.

  • Zihin Egzersizleri
Bazen bir tekerleme, bazen eski bir şarkı, ezber yapmak, bulmaca, sudoku ya da geçmişi hatırlamaya çalışmak gibi..

  • Stresten Uzak Durmak
Hem de böylesi bir zamanda! Bu madde imkansıza göz kırpıyor galiba.

  • Yüksek Sesle Tekrar Etmek
Aslında bu yöntem faydalı olabilir ancak kişiye göre değiştiğini düşünüyorum. Kimisi sessizliğin huzuruna erişmek istiyor.

  • Sağlıklı Beslenmek
En klasik olanı bu tabiki de ama ben yine de bu besinler arasında kendime en uygun olanını öneriyorum; koyu çikolata. 😃 Antioksidan etkisi barındıran siyah çikolatanın aynı zamanda enerji veren yönüne de vurgu yapılıyor. Tabi abartmamak şartıyla...

8 Mayıs 2017 Pazartesi

#sosyolugat8- Medya

Çoğunlukla bilindiği üzere günlük dilde medya, bir aracı olarak kullanılan iletişim unsurlarını ifade etmektedir. Özellikle modern hayatın kendisini sunmasıyla birlikte gelişen teknoloji sayesinde medyanın temel hedefleri arasında daha fazla kitleye, daha hızlı bir şekilde ulaşmak vardı. Nitekim kitle iletişim araçları adı altındaki bu organizasyonu geliştirmek de ileriye taşımak da büyük çaplı planlarla gerçekleşmişti. Tabi zamanla kendisini göstermeye başlayan fotoğraf, hareketli fotoğraf(sinema), telsiz, telgraf gibi aracılar da başroldeki radyo- televizyon ikilisinin gelişimine epey katkı sağlamışlardır. İşte tüm bu dönüşümler popüler kültürün meyvelerini vermeye başlamasının en yalın göstergesi olmuştur. Aynı zamanda kapitalist toplumun da...
Sosyoloji dünyasında medyanın önemi göz ardı edilemeyecek boyutta. Ancak en temel özellikleri arasında, az sayıdaki bir grup insanın çok daha fazla sayıdaki insanlarla haberleşmesini sağlaması ve buna bağlı olarak da insanların tepkilerini ölçen aktif bir yol olmasını saymak yanlış olmayacaktır. Medya denilen bu süreç aslında özüne bakıldığında bürokratik bir meseledir ve bir anlamda kurumlaşmış vaziyettedir. Tüm yayınlar belirli faktörler çerçevesinde düzenlenerek, belirli sınırlamalara ve belki de bazı tavsiyelere yönelik olarak uygulanır. Tabi bunu işin içine taraflı- tarafsız ayrımını katmadan söylüyorum.
Gelelim medyanın modern toplumlardaki duruşuna... Görkemli ve öznel tek bir duruşu vardır; insanların zihinlerine hükmetmek. Ve bu hüküm sürecini de kendisini gizli bir güç olarak ilan edip, usul usul hedefine yaklaşarak gerçekleştirmek. Kısayoldan tarihe şöyle bir göz atacak olursak bu dediğimi rahatlıkla anlayabileceğimizi düşünüyorum. Diğer yandan bu hüküm yalnızca toplum adına olmayabilir; sahip olunan değerler, inançlar, kişinin duygusal pozisyonu, tavırları ve akla gelen türlü çeşit kategori de bunun içerisindedir. 
Şimdi tüm bunları söylemişken televizyonun o büyülü etkisine ayrı bir dokunuş yapmadan olmayacaktı. Özellikle 60lı yıllardan itibaren artık dikkatlerin çoğunun televizyona çevrilmesiyle birlikte, medyanın etkileri arasına insanların tektipleştirilmesi unsuru da dahil edilmeye başlanmıştır. Dolayısıyla sosyallikten bir o kadar uzak, şiddet eğilimli, davranış bozukluğu oluşturan medya ögeleri de kendisine toplumda konforlu bir yer edinmiştir. Okur- yazar oranına olan olumsuz etkisinden söz etmiyorum bile... Fakat medyanın ve televizyonun bu gücünü yalnızca onun sağlam karakterine dayandırmak belki biraz eksik kalabilir. Burada asıl önemli olan, işin gösteri ya da sergileniş boyutudur. Zaten biz insanların ağzını sulandıran da karşı tarafın o ihtişamlı görselliği değil midir? O an koşulların, kullanışın, iyi- kötü ayrımının zerre önemi yoktur. 
İnsanoğlu tüm bu dönüşüme tam robotik alışkanlık sağlamaya başlamıştı ki bir de sosyal medya diye birşey attılar ortaya. Bu sefer de içimizi karşı taraftan haberdar olma, merak etme, tedirgin olma hisleri kapladı. Sırf o yapıyor diye biz de aynısını yapmaya ve hatta daha fazlasını yapmaya başladık. Neden? E çünkü geri mi kalsaydık bundan, dünyanın sonu olurdu bu(!) Hem bu çağda böyle birşey ortaya çıktıysa herhalde faydası olacaktır, sonuçta gelişen bir toplumuz düşüncelerini bize empoze etmişlerken ses çıkarmak çok da mantıklı olmayacaktı. Biz de tıpkı eskiden yaptığımız gibi güzel bir uykuya daldık ve birileri de gelip uykumuzda bize konuşmaya devam etti...

6 Mayıs 2017 Cumartesi

#belgeselizliyorum- 2

Henüz tazecik olan belgesel serisini devam ettirmeyi unutmuş değilim fakat serinin ilk belgeselini -burada- izleyip de gayet tatmin olmuşken şöyle daha potansiyel, daha aromalı bir tat peşindeydim. Ve nihayet aradığım tadı bulmuş oldum. 
The Founder; 2016 yapımı, John L.Hancock yönetmenliğindeki belgesel. McDonald's' ın doğumundan itibaren nasıl da bir fastfood imparatoru haline geldiğini anlatan biyografik bir yolculuk. Hem bu hikayeye daha öncesinden gelen aşinalığım, hem de işleniş tarzını merak edişim hiç şüphe duymadan belgeseli tercih etmemde etkili oldu. Klasik hayat hikayeleri klişesinden farklı olarak belgesel içinde kendimi zaman zaman rahatsız hissettim fakat bu durum merakımı daha da yoğunlaştırdı doğrusu.
Bu belgeseli üç karaktere bürünerek izlediğimi farkettim. Birincisi; 'kapitalizmin oyunları bunlar heyhey!' naraları atan eleştirel bir bakış açısı karakteriydi ve aynı zamanda çoğu insanın içinde bulunacağını düşündüğüm bir karakter. İkincisi; hırsları ve egosu uğruna bazı değerleri görmezden gelebilecek, aile kurumunu rahatlıkla es geçebilecek ve 'kararlılık' olarak adlandırdığı bu yolda kötü bir insan olacak karakterdi ki herşeyin bu kadar kolay görünmesi fikriyle beni hafif rahatsız eden bir karakter. Üçüncüsü ise; uzun yıllar gözleri ışıl ışılken bir sabah uyandığında mevcut hayatının zamanla elinden kaydığını anlayan ve sonunda pes eden umutsuz karakterdi ve açıkçası büyük haksızlığa uğradığını düşündüğüm bir karakter. Kısacası bu belgesel bana göre kimisi için muazzam bir başarı öyküsü, kimisi için de bir devrin kapanışı niteliğinde. Bu da sıkıcılık modundan fazlasıyla uzaklaşmasını sağlamış. Bunun yanında özellikle bazı anlarda bazı cümleler öylesine vurucu ki bence üzerine saatlerce düşünülüp sayfalarca yazı yazılacak cinsten...
İçeriğe dair söyleyebileceğim fazlasıyla şey mevcut ancak işin merak boyutunun zarar görmemesi açısından çekimser kalmayı tercih ediyorum ve keyifle öneriyorum. 
İyi seyirler... 😉

4 Mayıs 2017 Perşembe

Rüya Görmeyi Zirvede Bırakıyorum(!)

Bence ben artık rüya görmede bir dünya markası haline gelebilirim. Ya da beş adımda nasıl absürt rüya görülür üzerine bir kitap mı yazsam? Bilemedim. Son beş gündür kendimi yoğun bir inceleme altına aldım; gün içinde ne yapıyorum, ne yiyor ne içiyorum, neler okuyorum gibi ama öyle dikkatimi çeken bir durum olmadı. Acaba pencerenin açık kalması mı etkiledi dedim, ı-ıh o da değil. Çok uykudandır o bahanesini kullanmak istiyorum ama öyle bir durum da olmuyor. Kısacası bu her biri birbirinden ilginç rüyalarıma bir kılıf uyduramadım.
Beş günlük bu süreçte adeta devam serisi rüyaları gibi birşeyler gördüm. İlk gün rüyamda Adile Naşit' ten tutun da Mabel Matiz' e kadar herkes vardı. Kırmızı balkonlu bir evin bahçesinde elimizde kitaplarla oturuyorduk. Ben biriyle konuşuyordum ama şuan tam anımsayamıyorum, bir türlü derdimi anlatamıyordum. Hatta konuşmaktan nefes nefese kaldığımı hissedip yine de pes etmiyordum. Neyseki bunda pek bir anormallik yok. Ertesi gün yine o kırmızı balkonlu evde bu defa yağmur yağarken gördüm kendimi. Yanımda kahverengi- beyaz uzun tüylü bir köpek, elimde süt(!) ve bir de kafamı çevirince havuz başında olduğumuzu farkediyorum. Cidden farkediyorum yani köpeğe dönüp 'aa bak burası havuz başı mıymış aman da aman' gibi birşeyler saçmalıyorum. Köpeğin suratı bulanık bu arada. Sabah uyanınca rüyada köpek görmek gibi sıradan şeylere başvurdum ama tabi aradığım cevaba pek ulaşamadım. Diğer gün bu sefer açılışı Mabel Matiz' le yaptık! Gerçi o gün neredeyse günün tamamına yakınını Mabel dinleyerek geçirmiştim, belki onun etkisi olmuştur diye düşünüyorum. Ama bu rüyamda ben sevenlerin arasını yapan masum kalpli kız rolündeyim adeta. Güya Mabel benim lise arkadaşımı seviyormuş da bana gelip rica etmiş. Ben de kırmamak için arkadaşımla konuşmaya çalışıyorum, o da ikna olmuyor üstelik. Ama ben nasıl dil döküyorum belli değil. Bu rüyadan pek hoşnut uyanmadım nedense, bir de hava yağmurluydu belki onun etkisi olmuştur. Gelelim rüyalar silsilemdeki en garip olanına... Kendimi yaşlanmış olarak görüyorum ama bunun yalnızca ben farkındaymışım. İki yanında uzun kavak ağaçları olan asfalt bir yolda araba kullanırken birden müzik sesi duymaya başlıyorum ve içimden eşlik ediyorum. Sonra bir anda hoop sahnedeyim, insanlar çığlık çığlığa bağırıyor, elimde altın rengi bir mikrofon 'çok teşekkür ederim arkadaşlar' diyip duruyorum yani en az bir dört defa söylemişimdir. O sırada kafamı hafifçe arkaya çeviriyorum ki arkası komple uçurum! Evet, resmen uçurumun kenarındayım ve durumu anlayınca bağırmaya başlıyorum ama önüme baktığımda halen insanlar karşımda ve kimsenin bana pek aldırış ettiği yok. Mikrofon da kapalıymış, önce onu açıyorum 'arkadaşlar nasıl bir tehlikede olduğumu görmüyor musunuz?' diye soruyorum. Ayy soruya bak, rüyamda bile çok mantıklıyım(!) 
Valla ne yalan söyleyeyim mümkünse bir müddet rüya görmek istemiyorum. Resmen soğudum. Hatırlayabilsem mutlaka daha saçma şeyler de görmüşümdür ama neyseki unutmuşum. Sebebini bulabilirsem rahatlayacağım ama bu gidişle pek bulabileceğimi de sanmıyorum... 😃