21 Temmuz 2017 Cuma

Mim: Yaz Abur Cuburu

Şu mim olayından uzaktım aslında. Bazen cesaret edememekten, bazen uzaktan bakması daha güzel anlayışından ama bu defa içimden geldi bir el atayım dedim. Sevgili Öneri Makinesi sağolsun şenlendiriyor bizleri, hiç unutmuyor. Üzerine bir de çok sevdiğim Sibelynka beni mimleyince tam oldu. 😊
Haydi bakalım...


  • Yazın çıkan çok sevdiğin sanatçıdan/ gruptan şarkı
Bana kalsa her maddeye Evrencan' ı koyarım çünkü resmen takmış durumdayım. Samimiyetini ve özellikle yanına alıp da ziyafete çevirdiği şarkıları dinleyip dinleyip bıkmamalık...


  • Bu yaz en yeni keşfin
Geç keşfettiğim için üzülmüştüm zamanında. Olsun, duyduğum ilk andan beri favori tınılar arasında...


  • Bu yaz sürekli dinlediğin bir şarkı
Bu yaz değil her anımda dinleme potansiyeline sahibim aslında. Özellikle modum düşükse 😉


  • Bu yaz en çok duyduğun şarkı
Hmm, hangisini paylaşsam karar veremedim. Şimdi buraya Hadise' nin trajikomik şampiyon şarkısını koymak vardı(!) Gerçi zevkler tartışılmaz ama neyse uzatmadan paylaşayım ben en iyisi. 😁 Düğünlerin vazgeçilmezi ne de olsa.


  • Bu yaz eski de olsa dinlemekten vazgeçemediğin bir şarkı
Evet, bu maddede de epey bir kararsız kaldıktan sonra bende yeri ayrı olan bir şarkı paylaşmak istedim. Çok severim, bıkarım sanmıştım ama bıkmıyorum vallahi.


  • Sence bu yazın en favori hiti
Sezen Aksu' yu kainatta sevmeyen tek canlı benim biliyorum. Aslında sevmemek değil de ilginç bir şekilde kendi şarkılarını kendisinin söylemesini sevmiyorum ben. Yoksa şarkılara laf yok. Eh, o halde gelsin şarkımız çünkü ilk defa kendi söylediği bir şarkıya ısındım gibi birşeyler. ✌ 😋


  • Senin bu yazını anlatan bir şarkı
Çok var yahu, ben yine kararsız kaldım seçemedim. Her şarkıdan bir parça alıp koymak istedim... En iyisi kapanışı canım Mabel ile yapmak. Duygularımın genel tercümanı olur kendileri. ❤😊



Böylelikle ben de kendimi mim sularına bırakmış oldum. Yalnız bu iş baya zormuş, mesela şuan listeyi on farklı versiyonuyla tekrar tekrar yazmak istiyorum çünkü seçilecek çok şarkı var. Madem bu işe giriştik ben de birkaç kişiyi mimleyeyim, adet yerini bulsun! 😇


20 Temmuz 2017 Perşembe

Dorothy Heathcote

Hayal kurmak ve ileride bu hayalin gerçekleştiğini görmek güzel şey olsa gerek... Düşündüm de hayatımın hiçbir noktasında sahici hayal kurmamışım, kursam da ona inanmamışım. Ama Ömer Adıgüzel* öyle yapmamış. Yıllar yıllar önce çıktığı yolu kurduğu hayallerle harmanlayarak ilerlemiş. Mesela ilgi duyduğu yaratıcı dramayı birgün psikoloji, sosyoloji, oyun ile bağdaştırarak kitap haline getirme ve bu kitabın ön yazısını da Dorothy ile sunma hayali varmış. Yapmış da...
Açıkçası Dorothy kaleminden Adıgüzel' e yazılan ön sözü okuyunca 'vay be helal olsun' demekten kendimi alamadım. Eh, madem öyle ben bir yazı yazayım, elimden geldiğince de tanıtmaya çalışayım istedim. 😉
Yaratıcı drama tarihine bakıldığında ve bu alana ilgisi olan çoğu kişinin doğrudan farkında olduğu Dorothy Heathcote, hem bu alandan faydalanan hem de bu alanı etkileyen tam bir 'öncü' sıfatında. İngiltere başta olmak üzere yurtdışında kendi imkanlarıyla ve tabiki becerileriyle sayısız öğretmenin yetişmesinde de emekçidir. O' nun hikayesi aslında kalabalık bir ailede büyümesi nedeniyle hep birşeylere ilgi duyması ve kendini yetiştirebilmesiyle başlıyor. Hatta bu bağlamda gençliğe adım attığı yıllarda bir tiyatro okulundan burs alıyor ve zamanının nitelikli uzmanlarından tiyatro dersleri almaya başlıyor. Tiyatronun yanında dramaya verdiği önem ve özgün karakteri, adının duyulmasına ve kariyerine olumlu katkılar sağlıyor.
Gelelim Dorothy için dramaya... Kendi deyimiyle eğitimde drama 'yaşamın pratiği'. 'Gerçekliğin varlığı içinde yansıtıcı unsurlar yaratmak benim öğretimimin doğası' demiş kısaca. Eğitim- öğretim süreci boyunca yaratıcılığın önemini kavrayan Dorothy, çalışmalarını geliştirirken bir drama fabrikası kurmuş ve öğrencileriyle birlikte yaratıcılık- çok boyutluluk ekseninde araştırmalar yapmıştır. Aslında burada kendisinin otoriter bir drama öğretmeni olduğunu söyleyebilirim çünkü O' na göre bir çocuk, kendisini ifade etmeye hak kazanmalıdır. Yani Dorothy, bir çocuğa özgürlüğünü altın tepside sunmak yerine kendi güçlerini keşfetme zamanını yavaş yavaş tanıyan bir anlayış benimsemiştir. Kendisinin benim açımdan en çok hoşuma giden tarafı, öğrencilerini rol alma aracılığıyla dramatik olaylara ya da dramatik aktivitelere duygusal olarak katılmaları yönünde teşvik etmesi ve aynı zamanda tüm bunlara sosyolojik perspektiften bakmalarını sağlaması oldu. Böylelikle Dorothy, öğrencilerin bireysellikten/ bencillikten uzaklaşarak insanlık adına daha derinlemesine bilgi edinmelerini hedeflemiştir. 
Tüm bunların yanı sıra Dorothy için drama grup çalışması halinde gerçekleştiğinde amacına ulaşır. Benim için de bu düşünce tamamen doğru çünkü doğrudan tecrübe etme şansı bulduğum drama süreci boyunca ben aslında yanımdakilerle anlam bulabiliyorum. Daha doğrusu çok yetenekli, yaratıcı, özgün ya da rahat olsam bile grubum içinde kendisini ortaya koyamayan bir kişi bile olduğunda tüm fikirler havaya savrulmuş oluyor. Bu nedenle drama eğitmenlerinin grup dinamiğine ve etkileşimine sıklıkla vurgu yapmalarını garipsememek gerek. Ha bir de grup uyumunun bireyde aidiyet hislerini canlandırdığını da söylemekte fayda var. İşte tüm bunlar kapsamında Dorothy dramayı, oyun yapmaktan ziyade kurgulamak olarak nitelendirmiş ve işin öğreticilik yönüne ışık tutmuştur. Bunu da kendisinin ağzından örneklemek istiyorum; "ben öncelikle öğretme işinin içindeyim, oyun yapma değil; hatta oyun yapmaya dahil olduğum zaman bile. Ben herşeyden önce düşünmekle, birşeyi başka şeyle ilişkilendirebilmekle, iletişim kurmakla meşgul oluyorum. Bu sürecin sonunda iyi bir tiyatro da ortaya çıkabilir; fakat ben önce bu süreçten iyi insanların çıkmasını istiyorum."
Sanırım tüm bir yazıyı böyle özetleyebilirim çünkü ne kadar mümkün olduğunu bilmesem de iyi insanların çıkmasını ben de ümit ediyorum...

*Çağdaş Drama Derneği' nin genel başkanı. Dramayı hayatına işleyebilmiş çok fonksiyonlu kişilik.

13 Temmuz 2017 Perşembe

Beni Böyle Sev, Seveceksen

Dramada herşey o kadar net, o kadar şeffaf ki aslında gündelik hayatta bildiğim ya da hissettiğim duyguları en üst seviyesinde yaşadığımı farkettim. Bir insana bakarken, gülerken, temas ederken ya da iletişime geçerken bazı kalıplar oldukça monotonlaşmaya başlamış. Tabi zaman ve yaşanmışlıklar da birikince zihnimdeki birey değerlendirmesi kavramı bir miktar dönüşüme uğramış.
Çok klişe olacak ama şimdi gerçekten de 'bizi biz yapan şey farklılıklarımız' diyeceğim. Diyeceğim çünkü bence bu, özgüvene doğrudan ışık tutan en önemli yol. Bundan iki gün önce dramadan bir arkadaşın fiziksel bir noktasına dair içinde bulunduğu çekincesinden haberdar oldum. Daha doğrusu kendisi dile getirmese de gün boyu aynı oksijeni soluduğumuz için gözlerindeki tedirginliği ufak bir gözlem sayesinde farkettim. Bir ortama ilk defa girdiğimde çok iyi gözlem yaptığımı düşünen ben, böylelikle yine yanılmış oldum (!)
Neyse. Drama canlandırmalarında karşınızdaki ya da yanınızdaki bireylerle etkileşime geçmenin en doğru yolu, kendine güvenmek ve rahat olmak. Aksi takdirde vücudu saran endişe bir süre sonra bocalamaya ve sonrasında da tamamen çöküntüye sebep oluyor. Aynı zamanda karşı taraftan gelen en ufak güvensizlik sinyali, motivasyonun hızla ortadan kalkmasına neden oluyor. Bana kalırsa bu hayatta çekindiğimiz, belki utandığımız ya da baskı altında kaldığımızı düşündüğümüz unsurları aşmanın en temiz yolu böylesi ortamlar. Çünkü o an geldiğinde herkes eşit seviyelerde ve eşit konumlarda kendisini gösteriyor. Haliyle gündelik hayattaki sevilme/ beğenilme arzusu (!) akla bile gelmiyor.
Kimse bir başkasının sevgisini kazanma maksadıyla kendisini dar kalıplara koymamalı bence. Tabi zaman, şartlar, ortam ya da herhangi bir faktör yeri geldiğinde bunu engelleyebilir. 'Aman sevmezse sevmesinler n'apalım!' da demiyorum. Birey değerlendirmesini spesifik fiziksel nitelikler üzerinden yapıyorsa zaten uzak kalsın. Tabi bunları diyorum ama biliyorum ki bazı alışmışlıkları değiştirmek ya da kabullenmek her zaman toz pembe olmuyor, belki zaman istiyor. Belki de zaman istemiyordur da bu yalnızca içimize sunduğumuz bir bahanedir. Önemli olan işi kafada bitirmek ve her daim kendine olan inancı tazelemektir...

12 Temmuz 2017 Çarşamba

Yaratıcı Drama Günlükleri



Bu sıcaklarda denize koşmak ya da kumlarda yuvarlanmak varken Ankara' nın sıcağında kapalı mekan bir kursa gitmek ne kadar doğruydu tartışılır ama bana kalırsa hayatımda verdiğim en güzel kararlar listesinde yerini almış oldu. Çok garip geliyor ama bu hafta başından itibaren sabahtan akşama kadar aralıksız aktif olmama rağmen kendimi mutlu hissediyorum. Gerçi mutluluk meselesi fazlasıyla göreceli ama belki de mutlu olduğumu sanıyorumdur...
Yaratıcı drama ile tanışmam aslında ilk değil fakat daha öncesinde doğrudan tecrübe etme şansım olmamıştı. Kısaca özetlemem gerekirse yaratıcı drama; farklı katılımcıların bir araya gelmesiyle oluşan bir grubu, duruma hakim bir drama liderinin/ eğitmeninin yönlendirmesi ve katılımcıların hayal dünyalarına ışık tutmasıyla ilerleyen bir süreç. Çoğu birey drama ve tiyatronun aynı kategoriler olduğunu savunur. Her ikisi de birbirinden yararlanıyor olsa da aralarındaki temel fark, tiyatronun bir metin ekseninde ilerlerken dramanın tamamen spontane olması. Çok fazla teoriye girmek istemiyorum. 😊
Evet daha yolun başındayım ancak ilk günden itibaren bildiğim en net şey, farkındalığımı fark etmek oldu. Yani bir oda dolusu huyları, tipleri, düşünceleri, duruşları, bakış açıları farklı insanlarız fakat bir çember olduğumuzda hepimiz o anda ve eşitiz. Aynı zamanda hem kendimiz hem de bir başkasıyız, başkası gibi düşünmek ya da hissetmek durumundayız. Hal böyle olunca kendimi empati kuran bir birey olarak nitelendiren ben, aslında hakkını vererek empati kurma meselesini çok da gerçekleştirmiyormuşum. 
Bir de tabi doğaçlama meselesi var ki bana kalırsa işin en eğlenceli ve en geliştirici yanı... Drama sahne ve seyirci kaygısı gütmeyen bir platform ancak her grup kendi içinde hem rol oynayan hem de izleyici konumunda olduğu için canlandırmalar ya da doğaçlamalar oldukça rahat gözlemleniyor. Aynı zamanda gündelik hayatta hız odaklı olduğumuz davranışları, bu canlandırmalar sayesinde parçalara bölerek daha estetik ve daha ayrıntılı şekilde değerlendirebiliyoruz. Örneğin dün neredeyse tüm bir gün boyunca sabah uyanış- evden çıkış arası süreci tüm ayrıntılarıyla canlandırma imkanı bulduk ve gerçekten de hızla yaptığım çoğu hamleyi ayrıntılı düşününce es geçtiğimi fark ettim.
Velhasıl kelam, beden olarak fazlasıyla yorgun olsam da kafa bakımından tamamen ferahlamış vaziyetteyim. Başlangıçta benim de bazı meraklarım vardı ancak bana kalırsa drama eğitiminde en önemli nokta, ön yargıların buhar olup uçmasından geçiyor... 

10 Temmuz 2017 Pazartesi

#sosyolugat14- Kültür& Popüler Kültür

Her ne kadar bir toplumun yapıcı taşlarından biri olarak kültürün ele alındığını bilsek de, bütüne bakıldığında sanat ile olan yol arkadaşlığının da ön planda olduğunu söylemem yanlış olmayacaktır. Oysaki kültür özünde kısıtlayıcı bir rol oynamaktan ziyade, toplum içinde etkileşimin sağlandığı herşeyi kapsayan bir konumdadır. Özellikle sosyoloji, psikoloji, felsefe ya da tarih gibi -ve tabiki daha fazlası- sosyal bilimlerin üyeleri arasında kültürün toplumsal yönü hep bir adım öndedir.
Evet, kültür- sanat ilişkisi göz ardı edilemeyecek kadar geniş ancak muhtemelen çoğu bireyin zihnindeki kültür, topluma dair değerlerin, inançların, davranış kalıplarının ya da ahlaki faktörlerin öğrenilen boyutuna işaret etmektedir. Haliyle kültür denilince uygarlığın da kendisini göstermesi kaçınılmaz olacaktır. Birebir aynı anlamda buluşmasalar da bir kağıdın iki yüzü olarak da tanımlayabiliriz sanırım. Eski zamanlarda, kültür ve uygarlığın her daim daha fazla ahlaki değere doğru ilerleme kaydeden bir çizgide olduğu anlayışını da göz ardı etmemekte fayda var ki ancak bu şekilde bir uygarlık düzeni/ seviyesi kurulabilsin.

Gelelim popüler kültüre... Az önce bahsettiğim kültür havuzunun içindeki tüm unsurlar toplumdan topluma mecburi farklar göstermek durumundadırlar. Yani basit toplum ve karmaşık toplum olarak adlandırılan toplumların kültürel seviyelerindeki homojenlik de doğrudan ayrışmaktadır. Tabi karmaşık toplumların kültürü de tabakalaşmakta... İşte popüler kültür bu ortamın ya da kültürün en yaygın olan ve herkesin kolaylıkla erişim sağladığı tarafıdır. Sınırlar daha esnek, resmiyet daha az ve hatta eğlence faktörü daha çoktur. Yani öyle kasılmalar aman efendim gerilmelerden ziyade insanlar işin kahkahalı tarafındadır. En basit örneğinden televizyon; ona herkes erişebiliyor ve haliyle bir anda insanları etkisi altına alıyor. Tam bir duyan gelmiş modu.
Bir de yüksek kültür meselesi var; hani şu ağır romanların, klasik müziklerin, dans ya da farklı sanatların kendisini sunduğu daha korunaklı alan. Genel anlamda yüksek kültür- popüler kültür birbirlerine eş değerde gibi görülse de aslında tamamen uzak iki alandır. Yüksek kültür unsurlarına insanların ulaşması belki de bir tık daha çaba isteyecektir. Tabi aralarındaki kalite farkına da vurgu yapmadan geçmek olmaz. 
Peki sosyologlar popüler kültürü neden ele almak istemişler? Çünkü bakmışlar ki bu gidişata bir el atmak lazım. E bunu yapabilmenin en doğru yolu halkın arasına karışmak ya da halkı anlayabilmek. Popüler kültür de halkın anında elde edebildiği bir faktörken ve aynı zamanda halkın bilinç düzeyine ışık tutabiliyorken onu incelememek pek de mantıklı olmazdı sanırım. Bir de popüler kültür böylesine yoğunlaşmışken, kapitalist şirketlerin ekmeğine ballı kaymak sürülüyorken geri planda mı kalsalardı yani!
Günümüzde popüler kültürün en etkili aracı olan medya ise çoğu klasik ya da geleneksel kültür taraftarları açısından zararlı görünse de, yıkılmasına izin verilmiyor. Daha doğrusu öyle ya da böyle kimse yıkılmasını arzulamıyor. Toplum birşeylere çaba harcamaktansa hali hazırda kendisini bekleyen aracıları tercih ediyor. Bence alan memnun, satan memnun...

6 Temmuz 2017 Perşembe

Freud Gerçekleri

Geçenlerde bir dergide bazı düşünürlerin hayatlarına dair yazılar okumuştum. Freud tercihini hayat üzerine kullanmış. Aslında hepsi de üzerine etraflıca düşünülecek şeyler ama şimdilik paylaşmakla yetinmeyi tercih ediyorum. 😊


  • Yaşamın amacı ölümdür. Hayatın en büyük gerçeği ölümdür.

  • Zayıflıklarımız gücümüzdür. Güçsüz olduğumuz noktayı kabullenerek kendimizi güçlü kılabiliriz.

  • İnsan sanılandan çok daha ahlaklıdır ve hayal edilemeyecek derecede ahlaksızdır. Hayatta her zaman iki yol vardır.

  • İnsan saldırılara karşı kendini savunabilir ama iltifatlara karşı savunmasızdır. 

  • Kadınları anlamak için bir labirenti düz yola çevirmek gerekir. 😉

  • İnsan sağlığını koruyan iki faktör vardır: işini sevmesi ve hayatı sevmesi. Öleceğiz diye hiç yaşamayacak değiliz. Zaten yaşadığımızı varsayarak ölebiliriz. 

  • Güç ve güveni hep dışımda aradım. Ama bunlar insanın içinden gelir ve her zaman oradadırlar. Özgüvenmek, özüne güvenmek. Bunlar insanı egoist yapmadığı sürece bulunması gereken en önemli unsurlardır. Herşey bizim elimizde, bu her zaman böyleydi. Neyi nasıl düşünmek istiyorsak öyle düşündük. Hiçbir şeyi olduğu gibi kabul edemedik, kabullenemedik. Eğer kendimize ve gücümüze inansaydık herşeyi anlatıldığı kadar anlar, gösterildiği kadar görürdük. 

Döngü

Uykunun yine bana ısrarla uğramadığı ve hatta onca yorgunluğu hiçe saydığı bu geceyi en iyisi bir yazıyla değerlendireyim dedim. 
Geçen hafta aynı tarihlerde bir arkadaşımın bebeğini kaybettiğini, diğer bir arkadaşımın ise bebek beklediğini öğrendim. Sevinmeli mi yoksa üzülmeli mi, yoksa olduğumuz yerin muhakemesini mi yapmalı, doğrusu bilemedim. Hal böyle olunca şu birkaç gündür üzerimde bir dalgınlık var; düşünceler silsilesi... Canım da sıkılıyor açıkçası. Bana uzanan birşeyler olmamasına rağmen sıkıyorum canımı. Belki de sıkmak istiyorum kim bilir. Sıcak havanın rehaveti de eklenince sabahları uyanıp olduğum yerde akşama kadar durma potansiyeline sahibim bence. 
Birkaç hafta önce bir belgesel kanalında pür dikkat kaplanın zebrayı dişlediğini izlerken yine cız etmişti içim. Oysa o anki ruh halim çok saçmaydı, işin içinden 'e doğanın dengesi işte, o onu yiyecek ki hayatına devam edebilsin' gibi cümlelerle çıkabilirdim. Aslında normalde öyle yaparım da zebra seviyorum işte, sevince kıyamıyor insan(!)
Bazen çok gülüyorum; sürekli aynı hamlelerin olduğu bir hayatta hala bazı şeylere neden hayret ettiğime dair... Hala olması gerekenlerin kendisini pürüzsüz sunmaya devam etmesi gerekirmişçesine bir tavır takınan beynime abartarak gülüyorum hatta. Kendisini çoktan bir konuma yerleştirmiş şahısların, durumların, mekanların anılarımı dürten saliselik uyarılarını hissediyor olmak da saçma geliyor bana. Şu hayatta bir 'olmuş bitmiş' diyenlerden olamadık... Hepsi de yürüyüp gittiler vallahi, ben yerimde sayıyorumdur belki. Neyse...
Davul bile dengi dengine derler ya, sanırım bu baya doğru. Gerçi düşününce bazı istisnalar buluyorum ama sonuç yolunda hepsi aynı kapıya çıkıyor. Doğrusu bu hayat döngüsünün neredeyse sıfır hatayla halen devam ediyor olması hem şaşırtıyor hem de tedirgin ediyor. Bu sahici bir algı meselesi mi yoksa gerçekten de olması gereken mi, tam karar veremiyorum. Zaten tüm bunları sürekli düşününce de düğüm oluveriyor insan. En iyisi akışına bırakmaksa, ben ondan da fazlasıyla sıkılmış durumdayım...

3 Temmuz 2017 Pazartesi

#sosyolugat13- Kentleşme& Kentlilik

Sosyolojinin bir zaman sonra kentleşmeye ilgi duyması, bünyesinde bu disiplin için de olanak tanımasına imkan vermiştir. 19.yy' ın hızla gelişen sanayi şehirleri aslında ilk zamanlardan itibaren kendisini gösterse de bu büyümenin getirdiği denetimde bir esneklik ya da gevşeklik de kaçınılmaz olmuştur tabi.
Adı üzerinde kentleşme, bir şehrin oluşumunu ele alan bir kavramdır. Bu sürecin çok uzun soluklu olduğunu dikkate alarak, ticaretin ve tabi ki kapitalizmin genişlemesiyle birlikte büyük şehirlerin kurulduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Yani aslında monotonluktan ziyade sosyolojik tartışmaların hatrı sayılır boyutta olduğunu söyleyebilirim. Pek sevgili sosyoloji dünyası, ele aldığı çalışmalarda genel olarak modern toplumlar ile gün yüzüne çıkan kentleşme üzerinde durmuştur. Fakat sanayileşme ilerledikçe ve artık değişimler de geniş hitap alanları bulmaya başladıkça sosyolojinin kentleşmeye verdiği değerde azalmalar yaşanmıştır. Dolayısıyla kentleşmeyi kavrayabilmek için, modernleşmiş bir toplum yapısına ve tabi sanayi ekonomisinin de ilerlemiş olmasına ihtiyacımız vardır. Kısacası kentleşmiş toplumlara...
Fakat siz sanıyor musunuz ki kentleşme hemen hazır yoldan yerleşmiş? Hayır, tam tersine zamanında 'kentleşme karşıtlığı' adı altında bir akım oluşmuş. Oturmuşlar şehri eleştirmişler de eleştirmişler, kır yaşamını övmüşler bir de. Çünkü insanlar şehrin bu gücünden korkmuş, problemlerinden çekinmişler. Bir rivayete göre(!) yabancılaşma ile birlikte cemaat -ki ileride kendisine değineceğim- olgusunun göçüp gideceğine dair kaygılara düşmüşler. Sonra birgün çağdaş sosyoloji masaya yumruğunu vurmuş ve 'ben de varım hey hey!' nidalarıyla kentleşme karşıtlığını reddetmiştir. Çünkü çağdaş sosyolojide şehir, bir bölünmeden ziyade, kültürün, tarihin, toplum yapısının adeta bir yansımasıdır. Bu da böyle bir dipnot olsun...
Gelelim kentlilik kavramına... Aslında en yalın haliyle kentlerin ya da kentlerdeki toplulukların artık bir ritüel haline gelmiş yaşam biçimlerini anlatan bir kavram bu. Böylesi bir yaşam tarzında işbölümü oldukça ilerlemiş, çatışmalar artmış, akrabalık ilişkileri zayıflamış ve kitle iletişim araçları da her yeni gün daha fazla önem kazanmaya başlamıştır. Tabi bu unsurların şehirlerin büyüklüğüne, nüfustaki yoğunluğuna ve farklılık ya da çeşitlilik barındırmasına bağlı olarak değişeceğini de söylemekte fayda var. 

1 Temmuz 2017 Cumartesi

Bu Bir Girdap!

Bugün çok zor bir gündü. Eve dönüp kafa dağıtmaya çalışırken Mehmet Güreli' nin yaklaşık sekiz dakikalık bu videosuna rastladım. Aslında şu mevzuyu düşünecek modumda pek değildim ama yine de paylaşmak istedim. Ardından da Mehmet Güreli şarkılarından devam etmenizi öneririm.. 😉

"Birileri birşeyleri ele geçirdi fakat ne ele geçirdiklerini bilmiyorlar."






30 Haziran 2017 Cuma

Hep Aynı Nedenler, Hep Aynı Sonuçlar

Bir an için bugün eve hiç dönemeyeceğimi sandım. Çünkü öyle bir sıcak, öyle bir baskı var ki herkes gibi benim de gündemimi fazlasıyla meşgul ediyor. Tabi evlerin de sıcaklık bakımından dışarıdan eksik bir tarafı yok ya neyse... Evet, pek de alakalı olmayan bir giriş yaptıktan sonra(!) esas meseleme geçmek istiyorum.
Bu sabah ben yine karşı caddeden gelen kaza sesiyle uyandım. Yine diyorum çünkü belirli aralıklarla gerçekleşen bu kazaları sanıyorum içselleştirmiş durumdayım. Geçen yıl saymak için fırsatım olmamıştı ama bu yıl özellikle dikkat ettim ve bu sabahki kaza da eklenince sayı yirmilere ulaşmış oldu. Bunu da yazarken hem hayret ediyorum hem de olağan bir durummuş gibi karşılıyorum doğrusu. Fakat beni hepsinden daha çok rahatsız eden şey, halen bu duruma karşı bir önlem 'alınmıyor' oluşu. Çünkü bahsettiğim bu yol, gün içinde fazlasıyla trafik alan ve iki yoğun caddeyi birbirine bağlayan bir köprü niteliğinde adeta. Ben de hem yaya olarak hem araçla neredeyse hergün kullandığım bu yolu çoğu kez özellikle ziyarette bulundum; bir uyarı ya da bir önlem bulunuyor mu merakıyla... Ama, yok. Halen yok ve olacağını da hiç sanmıyorum. 
Kazalar da öyle ufak tefek ya da görmezden gelinecek gibi değil bu arada. Mesela bu sabahki şanslı arabamız(!) kaldırım taşlarını da peşinde sürükleyerek takla atmış ve bir ağaca çarparak durabilmiş. Geçenlerde meydana gelen kazada araba elektrik direği ile bütünleşmişti. Ondan bir öncekinde ise -ki en şaşırtan buydu- nasıl olduğunu hiç anlayamadığım bir şekilde araba oradaki bahçeli bir evin içine girmişti. Ama öyle bahçesine falan değil yani, bildiğiniz içine!
Şimdi bir de vatandaşın tepkisine değinmek istiyorum. Açıkçası başlarda kaza sesini duyuyordum ancak o anda gözlemleme fırsatı bulamıyordum. Zamanla kazalar monotonlaşmaya başladı ve haliyle ben de incelemek adına baya bir imkan buldum. Bu yolu aslında çok fazla insanın rahatça görebileceği, tam ortada bir yol olarak tarif edebilirim. Gerek apartmanlardan, gerek arabalardan ya da uzak mesafeden bile çok rahat görünüyor. Kaza sesi geldiğinde yurdum insanının yaptığı ilk iş merakla ama bilinçsizce olay yerinde birikmek oluyor. Eğer sürücü yaralı ya da sıkışmışsa aynı anda çoğu kişi telefona sarılıyor. Eğer hasar sadece arabadaysa, etrafında üç- beş tur atıp, birkaç defa sağına soluna vurarak geçiştiriyorlar. Tabi bu sırada hasarlı bölge de nasibini alıyor. Mesela geçen ay gerçekleşen kazada arabanın kapısı savrulmanın etkisiyle yerinden çıkmakla çıkmamak arasında kalmış. Sağolsunlar anında koparıp attılar kapıyı, ya hep ya hiç anlayacağınız!
Gelelim işin 'neden önlem alınmıyor' kısmına. Valla ne desem boş, zaten ben desem de demesem de belli ki kimsenin umrunda değil. Bana göre önlem almak için kaza sayısının bir önemi yok. Gerçi düşündüm de nasıl bir önlem alacaklar ki? 'Dikkat, ne zaman nasıl olacağı bilinmez ama bir kazaya kurban gidebilirsiniz.' falan mı yazacaklar? Hatta aslına bakarsanız o yolda nasıl kaza oluyor halen çözebilmiş değilim. Çünkü yola giriş yapmadan önce neredeyse adım başı trafik lambası var. Tabi uyanlar için... Bir de sanki bu kazalar sadece bizim evde böylesine dikkat çekiyormuş gibi bir his var içimde. Herkes halinden memnun gibi. Bu iş nefes almak kadar olması gereken birşeymiş gibi... Sorsanız herkesin haberi var, kazalardan herkes şikayetçi, 'aman bizim başımıza gelmesin de önlem alınsın' modunda ama iş harekete geçmeye gelince azalan sesler dışında bir noktaya varamıyorsunuz. Bu da benim baya sinirime dokunuyor ne yalan söyleyeyim.
Sonuç olarak bugün bir araba, bir can daha kazadan nasibini almış oldu. Şu 'cana geleceğine mala gelsin' klişesini de duymak istemiyorum çünkü malesef her defasında mala geldiğini göremedik. Muhtemelen birkaç hafta içinde yeni bir kaza daha meydana gelecek ve muhtemelen ben yine tadım kaçmış vaziyette sağı- solu ararken kimsenin birşey yapmıyor oluşuna ve bu keskin duyarsızlığa canımı sıkarak günümü geçireceğim. Tıpkı bugün olduğu gibi...


28 Haziran 2017 Çarşamba

Küçük Kara Balık

*yaşanmışlığı hakkında şüphe duyulmayan şeyler 

O sabah her yeni gün yaptığım gibi gözlerimi umutla açmış, yan odamda uyuyan babannemi koşarak öpücüklere boğmuş ve annemin mis kokulu böreklerini yemek için merdivenleri hızla inmiştim. Bizim bahçe öyle çok büyük değildi ya, her gelenin sığınağı olurdu. Pencere önüne küçükten büyüğe dizdiğim fesleğenlerimi ellerimle sevdikten sonra anneme yardım etmek için mutfak ile bahçe arasında gider gelirdim. Hiç belli etmezdi ama içten içe mutlu olurdu annem, sevinirdi bu duruma. Son yıllarda hastalık dört yanını öyle bir sarmıştı ki dermanı kalmıyordu çoğu şeye artık. 
Fakat o sabah benim pamuk suratlı annemin göz bebeklerinde tanımadığım bir ifade, dudaklarında belli belirsiz bir titreme vardı. 'Güzel kızım yuvadan ayrılmaya hazır mı acaba?' diye sorarken titreyen ses tonunu belki kapattığını düşündü ama içime işlemişti bir kere. Demek sıra bendeydi, 'olsun zaten hemen şuracık, şugillerden şununla evleniyorum, yakın olurum anneme desteğimi devam ettiririm' diye geçirmiştim hep içimden. Ah benim saf kafam, nereden bilecektim böyle olacağını...
Aslında ilk zamanlar çoğu duygumu içime atarak mutlu olabileceğimi düşünmüştüm. O zamanlar sokaklar akşamları dolar, yollar, caddeler kalabalıkla şenlenirdi. Bizim evin köşesindeki sakız dondurmacısından dondurma alıp büyük park meydanına kadar yürümeyi teklif etmişti bana. Annem de 'git kızım nişanlı zamanınızda muhabbetli olun, sonrası için fayda olur' diye fısıldayınca kulağıma sandım ki farklı bir akşam yaşayacaktım. Oysaki yine saf kafam devredeydi. Ben büyük parka gideceğimizi sanıyorken onca uzaklıktaki orman yoluna gidişimiz, hem de yürüyerek, tek kelime etmeden... Gece bitsin diye dua ederek eve döndüğümde yapabildiğim tek şey ağlayabilmek olmuştu.Hani bana hep 'yapma bak kendine zarar veriyorsun, bırak sen kendi keyfine bak' diyorlar ya, haklılar da aslında. Ama öyle doluyum öyle yorgunum ki, tüm bir hayatımı, gençliğimi bir hiç uğruna harcamış olmak bile yetiyor kendi keyfime bakamamak için. Oysa ben sımsıkı bağlı anne- babanın biricik kızı, pamuk babannenin canı, ciğeriydim. Evimizde kahkaha eksik olmazken buraya geldim geleli bir gün olsun yüzüm gülmedi. 
Son günlerde kendimi ölüme daha da yakın hissederken aklımda hep gülen gençliğim olsun istiyorum. Bazı geceler bu hayale öyle kapılıyorum ki, boşa giden yıllarım ayaklanıyor ve hesap sorarak sonsuz bir kabusa dönüşüyor. Vicdanım aklımla savaşıyor, savaşıyor, savaşıyor. Hiçbir şeyi beceremeyen şu korkak bedenim, haklı bir ayrılığı bile beceremediği için kızıyorum kendime, acıyorum hatta. Ve korkuyorum; birgün gerçekten boşa giden ömrümün soracağı hesabı anlatamamaktan...



26 Haziran 2017 Pazartesi

#sosyolugat12- Değişim& Toplumsal Değişim

*zaman akıyor, sosyolugatlar gecikti, arayı kapatma çabası... ✋

'Çok fazla toplum üzerinden gidiyorsun sanki?' seslerini duyar gibi oldum. Evet, genel anlamda öyle bir durumum var, bir konuda takıldığım zaman her yönden incelemek istiyorum. 😋 Eh, o zaman şu değişim meselesi neymiş bir bakalım...
Değişimle ilgili hatırladığım ilk münasebetim şöyleydi;
- "Hocam, değişim nedir?"
- "Sosyolojinin temel problemlerinden birisidir." (!)
Türkçe karşılığı 'uğraştırma beni' oluyor sanırım... O gün bugündür anladım, sosyolojide değişim meselesi nefes alıp veriyor olmak gibiymiş.
İşin evveliyatı 19.yy ortalarına, bilemediniz sonlarına dayanıyor. Şu sosyoloji incelemelerine dair ilk girişimlerin yapıldığı dönemler hani... Bir de ortamda hakim değişim dalgaları var ki göz ardı edilecek cinsten değil. (sanayileşme ya da devrimler gibi) Anlayacağınız ortam kaynıyor, e haliyle yeni fikirler, yeni önermeler de durmak bilmiyor. İleri gelen toplumsal değişimlerin devrimci nitelikte olduğunu ve sınıflar arası mücadeleden kaynaklandığını söylüyor mesela Marx. Tabi o dönemin şartlarına bağlı olarak hafif ütopyamsı olan bu bakış açısını geçiştirmemekte fayda var. Hem tarihsel bir tarz benimseyip hem de taze fikirleri üretmeye çalışan toplumda -tahmin edileceği gibi- bizim değişim meselesi karmaşık bir hal alıyor. İleriye dair çıkarımda bulunmak öyle her baba yiğidin harcı değil. Mesela modern çağda yaşayan bizler biliyoruz ki, değişim hep bir döngü içerisinde ve yasalar, politika, kültürel yayılmalar ya da toplumsal hareketler gibi unsurları da özünde barındırmakta. Ha bir de çevresel faktörleri...
Peki toplumsal değişim yalnızca 'değişim' midir? Benim buna cevabım hayır çünkü her dönem kendisinden bir sonraki döneme belirli bir değer katar. Tabi bu hop diye olmaz, bazı aşamaları ve hatta bazı şartları mevcuttur. Başka? Uyum süreci var tabi. Yine her dönem, bir öncekine kıyasla adaptasyon seviyesinin de farklı olduğu bir dönemdir. Bu uyumu aslında bir anlamda gereksinim olarak da adlandırabilirim. Nitekim insanların hayatta kalma adına gerçekleştirdikleri stratejiler her döneme uyarlanmak zorundadır. Gel de uyum sağlama! Hem hayatta kalamayan bir toplumda değişimden nasıl bahsedecektik değil mi?
Her ne kadar değişimin farklı ilkeler ekseninde ilerlediği savunulsa da, 19. yy kuramcıları değişimi homojen olarak nitelendirmiş ve toplumdaki her kesimin orada ve birlikte değişeceğini savunmuşlardır. Fakat 19.yy' da genel anlamda değişimin ilerleme ile paralel olacağı yönünde bir düşünce vardı. Günümüzde ise bu düşünce pek de etkili olmamakta ve hatta değişimin geriye dönük ya da yıkıcı olan yüzüne de önem verilmektedir. Bu aslında topluma dair öngörülerde ortaya çıkan belirsizlik durumunu ve aynı zamanda bir kalıba girememe anlayışını bizlere açıklamaktadır. 
Yok yok, merak etmeyin. Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir diye bitirmeyeceğim. 😁