16 Ekim 2017 Pazartesi

Küçük İlber Ortaylı- Mı?

'Kankaa nerdesin oğlum, başlayacak şimdi sen daha yoksun. Ben en öne ilerledim, ne de olsa küçük İlber Ortaylı' yız değil mi ama, şööyle bir görsün bizi İlber Hoca. Ha ha ha!'...
Dedi hemen önümdeki genç arkadaş. Genç arkadaş diyorum çünkü onlara artık ergen grubu demekten sıkıldım. Hangi sıfatı eklersem ekleyeyim cık, bir gram değişim göstermiyorlar.
Bilenler bilir, canım memleketim Kayseri bir kitap fuarına daha kapılarını açmış durumda şu günlerde. Bu atmosferi tatmak, içinde bulunabilmek bir kitap sever için paha biçilemez. Şöyleyken böyle, böyleyken şöyle diye kitap fuarcılığı yapmak istemiyorum zira buna gerek de duymuyorum. Yaşanması gereken bir eylem bence...
Fuar süresince birçok ismi ağırlayan ortam, bugün de İlber Ortaylı için ev sahipliği modundaydı. Böyle zamanlarda muhtemel kalabalığı bilirsiniz, tahmin eder ya da eş- dost vasıtası ile haberdar olursunuz. Buraya kadar sıkıntı yok. Benim derdim damarlarında akan kana engel olamayan özgüven balonu ergen takımı ile. Şimdi vay efendim şöyleler de böyleler demek de istemiyorum. Fakat gel gör ki ben İlber Ortaylı olsaydım bugün o manasız kalabalığa çıkmaz, bırakın bir saati beş dakika bile söyleşide bulunmazdım. Bulunmazdım arkadaş! Koy bakalım yaş sınırını, nasıl da mis gibi akıp gidiyor sohbet. Hem anlatan hem dinleyen nasıl da zevk alıyor gör o zaman değil mi ama!
Zaten kalabalıktan tek vücut olmuşsun. Ortamdaki oksijen seviyesi eksileri görmüş. Elinde telefon ağzında sakız, tek derdi 'İlber Hoca'yı snap atmak' olan yaşı gençler bir saniye bile susmuyor. Çıkıp da ne anlatacaksın, anlatsan bile kim ne anlayacak? Emin olduğum tek şey o salonun yüzde sekseninin hiçbir şey anlamadığı... Gak dese alkış kıyamet, guk dese çığlıklar. Yavrum evladım madem lakırdı edecektin neden gelip de sinirlerimizin yayını gevşettin a be akıllım? Bir de tabi böyle organizasyonlarda beklentiyi en aza indirgemekte fayda var. Zaten bir ton formalitenin içindesin, kişiyi mi dinleyeyim- ay kameralardan göremiyorum ikilemi içindesin. Sağdan soldan adamcağızın eline çiçek buketi tutuşturmaya çalışan vatandaşla iç içesin. Yahu bırak adam bir konuşsun, cümlesini tamamlasın önce. Hayatın neredeyse tamamından arzını almış bir insan orada senin çiçeğini tutmaya mı uğraşacaktı yani, ah ah...
Tabi diğer yandan İlber Ortaylı da İlber Ortaylı gibi değildi hani. Gerçi ne olacaktı o da ayrı mesele, çıkayım TV' dekiler gibi bir- iki muhabbet edeyim kafasındaydı. 
Tüm bunlar bir yana, kitaplar diğer yana. Neyse ki günün devamında kitaplarla birlikteliğimizin keyfine varabildim. İşte o zaman gözüm kalabalık falan görmedi. 
Kayseri' ye yolunuz düşerse -ki düşebilir yani belli olmaz- kitap fuarına uğramadan geçmeyin derim... 😉✌

*1. kitap fuarı yazdığına bakmayın, aslında öyle değil. Bu defa belediye tarafından desteklendiği için öyle anılması uygun görülmüş.

9 Ekim 2017 Pazartesi

Ufak Bir Özür

Nasıl oldu, neden oldu anlamadım ama bana göre oldukça fazla sayıdaki yorumu zamanında yerine ulaştıramamışım. Sanırım gözden kaçırmış olmalıyım ancak mesele yorumlar olunca ekstra özenliyimdir aslında. Bu da bana büyük bir ders oldu, bundan sonra sağı- solu köşe bucak irdeleyeceğim gözden kaçırdığım birşey kaldı mı diye... 😩
Bu sebeple geciken tüm yorumlardan ve sizlerden tekrar özür diliyorum, üzücü oldu ama neyse ki telafisi mümkündü... 

Mim: Annemize Sorduğumuz Sorular

İç sesim: Aa, ama böyle de olmaz ki! Hani mim yapmıyordun, hani en son yaptığında 'tamam bu son' demiştin, hani uzatmanın manası yoktu? Ne bu mim yazısı şimdi! 😄

Sevgili Beyda' nın Kitaplığı bu keyifli ve tatlı mimi yapınca, ben de okuyunca dayanamadım yine. Aslında kolay görünümlü bir mim olsa da epey düşünmem gerektiğini farkettim. Henüz bir anne değilim fakat hem kendimden hem de çevremden hareketle şöyle ortaya karışık bir mim olsun en iyisi.. 😊



  • Anne, yarın konser varmış da akşam. Herkes gidiyormuş bak, bu fırsat kaçmazmış. Ben tamam diyorum arkadaşlara, sen babamla konuşursun değil mi? bknz. aracı olan anne modeli  

  • Annee! Ne giyeceğim ben ne? bknz. en çok sorulan soru ve kıyafetten sorumlu kişi muamelesi gören anne modeli

  • Anne, dereotuna neden dereotu demişler, kim demiş, derede mi yetişiyormuş, hangi dereymiş bu, nasıl bilmezsin bunu? bknz. ansiklopedik anne modeli

  • Anne bozuk süt içtim ne yapacağım? bknz. sağlık bakanlığından onaylı anne modeli

  • Annee, şimdi burada kekin içine elenmiş un koyun yazmışlar ama ben elemeden koydum birşey olur mu? Bir de bu kek kalıptan çıkacak mı? bknz. tecrübeyle sabit anne modeli

  • Ya anne masamın üzerinde renkli not kağıtları vardı nereye koydun onları? Nasıl ders çalışacağım ben şimdi off! bknz. bahane üretmek için kullanılan anne modeli

  • Anne ya sen nasıl yaşadın bu hayatta? Düşünsene küçüksün ve telefon yok, televizyon yok, çamaşır- bulaşık makinesi yok, internet yok. Sen film falan da izleyemiyordun değil mi? bknz. eziklenen anne modeli

Ve daha niceleri... 
Yazması kadar düşünmesi de çok zevkliydi doğrusu. 😁 Bu şirin mim için tekrar teşekkür ediyorum ve okuyan herkesi davet ediyorum. Bence okuması da çok keyifli olacak... 😋

8 Ekim 2017 Pazar

Falanlar Filanlar

Karar verdim.
Herkes gidiyor sen kalıyorsun ya, çok talihsiz bir durum.
Hem bedenen yalnız kalmak da değil mesele.
İşin özü ruhun kapılar ardında geçirdiği vakitler.
Bazen bazı zamanlarda bazı fedakarlıklarda bulunuyorsun.
İçinden geliyor belki, belki o anı değerlendirmek adına...
İster istemez bir beklentiye giriyorsun. Sanıyorsun ki herşey kafanda tasarladığın kadar mükemmel olacak.
Sonra beklentiye girerek yaptığın hatayı göremiyorsun.
Görememek şöyle dursun, her defasında kendini yapmamak adına şartladığın tavırları da bir güzel sergiliyorsun.

...

Üzüldüğüm şeyler oluyor, en az sevindiklerim kadar.
Ama en kötüsü de,
Öyle ya da böyle aradaki güven köprüsünü inşa ettiğini düşündüğün insanların, özünde insan oldukları için sergiledikleri bilinçsiz tavırları karşısında sarsılan benliğin oluyor.
Ay bu cümle de ne uzun oldu!

...

Karar verdim.
Ama nedense kendime engel olamıyorum.
Galiba bu 'ben'im...


6 Ekim 2017 Cuma

Ayrıcalıklı Kategori: Öneri Filmler

Ohh! Şöyle içime sine sine, büyük heyecanla bir film önerebiliyorum nihayet. Uzun zaman da olmuştu hani...
Aamir Khan hayranı olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu 😁 Aslında Aamir Khan adı geçince önerilecek filmlerin listesi uzun olabilir ama bu film için blogumda bir yazı olsun istedim. İtiraf etmek gerekirse filmi izleyeli birkaç gün oldu ancak tekrar tekrar izleyip her ayrıntısını incelemek geliyor içimden, böyle de bir film işte. Tabi filmi izlemem için ısrarla beni teşvik eden canım arkadaşıma da kalpten teşekkür ediyorum çünkü her zaman tercih ettiklerim arasında Hint filmleri pek de bulunmuyor doğrusu... 😊
Dangal. Gerçek bir hikayeden uyarlanmış Hint filmi. Bence Hint film tarzını sevmeyen kesime bile sevdirecek cinsten. İzlerken bir açık aradım; hani olur ya böyle bazı filmler büyüsüne bağlar sizi, eleştirilecek yerleri ya da eksikleri kaçırırsınız. Ben de bu hisse kapılmış olacağım ki ciddi anlamda bir açık, bir eksik ya da bir hata aradım ufak da olsa. Ancak hem oyunculuk anlamında hem de konu bütünlüğü açısından öylesine içine alan bir filmdi ki, bir süre sonra bu çabamdan vazgeçtim, hihi. Zaten kurgu boyutu gerçekliğe daha yakın olan seyirlikler hep daha fazla ilgimi çekmiştir benim.
Filmin konusunu nasıl adlandırmam gerektiğini düşünüyordum. Sanırım tek bir seçenek kullanmayacağım çünkü bu filmde dram da var, spor da var, hafifinden komedi de... Aynı zamanda biyografik özelliğini de unutmamak lazım. Başlangıçta biraz karışıkmış hissi verse de mis gibi ilerlediğine garanti verebilirim. 😉 Gelelim hikayeye; bir baba, iki kız evlat etrafında şekillenen film güreş ile ilgili hayalleri olan bir babanın bu yolda sarf ettiği emekleri ele alıyor. Baba ve kızların film boyunca çocukluktan gençliğe ve hatta yaşlılığa uzanan değişimlerini görmek en sevdiğim kısım oldu sanırım. Özellikle Aamir Khan tarafından gerçekleşen değişim etkileyiciydi...
Hiç düşünmeden, tereddüt etmeden, yer- zaman- kişi farketmeksizin öneriyorum, umarım izleyen herkes en az benim kadar güzel vakit geçirir...
Keyifli seyirler ✌ 

1 Ekim 2017 Pazar

Nasıl Olacak Bu İşler?

Bu hayattaki en zorlayıcı durumlardan biri, kalben çok sevdiğin insanların zor durumlarında elinden gelecek birşeyin olmaması bana göre. Hani böyle çok seviyorsun, anne- baba ayrı kardeş gibisin, anılarının içinde ama canı sıkılırken ya da çaresizken yalnızca yanında olabiliyorsun. Bazen olamıyorsun belki de...
İtiraf etmeliyim, eskiye kıyasla kalbim 'sertleşti'. Evet, sanırım en doğru tabir bu. Yıllar geçtikçe o eski saflık halleri kalmıyor kalmasına da, bazı durumlarda hiç yapmayacağı tavırları ortaya koyabiliyor insan. Zamanında olmayacak çok fazla insanı olmayacak her türlü şekilde önemsemenin geri dönüşleri sanırım bu ruh hali. Ama yanlış anlaşılmasın; tamamen taş bir kalp edinmedim kendime. Sapla samanı ayırdım belki, belki gözlerimi açtım diyelim. Artık yalnızca gerçek anlamda değer verdiklerim ile doluyor kalbim.
Neyse konumuz bu değildi 😄 
Yüksek lisans yapan yakın arkadaşlarım son zamanlarda ruhen ve beyin açsından oldukça sıkıntılı süreçler geçiriyorlar. Çok haklılar, kolay işlerle uğraşmıyorlar. Bir yandan hayat devam ediyor ve diğer yandan büyüyoruz. Dertlerimiz, takıntılarımız, düşünmemiz gerekenler değişiyor. Gerçi büyüyoruz diyorum ama o kelimenin doğrusu yaşlanıyoruz da olabilir. Bu süreçte içinde bulundukları bunaltı durumunun farkındayım, üzülüyorum. Peki elimden birşey geliyor mu? Hayır! Çünkü her ne kadar bildiğimiz durumlar olsa da onların artık yaşadıkları farklı bir basamak var ve ben bu basamakta olmadığım için dinleyebilmek ve en azından teselli verebilmek dışında yapacak başka birşey bulamıyorum. Tabi her dönemin kendine ait zorlukları var, bunun da çok net farkındayım. 'Takma, tüm bunlar geçecek amaan' gibi cümlelerle de karşılaşabilirim. Fakat yapacak birşey olmaması durumu insanı ciddi anlamda yoruyor.
Bir de şu belirsizlik durumları var değil mi? Gerçi hayat tam bir belirsizlik senfonisi ama neyse... 

28 Eylül 2017 Perşembe

Şizofrenik Şüphe

Açıkçası bu başlığı gülerek atıyorum çünkü son zamanlarda hayatımda ve çevremde yeterince trajikomik vakalar yaşanmış durumda. Nasıl oluyor, neden oluyor ya da ne amaçla oluyor bilemiyorum ama gerçekten de hayatta herşeyin yaşanabileceğine artık tüm kalbimle inanıyorum. Olmaz dememek mühim meseleymiş...
Bence ikili ilişkilerin olmazsa olmazı duru bir güven. İnsanoğlu karşısındakine güvenebildiği ölçüde kendisini ifade etme alanı buluyor ve tabiki potansiyeli de buna bağlı olarak gelişiyor. Bana göre bireyler arasında güven köprüsü kurulduysa, çoğu mesele medeni bir çerçevede çözülebilir. Fakat gel gelelim her insan kendisini olduğu gibi sergileyemiyor. Zaten hayat da böyle birşey değil midir; bireyler olduğu gibi yaşar fakat olmak istediğini gözler önüne koyar. Siz buna özenmek diyebilirsiniz ya da kendini gerçekleştirme. Ama ben kısa yoldan kompleks olarak adlandıracağım. Belki de böyle adlandırmak daha kolayıma geliyor çünkü insanların garipten hallice tavırlarını anlamlandırmanın başka yolunu bulamıyorum ne yazık ki...
Eh, güvenin olduğu ortamda yalan denilen şu meret ardına bile bakmadan uzaklaşmalı değil mi? Değil! Çünkü hayat bu kadar basit değil. Hele ki böylesi bir zamanda kimse bir başkasını kandırmadan ya da kandırdığını sanmadan birşeyler yapamaz olmuş. Yalanın beyazı da küçüğü de yoktur vallahi. Yalan yalandır be arkadaş!

Soru: kimi kandırıyorsunuz?
Ve bir soru daha: ciddi anlamda kandırabildiniz mi sizce de?

Bugün uzun zamandır görüşmediğim arkadaş grubumla görüştüm. Tüm bir gün dışarıdaydım ve bu yazıyı yazarken epey zorlanıyorum. Çünkü kafam hem oldukça dolu hem de oldukça karışık. Sebebi de işte bu yalan meselesi...
Bu cümlem biraz garip gelebilir ama, ah be arkadaşım, yalan söylüyorsun madem dengeli bir yalan olsun bu(!) Kurgu yapıyorsun, bari otur vakit harca da en ince ayrıntılarını da işin içine kat. Daha ne diyelim biz sana!
Tüm bunlar bir yana, sanırım artık gerçek anlamda bazı insanların şizofren olduğunu düşünmeye başladım. Emin olabilirsiniz oldukça kötü bir his. Çünkü bir insana güvenmiş ve paylaşımda bulunmuşken bir sabah uyanıp da içinize kurt düştüğünde yapılabilecek tek şey diğer 'hamlelere' karşı şüphe duymak oluyor. Hani şu yalancı çoban hikayesi vardı, işte o durumun aynısı. Karşı taraf belki de içinden gelerek ya da iyi niyetiyle hareket ediyor ancak sonuç ne yazık ki şüphenin dışına çıkamıyor. Ah, çok talihsiz bir durum. 😐
Herşeyi konuşarak halletmeye inanç gösteren biz insanlar bazı konularda elimizde olmadan çekimser kalıyoruz. Çünkü malum hayat şartları işi kuralına göre yapmayı öğretiyor bir anlamda. Oysaki şu günlerde çıkıp açık yüreklilikle şu şudur, bu budur, işin aslı şunlardır denilmesine ihtiyaç duyuyorum. Çünkü ruh- beden- beyin üçlemesinin de bir sınırı var hani, insan yıpranıyor yahu... 

25 Eylül 2017 Pazartesi

Bazı Küçük Şeyler

Bilmem kaçıncı defa 'sil baştan' demesi şu hayatın...

Ah nihayet, nihayet kahvemi yaptım. Masamın başına geçtim, derin nefes alıp kendimi bıraktım şu satırlara. Uzun zaman olmuş cümlesini pek sevmesem de sanırım kullanmak zorundayım. Oysa 'yok canım ben hiç öyle yazmayı bırakmam, yazmak bırakılır mıymış ayol?' diyordum. Al sana bir büyük konuşma ikazı daha...
Açıkçası yazmayışım daha çok benliğimle yaşadığım çekişmeye dayanıyordu. Önce evden uzaklaştım mesela. Şöyle ufak çaplı bir ortam değişiminin yüzüme su serpeceğine inanmıştım. Ama cık, bedenim değil ruhummuş asıl bunaltılarda gezinen. Yani ben bedenim evden ayrılmak istiyor diye düşünürken meğer ruhum çoktan çekmiş vedasını.
Neden böyleydim, nasıl böyle oldum, olmalı mıydım gibi soruların çok daha fazlasını sordum önce kendime. Hatta zoraki gülümsemeler falan edinmeye çalıştım, komiklikler şakalar falan(!) Tabi olmadı. Garip bir şekilde içimdeki hüzün- öfke- kaygı üçlemesi harmanlanıp durdu. Sonra bir sabah uyanınca baktım olmayacak, en iyisinin bu 'halleri' kabullenmek olduğuna karar verdim. Zaten internetten uzaktım. Açıkçası üzerimde bir asabiyet vardı ve minimum seviyede iletişime geçtiğim kişilere de ucundan kıyısından bunu yansıttığımı farkettim, ayıpladım kendimi. Çokça düşündüm. Hatta sanırım sadece düşündüm ve tabi çokça içime kapandığımın, iç sesimle iki lafın belini kırma olayını abarttığımın da farkına vardım.
Hiç öyle eylülmüş vay efendim sonbahar kasıntılarıymış falan o olaylara girmeyeceğim, her daim de saçma bulmuşumdur. Fakat insan onca zaman boyunca bir kitabın kapağını açmaz, efendime söyleyeyim bir şarkı dinlemez ya da bir film izlemez mi yahu?! Vallahi izlemezmiş...
Bu arada yanlış anlaşılmasın; acı falan çekmiyordum. Canım da yanmıyordu. İçim de sızlamıyordu. Sadece bazı şeyler içimden gelmiyordu. Bunu ifade etmek için hangi doğru kelimeyi seçmem lazım bilmiyorum ama sanırım tecrübe edilince anlaşılacak birşey. Bir de üzerimde büyük baskı sağlayan bir stres mekanizması vardı, nedendir bilinmez.
Öyleyken böyle, böyleyken şöyle derkeen günler birbirini kovaladı ve bu zamana geldim. Özlediğim çok şey var, blog da bunlardan birisiydi. Şimdi oturup bir kahve daha yapıp muhtemelen geç saatlere kadar kaçırdığım yazıları okuyup bolca yorum yapmayı ve maillerimi gözden geçirmeyi düşünüyorum. Yeniden dönebildiğim için çok mutluyum... ❤


29 Ağustos 2017 Salı

Hayvan Mı Sever?!

Yok yok, karar verdim, biz insanlar hayvan falan sevmiyoruz. 'Mış gibi' yapıyoruz. Hele bir de sağımızda solumuzda birileri mi var, oo gelsin atıp tutmalar! Ama artık isyan moduna geçmiş durumdayım. Gerçekten ya birilerine çatacağım ya da içimde patlayıp patlayıp sönecek bu tepki silsilesi...
Bir süredir evcil hayvan besliyorum; henüz yaş bile almamış ufacık dişi bir yavru köpek. Tam bir biblo gibi ama bünyesine göre oldukça hareketli. Malum yaş bu kadar küçük olduğunda normal bir köpeğe verilecek eğitim süreci oldukça yavaş işliyor. Eğitim verebilmek için de uygun bir ortama ve en önemlisi köpeğimle yalnız kalmaya ihtiyacım var. Ben de bu nedenle yolumun üzerindeki tenha olduğunu düşündüğüm parkı tercih ediyorum. Ediyorum etmesine de ya evren bana inat olsun diye hergün bir olay yaşatıyor, ya da anlayamadığım başka şeyler, bilemiyorum...
'Git sev şu hayvanı hadi ben bakıyorum koşşş' diyen ebeveynler. Hani gelip de elinizi kolunuzu kontrolsüzce daldırıyorsunuz ya, işte o anda ağzımdan alev çıkartmak istiyorum ki böylelikle eliniz yansın ve bir köpek nasıl sevilmeli öğrenebilesiniz diye! Açıkçası henüz çok ufak olduğundan, aşı döneminde olduğundan ve hassasiyet oranı fazlaca olduğundan sevmeye gelen çocukları arada mesafe bırakarak ve mümkün olduğu kadar az temasla oyalamaya çalışıyorum. Çünkü gelen çocuk hayvan sevdiğini sanıyor ama bir tepki ile karşılaştığında korkup ani hareketler sergiliyor. Bu da köpeğimin kafasını oldukça karıştırıyor. Fakat anne- babasıyla gelen çocuklara müdahalem sınırlı olmak zorunda çünkü sağolsunlar anne- babalar epey duyarlı(!) Herşeyi biliyorlar, sorsanız hayatlarında hiç hayvan beslememişler ama 'bak şimdi bunu şöyle yapıp şunu burdan şey yaparsan bu hayvan akıllı olur akıllı' gibi tavsiyeler(!) vermekten de çekinmiyorlar. Geçenlerde bir beyefendi kızıyla birlikte yanıma gelmiş, kız sevmek için can atıyor ama bizimkisi nutuk seansında; bak kızım bu hayvanlara güven olmaz, elledikten sonra elini ağzına götürme, ısırırsa ki ısırır sakın elini ona verme, kafasından sevme, gözlerine bakma, patisini tutma, arkasına geçme.. bla bla bla! Seansı sona erince bana dönüp anlamsız bakışlar atmaya başladı. Tabi bunca şeyin üzerine benim sakin kalmam pek mümkün olmadı ve 'köpeğim sevilmek istemiyor' gibi komik bir bahaneyle oradan uzaklaştım. 
'Aa köpek' diyen geliyor. Gelen de başlıyor vay efendim bizim de şunumuz vardı da şu kadar baktık da sonra da kaçtı da bilmem ne. Banane yahu! Düzgünce seviyorsan sev git. 
Bir de çığlık atanlar var ki of of, en fenası. Dev bir köpeğim olsa anlayacağım ama insan bakarken bile tatlılığını görebildiği bir köpeğe neden bağırır, kesinlikle anlamış değilim. Ayrıca o köpektir, sevilir diye bir kural mı var yani, mama yerken dokunulmasından hoşlanmıyor mesela. Sen de gelip elini atarsan karşı tepkisini de alırsın, bu kadar basit.
Hal böyle olunca uslu köpeğim tüm bunlar sonrasında insanlara karşı bir savunma mekanizması oluşturmaya başladı. Kendisini sevdirse bile rahatsız olduğu en küçük noktada ısırarak tepki göstermeye başladı. Tabi bunda daha çok küçük oluşunun ve eğitim meselelerinden çok da anlamıyor oluşunun da etkisi büyük ancak garip davranışlı insanlardan çok etkilendiğine eminim.
Hayvan falan sevmiyoruz biz, hepsi yalan. İşimiz gücümüz gösteriş olmuş!

Bu arada bücürükveben' in bu yazısı hep aklımda hep. Ne yapacağız şu insanları bilemiyorum... 👎

28 Ağustos 2017 Pazartesi

#sosyolugat20- Hegemonya

Bu hafta söylemekten çok keyif aldığım bir kavramı paylaşmak istedim. Kendi içinde bir uyum barındırdığını düşündüğüm bu kavramı sesli ifade etmek bence çok eğlenceli, evet, hihi! 😃
Sosyolojik önem bakımından bu kavram, çoğu düşünürün ve doğal olarak çoğu araştırmanın da başlıca konusu haline gelmiştir. İçinde bulunduğu sınırlar dahilinde sanırım bu kavramı Marx ile paralel değerlendirmek daha doğru olacaktır. Gelelim ne ifade ettiği meselesine. Aslında çok düz bir ifadesi var; yönetici sınıfın kendi çıkarlarını evrensel çıkarlar olarak ortaya koymasıdır. 'Aa, olur mu öyle şey, hem herkes buna razı mı bakalım?' Değil. Zaten meselenin bir ucu da rızanın ötelenmesine dayanıyor diyebilirim. 
Peki acaba ne olmuş da bu yönetici sınıf kendi çıkarlarını evrensel hale getirmek istemiş? Cevap da çok basit aslında; fikirler, duruşlar ya da düşünceler giderek evrensel bir boyut kazandığında, yönetici sınıfların mevcut hegemonyası da sınırlarını genişletecek ve haliyle bu hegemonya aracılığı ile de gelecek nesillerin çatışmasını canlı tutacak. Diğer bir deyişle bizim bu yönetici takımı -yani pis burjuvalar(!)- evrensellik adı altında her daim çıkar amacı içinde bulunacaklardır. Tabi bu noktada unutulmaması gereken şey, zaman ilerledikçe ve imkanlar arttıkça o çıkarların içeriğinin de genişleyeceği meselesidir. Yani 8. yönetici sınıfının, 2. yönetici sınıfına kıyasla çok daha imkanı bol çıkarları vardır, bunu ilerleyen teknolojik sistem gibi düşünebiliriz. Gelsin yenisi gitsin eskisi, ohh!
Fakat sırf çıkar sahibi diye bir yönetici sınıfı öyle hoop iktidar haline gelmez, gelemez. Aynı zamanda işte bu ilerleyen çıkar döngüsü yeteneğine de sahip olması gerekmektedir. O çıkarcıkların bir üst modelini sunabiliyor mu, efendime söyleyeyim bundan beş yıl sonra kendisini nerede görüyor falan gibi meseleler işte...
Bu düzen içerisinde aslında hemen hemen her adım net şekilde belirlenmiştir. Sınıflar arası, sınıflar içi ya da genel anlamdaki tüm mutlak maddi ilişkiler ve bu ilişkilerin barındırdığı fikirler hususunda katı çizgiler çizilmiştir. Hal böyle olunca açık, parlak ya da alternatif bir yol sunma fikirleri de doğrudan toprağın altında kalmış olur. Çünkü düzen bellidir arkadaş! 
Burjuvalar genel anlamda hegemonya aracı olarak devletten bağımsız, özel düzeyleri tercih etmektedir. En basit örneği toplum olsun. Belirlenen roller toplum içinde bir yerleşim alanı edinir ve bu toplumsal hegemonyanın artık ayrıcalığı vardır. Daha açık bir ifadeyle bahsi geçen toplumsal hegemonyanın amacı, mevcut kapitalist düzeni korumak ya da devam ettirmek adına zora başvurmak değildir. Herkes yerini bilsin, lütfen yani(!) O halde toplum içinde varoluşunu sergileyen bu hegemonyanın zamanla bir statü ya da üstünlük göstergesi haline geleceğini söylemem de yanlış olmayacaktır. Zaten aslında amaç bir anlamda bunu meşru kılıflara sokmak da olabilir. Ovv manipülasyon ha! 😎
Toplumsal bir hegemonya varsa bunun kültürel boyutundan da bahsedebiliriz. Ancak arada çok fark yoktur; kültürel hegemonyada ekstra olarak düşünme biçimleri dışlanır da dışlanır. Herhangi bir akıl yürütme faaliyetinde bulunmak ya da odak bir çözümleme sağlamak bu bağlamda pek de mümkün olmayacaktır. Bu nedenle Marksist yolda ilerleyen fikirler, hegemonyanın her alana nüfuz ettiğini varsayarak olabildiğince mücadele edilmesini savunmaktadırlar. İçinde bulunulan yanlış bilince ve bunu anlaşılır kılmak adına gerçekleştirilen her eleştiriye de önemle ihtiyaç duymaktadırlar.

23 Ağustos 2017 Çarşamba

Ayrıcalıklı Kategori: Öneri Filmler

Günlerdir yazısını yazmak için beklediğim filmi nihayet yorumlamayı başarmış bulunuyorum. İzleyeli epey oldu ama işte bir türlü fırsat bulup da yazısı gelemedi...
Film karşıma ilk çıktığında türünde komedi yazması beni bir süre düşündürmüştü aslında. Çok uzun zamandır komedi izlemediğimin de farkına varmış oldum. Fakat izledikten sonra komedisine aldanıp da vazgeçmediğim için kendi adıma sevindim, hihi!
Saygın Vatandaş, Nobel edebiyat ödülüne layık görülen başrolün yaptığı nitelikli konuşması ile merhaba diyor bizlere. Aslında daha ilk andan filme ısınacağımı anlamıştım, gerçi az- çok gidişatı tahmin etmiştim ama olsun, zaman boşa akmayacaktı sonuçta. İşin komedi kısmına gelirsek, evet mizah var. Ama öyle 'abartı' kokan cinsten değil, yerinde ve dozunda. Fakat bana göre dram tarafı biraz daha ağır basıyor doğrusu; bir yazarın doğduğu yer ile olan ilişkisi, yükselişi ve dibe batırılışı ikilemiyle...
Mekanlara önem veren filmler benim için ayrı bir konumda olmuştur hep. Çoğu kişinin sıkıcı, durgun, basit bulduğu o fotoğraf kareleri aslında iyi bakıldığında güzel bir görsel ziyafete davet çıkarabilir. Nitekim bu filmde de aradığım o yalın gezintiyi rahatlıkla bulabilmiş oldum. 
Filmin en beğendiğim yanı, bir yazarın üstten bakışının ya da kibrinin doğru bakımlardan değerlendirilmesi oldu. Genellikle şöhret egosuna sahip olan yazarın yeri geldiğinde kendisini 'normal' olabilmek adına zorladığı da yansıtılmış, Oscar Martinez' in oyunculuğu ve özellikle mimikleri tam yerindeydi. Kendi adıma yapacağım tek eleştiri ise filmin sonuna dair oldu. Aslında absürt bir son değildi bu fakat çok beklenilen bir bitiş oldu sanki, ya da daha doğrusu ben böylesi bir gidişata bir tık farklı bir nokta konulsun isterdim. 😊
Şöyle sakin, beyin yormayan ama boş vakit de harcatmayan ve hem de ödüllü bir film ile bu akşamı tamamlamak isterseniz, seve seve öneriyorum... 
Keyifli seyirler ✌

22 Ağustos 2017 Salı

Mim: İşte Bütün Mesele Bu

Yapmam diyenden korkacaksın arkadaş, der der ama öyle zamanlar olur ki kendisini içinde buluverir. Ben gibi... 👀
Mim olayından uzak olduğumu içinde bulunduğum ilk mimde dile getirmiştim. Evet çok eğlenceliydi ama ben yine de bu olaya bir tık mesafeli hissediyorum kendimi. Demişken hoop tazecik bir mimin içinde kendimi görüverdim. 😁 
Belki de blog dünyasındaki en genç isim olan ve azmini göz ardı edemeyeceğim Blue Things blogunun can vereni, pek sevgili Aysel' di mimleyen. Fakat mim de mim olmuş yahu, üzerine etraflıca düşünülmüş belli ki... Halen nasıl yapacağım konusunda bir fikrim olmasa da kendisine teşekkürlerimi ileterek başlıyorum. 😄 



*daha önce bu kadar zorlandığımı hatırlamıyorum 😄



  • Herkesle tanışmışlığı olan blogger?
Al işte ilk maddeden çöküş! Aynı cevaplar olmasın diyorum ama buna verebileceğim tek cevap, DeepTone. Kendisinin yardımseverliği, ele aldığı konuları, okudukları, dinledikleri ya da tavsiyeleri hakkında bilgi vermeme gerek yoktur değil mi?


  • Blog dünyasının üç kütüphanesi?
Ben her maddede böyle tökezleyecek miyim(!) Say say bitmez çünkü herkes okuyor, okuyor ve okuyor. Yine de üç isim vermeliyim.
Beyda' nın Kitaplığı ilk tercihim. Hem kitapları takip eden hem de okuduktan sonra yorumlarını bizden esirgemeyen bir isim. Okumak istediğim, bu da varmış dediğim çoğu kitabı kendisinin blogunda görmek keyif verici...
Kağıt Salıncak ciddi anlamda aklımın kaldığı kitapları okuyan bir isim. Bazen hemen okumak için içim nasıl gidiyor belli değil! 
Kitap Eylemi de takipte olmaktan memnuniyet duyduğum nefis bloglar arasında benim için. Bol bol kitap, daha ne olsun!


  • Blog dünyasının en tatlı anneleri?
Hepsi tatlı hepsi. 
ANNESİNİN PRENSESİ hem kıpır kıpır, bilinçli, eğlenceli hem de bir anne! Her yazısında samimiyetini en derinden hissediyorum ve bu enerji dolu karakterini seviyorum.
Eylül Annesi çok yakınlarda minik hanımefendinin doğum gününü kutlamıştı ve herşey pembeyken o şirinliğe içim gitmişti doğrusu.
Şapşik Anneden Notlar da bilinçli anneler yolunun yolcusu. Ve göz ardı edilmeyecek kadar süredir de blog aleminde. Samimi dili sayesinde çoğu yazısında tebessüm etmişimdir.


  • Sohbeti en tatlı üç blogger?
Ay herkesin sohbeti ballı kaymak vallahi! Bu nedenle bu maddede bir ayrım yapmak istemiyorum. Takip ettiğim her blog bir hayat, bir sohbet kaynağı benim için.


  • Her konudan yazan blogger?
Açıkçası ben her konudan yazılmasını seviyorum, yani böyle içten geldiği gibi olunca daha bir keyif veriyor bana. Buraya eklemek istediğim ilk isim sevgili Ece Abla. Tecrübeleri ve hayata bakış açısı dikkatle okunacak cinsten. Diğer bir isim MECZUP. Genç arkadaşımın hayatı sorgulayan yazılarının yanı sıra verdiği dizi- film tavsiyeleri de ön planda. Son olarak da Ivır Zıvır Enstitüsü benim gerçekten sıkı takibimde olan bir blog. Güzel konulara değindiği yazılarını ayrı bir keyifle okuyorum.


  • En bakımlı üç blogger?
Özel bir tercihim olmayacak çünkü benim için makyaj- bakım ya da kozmetik adına yazılar yazan her blogger bakımlı kategorisinde...


  • Önerilerine güvendiğim üç blogger?
Yahu bu sorular nasıl zor böyle! 😤 
- Tabiki ilk sırayı Öneri Makinesi alacaktı değil mi? Kendimi blog dünyasında onunla tanışmış biri olarak şanslı görüyorum açıkçası. Çok özgün, cool ve uyumlu bir tarza sahip ki en güzel yanı da bu...
- Sevgili Sibelynka olmadan bu maddenin bir anlamı olmazdı. Hem film hem kitap önerileri tam acil durumlarda yetişecek cinsten. Akıp gidiyor vallahi.
- Ve tabiki Blog Tecrübem de unutulmamalı. Blog dünyasına dair çoğu bilgiyi kendisinden edinebildiğim için teşekkürlerimi sunuyorum buradan.


  • Öykü dinlemeye, kahve içmeye giderim dediğim bloglar?
Bu liste sabaha kadar uzar çünkü ben sürekli birilerine gider dururum ki! Bu nedenle olabildiğince sınırlandırma yaparak, blog dünyasına adım attığım ilk zamanlarda desteklerini hissettiğim iki isme yer vermek istiyorum; Momentos ve Kafka' ya Mektuplar. Birisi kendime fazlasıyla benzettiğim bir isim, diğeri ise meslektaşım. Bu nedenle çaya, kahveye, öyküye ya da herhangi birşeye hiç düşünmeden giderim. 😊


  • Yeni olsa bile kolay alışılan, samimi olan üç blogger?
Hmm, bir düşünelim. Bu maddeyi biraz değişime uğratıyor ve benim için yeni olan ama samimi olanlar şeklinde değiştiriyorum. Bu defa da liste uzun olacak sanki. 😁
Riri' nin Rorosu' nu geç keşfettim diye nasıl üzülmüştüm zamanında. Ama iyiki de yolum düşmüş, içinden geldiği gibi aktardığı yazılarını, yorumlarını, değerlendirmelerini çok seviyorum.
Ezgi gerçekten blog dünyasında koşa koşa takip edilecekler listesinde. Hem becerikli hem donanımlı ve eminim oldukça güler yüzlü. Şuan aktif bir çekiliş halinde, eğer halen takipte değilseniz diyorum... 😉
Delinin Delisi Bir Deli ismini yazarken bile beni güldürebilmeyi başaran bir blog doğrusu. Challenge yazısı ben dahil olmak üzere çoğu kişiyi gaza getirmiştir diye düşünüyorum. Ha bir de ona 'Fri' diye hitap etmesi çok zevkli.
Huzur Heryerde benim için ayrı bir öneme sahip. Neden? Çünkü hayatımda ilk defa şans bana da göz kırpıverdi onun sayesinde. Duymayan kalmamıştır ama ben tekrar yazmak istiyorum; hediyeleşmeyi çok seviyor ve buna el emeklerini de dahil ediyor. Üstelik bu çekilişler hız kesmek bilmiyor!
Senden Benden Bizden ile ilk tanıştığım yazıda benliğimden birşeyler bulduğumu farketmiştim. Özellikle Osmanlıca serisi çok ilgimi çekiyor, harika bir fikir bence. Tabi samimi muhabbetini de es geçmemek gerek.


  • En doğal blogger?
Ayy bu ne güzel madde öyle. Aslında yazmak istediğim çok isim oldu ama ben bu koltuğu Arada Saçmalamak Lazım için bırakıyorum. Doğallığın, kahkahanın blogger şubesi olur kendileri! 😃


  • Anime delisi olan iki blogger?
Yine zorlandığım bir madde daha. Sanırım burada tercihimi Ziel Shindo yönünde kullanacağım. Çünkü bence kelimenin tam anlamıyla bir tutkun...


  • Kendine benzettiğin üç blogger?
Şaka maka son maddenin zorluğu vurucu olmuş. 😃 Her blogda, her yazıda ya da her hayatta kendimden bir kırıntı bulabiliyorum aslında. Yani 'işte bu da tam ben' dediğim spesifik bir blog yok. Çünkü bazen yeni tanıdığım bloglarda bile o hissi alabiliyorum... 

Okuyan herkes mimlenmiş sayılsın bu defa. Üzerine etraflıca düşünmek gerek ama bloglar arası etkileşim adına faydalı olacağını düşünüyorum. 😊

21 Ağustos 2017 Pazartesi

#sosyolugat19- Etnisite

Çok ilginç bir şekilde bu kavram günlerdir aklımda. Mesela arkadaşımla sohbet ederken gülüyorum, sonra bir duraklama oluyor beynimdeki ses 'etnisitee' diyor. Trafikte kırmızılar yeşili göstermişken harekete geçeceğim anda bir boşluk oluyor ve beynimdeki ses 'etnisite dediiim' diyor. 😄 İşte böyle gariplikler...


Etnisite- etnik grup- etnik toplum ya da her ne şekilde adlandırmak isterseniz; en yalın haliyle toplum içinde kendilerini diğer yapılardan ayırt eden ya da başkaları tarafından ayırt edilen kişileri tanımlayan bir kavram. Genellikle bu bireyler arasında ortak özelliklerin bulunduğuna yönelik bir inanış vardır. Ya da belki de toplum öyle bir bakış açısı sergilediği için bu his uyanıyordur içlerinde. Fakat bu bireyler içinde bulundukları toplumdan sapmış, kopmuş ya da dışlanmış değillerdir. Aksine kendi toplumlarının kültürel özelliklerine göre davranmış ve buna paralel özgün bir karakter geliştirmişlerdir. 
Peki nasıl olmuş da bu kavram kendisini göstermiş? Bilinen ilk adımı ırk terimine karşı olarak atıldığı yönünde... Çünkü etnik grup içindeki bireyler klasik anlamda yalnızca ırk özelliklerine göre sınıflandırılmıyor olabilirler. Din, dil, meslek ya da herhangi bir unsur da burada etkili olabilir. Bu nedenle işin sınırlarını daraltmamakta fayda var. Bunun yanı sıra etnisite ya da etnik grup içindeki bireyleri toplumsal sınıflardan bir adım ayrı tutmak önemli; bu gruba dahil bir üye olmak, sınıf özelliklerinin yukarısında kalan bazı özelliklere sahip olmak demektir. Daha doğrusu bahsi geçen bu ortak özellikler, toplumun mevcut sosyo- ekonomik tabakalaşma düzeyi ile karşı karşıya gelmektedir.
Şöyle bir toparlayacak olursam işin özünde aslında bir homojenlik ve değişime açık olma durumunun olduğunu söyleyebilirim. Tabi zaman içinde gerçekleşen etkileşimler sayesinde bu bireylerin ya da grupların sayısında da artış görülmektedir. Yani 'aman buranın ağası biziz, biz ne dersek o olur' gibi bir yaklaşımdan oldukça uzak.
Son olarak kısaca etnik toplumsallaşma meselesine de değinerek kapanışı yapalım. Adı üzerinde etnik bir toplumsallaşma yaşıyorsanız, etnik bir kimlik üretim sürecine dahilsiniz demektir. Bu üretim sürecinde, bireyin temelde kim olduğu sorusuna cevap verilmektedir. Aynı zamanda mevcut gidişat dededen torununa, babadan evlatlarına olmak üzere aktarılır da aktarılır ki devamı sağlansın. Tabi bu süreç hop babadan evladına geçti laylaylom tadında değildir, aksine kimlik ve aidiyet gibi unsurları barındırdığı için ciddi bir siyasi toplumsallaşma olarak görülmektedir. Ha unutmadan, etnik toplumsallaşma da bünyesinde daha fazla kültürel öge barındırdığı için ırk toplumsallaşmasına göre ekstra etkili olmaktadır. 

19 Ağustos 2017 Cumartesi

İki Lafın Beli

Hay aksi bu yazıya nasıl giriş yapmalı bilemedim. Kafamda kelimeler köşe kapmaca oynuyor ama sıraya dizilmeyi bir türlü beceremiyorlar.
Çok klişe bir şekilde 'memlekette onca dert var sen neyin peşindesin?' diye bakınıp dururken içimde mini isyan patlamalarının ses verdiğini farkettim geçenlerde. İnstagram 'story' sağolsun -ki buna story denilmezse bir havası kalmıyormuş(!)- tek derdimiz şu şehir bu şehir yazmak yerine 'bilmem ne province' yazmak oldu! Hayır n'oldu yani sadece şehir ismi yazmak yerine province yazınca, boyunuz mu uzadı be arkadaşım? Size sunulan her şeyin yönetimi altına nasıl da bu kadar hızlı ayak uyduruyorsunuz, vallahi pes!
'Amaan sen de abarttın şimdi, ben de yazıyorum ne olmuş' sesleri yükselebilir. Zaten yazılmasında bir sıkıntı yok sonuçta onu oraya yazalım diye koymuşlar değil mi. Fakat bir gün içinde üç şehir değiştirip de sırf province yazmadım diye en baştan paylaşım yapanını gördü bu gözler. Yazıktır...
Bazı şeyler çok iç acıtıyor doğrusu. Mesela sevip de kavuşama... yok yok bu değil. 😁 Hayat bunu dert edinecek kadar boş olmamalı bana göre. Mesela gençliğinin en güzel çağlarında ideallerinden sırf gelecek kaygısı güttüğü için vazgeçen ya da vazgeçmek zorunda kalan bilinçli gençlik gibi. Mesela beyninin ultra yaratıcı fonksiyonlarını kullanacak alanı bulamayan dinamik gençlik gibi. Mesela eğitimi yalnızca parasal pencereden değerlendiren politik gençlik gibi. 
İki gün önce bir haber okudum. Bu yıl üniversite yerleştirme oranlarında psikoloji, sosyoloji ve felsefenin dışlanmasından bahsediyordu. Günümüz ülkesinde hali hazırda bir gencin böyle bölümlerden mezun olması, ilerde parasal sıkıntılar çekeceğinin de habercisi diyordu üstelik! Bu ne yahu, nasıl bir habercilik anlayışıdır çözemedim gitti. Devamında da psikoloji, sosyoloji ya da felsefeden mezun olan birey kendini hemen psikolog, sosyolog ya da filozof oldum diye ortalara atmasın diyordu. Evet, burada haklı. Öyle diplomayı alınca hop diye sosyolog olunduğunu kim görmüş? Bu iş biraz tecrübeyle kabiliyetin harmanlanması bana göre...
Bir de şu mesele var; 'ya kız için sosyoloji tamam da erkek için bilemiyorum.' Niye kız için sosyoloji ya da psikoloji ya da felsefe tamam oluyor pardon? 'Sen zaten iki gün sonra evlenirsin amaan para derdin mi var senin, heheyy' demenin düz cümleye dökülmüş hali. Ah ah, şimdi bir sihirli balyozla o dar beyinleri parçalamak vardı.
İki lafın belini kıracağım, kırdırtmıyorlar. Olaya açıklama getireceğim, getirtmiyorlar. Heves edeceğim, ettirtmiyorlar. Sonra da 'vay efendim sen çok değiştin!' Değişmedim canım kendime geldim. En azından benim daha okuyacak kitaplarım, izleyecek filmlerim ya da düşünecek meselelerim var... 

17 Ağustos 2017 Perşembe

Yüz Yüze

Sonunda vakit bulabildim de günlerdir bekleyen bu yazımı yazmak için klavye başına geçebildim, pek mutluyum ah! 💃
Ben aslında oldukça şanssız bir insanımdır. Ama öyle genel anlamda şanssızlık değil bu. Hani kimisi vardır en uç noktalarda ya da en akla gelmedik yerlerde ne yapar eder işin içinden çıkar, sonra da olay unutulur gider böyle mis gibi. İşte o ben değilim, hem de hiç! Şanssızlık bende nefes almak gibi birşey...
Gel gelelim blog dünyasında ikamet etmeye başladıktan beri minik- naif çekilişler çok hoşuma gidiyordu. 'Ben kazanacağım, görürsünüz ni ha ha!' değildi de o aktifliğin içinde yer alabilmekti belki de hoşuma giden. Tabi şansımın gidişatını kabullendiğim için de gelen bir rahatlık... İki kişilik bir çekiliş yapılsa ben yine kaybeden taraf olurum, tecrübeyle sabit. 😁 Fakat sonra birşeyler oldu(!) ve pek sevgili Huzur Heryerde' nin düzenlediği bir çekilişte kendimi kazanan olarak buldum ve umuyorum şansımı da kırmış oldum. Kendisine tekrar teşekkürlerimi sunuyorum; hem düzenli olarak yaptığı çekilişlerle hareket kattığı için hem de kitabı ulaştırmadaki 'muazzam' hızı ve ilgisi için. Ve tabi güzel notum için de. ❤ Bu açılış faslını daha fazla uzatmadan kitaba geçsem iyi olacak...
Yaz mevsimi sağolsun beynimizden alevler çıkartmamızı sağladığı için kitap tercihlerimi genelde polisiye/aksiyon türünden yana kullanıyorum. Kim kimi öldürmüş, katil uşak mıymış, parmak izleri oraya nasıl gelmiş falan derken zaman da akıp gidiyor. Hatta -belki çok kalıplaşmış olacak ama- Agatha Christie dışına çıkmıyorum da denilebilir. İşte bu yüzden bu kitap imdadıma yetişti, ballı kaymak oluverdi resmen! Böylesi bir romanın göz ardı edilmeyecek kadar emekle hazırlanmış olması da içimi oldukça ısıttı. 
Aslında bu kitabı alanında başarılı yazarların kendi kahramanlarını uyarlamaları olarak nitelendirebilirim. Hatta her öykünün başında o öykünün hazırlanışına dair, yazarların kahramanları harmanlayışlarına dair geçirdikleri süreçler de okuyucuya sunulmuş. Bu fikri de sevdim.
Normalde polisiye romanları için en fazla üç gün ayırırım çünkü açıkçası ara vererek okuduğumda hikaye bende yarım kalmış hissi uyandırır. Bir de tek nefeste okuması daha bir zevkli oluyor yahu! Ancak kitap elime ulaştığından beri bazı mecburi yoğunluklardan dolayı bu süreç biraz daha uzamış oldu. Ama bana kalırsa bir gecede okunup bitirilebilecek bir kitap. 😉
Huzur Heryerde her pazartesi düzenli olarak çekiliş duyuruları yapıyor, hediyeleşmeyi çok seviyor. Böyle fırsatları değerlendirmekte fayda var... ✌ 

14 Ağustos 2017 Pazartesi

#sosyolugat18- İtaat

Bir klasik olarak bu hafta yine 'şu muydu, bu muydu, ama bu da vardı yeaa!' tepkimelerini yaşadıktan sonra ciddi anlamda en yalın haliyle yazmaya karar verdim nihayet. Bakalım...

Gerek sosyolojik bakımdan gerek gündelik manada, bir toplum kendisini ortayakoyarken ve paralel şekilde toplumsallaşma sürecini gerçekleştirirken başlangıç noktasına itaati almaktadır. Toplum olgusunun, iktidar ilişkileri çerçevesinde şekillendiği düşünüldüğünde aslında birey ile toplum arasındaki mevcut itaat ilişkisinin, bir anlamda karşılıklı bir ihtiyaç ilişkisinden doğduğunu söyleyebilirim. Çünkü toplum 'biz' leri barındırdığı kadar 'öteki' ler için de bir yaşam alanıdır...
Her toplumun kendi bünyesinde barındırdığı bir itaat düzeni ve buna bağlı olarak da geliştirdiği beklentileri vardır. Ancak ortada itaatkar bir durumun olması demek, mutlaka itaatkar bir tavır sergilenmesi demek değildir. Burada önemli olan güç ilişkisi ekseninde gerçekleşen beklentilere sağlanacak uyumdur. Aynı zamanda bahsi geçen bu uyum, toplumsal normlara eşit mesafede kendisini gösterir. Tabi burada toplumsallaşma sürecinin önemini belirtmekte fayda var çünkü bireyin normları içselleştirmesi, olası bir toplumsallaşma ile mümkün olmaktadır. İşte uyum- sapma ikileminin çıkış noktası da burasıdır; sağlıklı bir içselleştirme yaşayanlar toplum tarafından kabul görürken, bu içselleştirmenin hakkını veremeyenler sapma yolunun yolcusudur.
Peki itaat denilen bu olgu nasıl anlam bulur? Tabi ki iktidar sahipleri ile. Eğer iktidar meşruiyetini toplumda bir bütün olarak sağlayamazsa bir anlamda itaatin mutlak işlevlerine de zarar vermiş olur. İşte o baskılar, dört bir yandan verilen sinyaller, her ortamda bulunma hevesi hep bundan...
Tüm bunlar bir yana, itaat aslında kendisine bakan gözlere her daim şöyle bir ikilik sunar; üstün olanın yukarıdan bakarak değerlendirmeler yaptığı bir süreç ve aşağıda kalanın kendi çıkarları dahilinde değerlendirdiği süreç. Yani der ki; 'lakabım itaat diye beni öyle mutlak kalıplara sığdırmayın. Hop diye heveslerinizin yansıması olmayın, şöyle bir bakın, inceleyin, efendime söyleyeyim işleri tek taraflı ele alıp da meşruiyet kılıfını geçirmeyin efendiler!' 

9 Ağustos 2017 Çarşamba

Derindeki

Bazı şeyler nasiptir, kısmettir. Zamanı varsa mutlaka gelir.
Kimseye bel bağlamamak gerek ve hatta kimseyi de köle etmemek...
Biliyorum, bazı şeyler bazen tam da o anda olması gerekiyordu.
Bir bakış, bir gülüş yetiyordu belki de. Ama olmadı.
Zaten olmasın; olmaması gerekiyordu deyip geçebilmeyi öğretti.
Bazı sabahlar güneş ilk gülümsemesini attığında düşünüyorum,
Daralıyor, bunalıyor, gülüyor ve belki üzülüyor ama yine de düşünüyorum.
'Önemi yok boşver' diyorum bazen
Bazen de 'böyle şeyler içime dert oluyor, bile bile yapmaya devam ediyorum ah!' diyorum...
Diyorum da
Ben yine
Her sabah
Ya da her gece
Öyle uzun ve naif düşüncelere dalıyorum.
Çoğu zaman da en doğru ve en sağlamını umut ediyorum.
Güveniyorum; defalarca ezilsem de hem de!
Bekliyorum. Çünkü beklenir. Çünkü beklenmeli. Ve
Bekleniyorsa vardır bir hikmeti...
Darılanlar olmuş, kırılanlar...
Ve kırıldığımlar.
Öyle bir huzur içimdeki; benmişim meğer herkesteki.
Kar da yağsa olurdu düşünmem için
Ya da belki biraz yağmur. Gerçi fırtınaya bile razıyım bazen.
Sadece
Çok eminim ki
Hak eden yerini bulur...



8 Ağustos 2017 Salı

Aynada Kendini Görmelisin

Biraz garip olabilir ama bugün oturdum hayatıma kimler gelmiş, kimler gitmiş, kaç arkadaşım olmuş, nasıl tiplermiş diye şöyle etraflıca düşündüm. 😁 Sonra da kendimi düşündüm tabi; hangisiyim, aynı mıyım, aslında yok muyum(!) diye...




  • Dünya yansa 'ooh sıcağı da severim' diyenler
Var yahu, bu cümleyi kuran bir insan gerçekten de var! Hayatta hiç böyle olamadım, olmayı da pek istemedim sanırım. Bu tipteki bir bireyin sınırsız takmama potansiyeli vardır. 'Hallederiz', 'bırak kalsın', 'gençler takmayın yea' üçlemesinde belirlediği hayat çizgisinden tek bir adım bile şaşmaz. Mesela yetiştirmesi gereken ciddi bir makaleyi son güne mi bıraktı, amaan bıraksın, gider o gün olması gereken yerde olur ve o makaleyi oracıkta yazıverir. Hey gidi heyy!




  • 'Canım hiç öpmiim, egom var' diyenler
Ah ah size söylemek istediğim o kadar çok şey var ki! 😃 Bu tip bireyler muhtemel çevresinden, kız/ erkek arkadaşından, ailesinden ya da yoldan geçen herhangi birinden her daim mutlak bir bağlılık bekleyişi içindedirler. Oldu da bir hata yaptınız(!) ve bu beklentiyi reddettiniz. Seviyenin düşmesine hazır olun çünkü egonun özünü görmeye başlayacaksınız; ergen tripleri, manasız suçlamalar falan filan. Ay, yazarken bile içim şişti!




  • 'Ama ben öyle düşünmemiştim ki' diyen ponçik duygusallar
Zalimsin hayat, şu ponçikleri hiç düşünmeden oyununu oynayıp duruyorsun. Hem onlar zaten kötülük olsun diye dememişlerdi ki... Bu tipteki bir birey içindeki sosyalleşme arzusuna karşı koyamaz ve fakat bunun karşılığında yapacağı fedakarlıkların da(!) asla farkında olamaz. Genelde saf olarak nitelendirilir ancaaak bazısı tam bir sessiz fırtına, efendime söyleyeyim derindeki tehlikedir. Aman dikkat, her ağlayanı ponçik sanmayalım lütfen.



  • 'Ben sana mecburum bilemezsin...' diyen kabak tadındaki romantikler
Şuan çok net bir yargıda bulunuyor olabilirim ama bu tipteki bir bireyin evinde mutlaka bir defteri ve o defterin içinde de mutlaka yazdığı şiirler ya da sevdiği insana göndermek üzere sakladığı isimsiz mektupları vardır. Uzaklara dalar, iç çeker. Arkadaş ortamındaysa sessiz kalmayı tercih eder. Neden konuşmadığı sorulduğunda ise 'ben konuşmayı sevmem, konuşsam da az- öz konuşurum. Bazı şeyleri gözlerin anlatması lazım!' edebiyatı yapar. Sevdiği kıza/ erkeğe muhtemelen ulaşamayan bu birey, sevmekten ve ölesiye sevmekten(!) asla vazgeçmez ve hatta bununla da abartılı bir gurur(!) duyar. Ay yok, daha fazla devam edemiciim... 😄




  • Buluttan nem kapan alıngan atarlılar
Başlığı attım ama yazmak için epey düşündüm. Çünkü bana göre gerçekten oldukça garip bir tür bu. Tam bir sabır sınayıcı, tepki ölçücü... Saçına, kıyafetine, başkasının kıyafetine, konuşmalara, gülüşmelere olur olmadık yerde atarlanan ve muhtemelen şaka ile gerçek ayrımını yapamadığı için bunu kendine dert edinen bir tür. Eğer bir arkadaş grubunuz varsa ve bu grup böyle bir bireye sahipse, of of, sadece sabır diliyorum. Çünkü hayat onlarla gerçekten çok zor.



  • Potansiyelinin farkında olmayan özgüvensizler
Bingoo! İşte en sık karşılaştığım, en kızdığım ve aynı zamanda en anlam veremediğim tür. Yahu şöyle bıraksalar kendilerini. Rüzgarı hissetseler mesela. Şu takıntı silsilesinden bir geçseler ah! Hayat hem onlar hem de bizler için çok kolay olacak. 😊 Böylesi bir birey genellikle spesifik bir özelliğe sahiptir; güzeldir, yakışıklıdır, enstrüman çalar, taklit yeteneği vardır, sesi güzeldir ya da aklınıza gelebilecek herhangi bir unsur. Buna rağmen girdiği ortamda diğer insanlara karşı kendisini hep bir tık geride tutma ihtiyacı hisseder. 'Ya evet gözlerim güzel ama işte...' Alın size kilit nokta: Ama işte. Nedir yahu bu amalar işteler? Evet egodan duvar örsün de demiyorum ama biraz cesaret biraz kendine güven tek istediğim, rica ediyorum. ✋

7 Ağustos 2017 Pazartesi

#sosyolugat17- İdeal Tip

Hazır geçen hafta bürokrasiden bahsetmişken -ki kendisi burada- bu kavramı da elimden geldiğince ve yalın halde aradan çıkartmak istedim. 
İdeal tip nedir? Sarışın, renkli gözlü, uzun boylu, kıvırcık saçlı, dürüst, sakin... 😊 Bunların hepsi. Ama tabi gündelik hayatta. Peki sosyoloji dünyasında ideal tip neyi ifade ediyor, bir bakalım.
Genellikle M. Weber ile birliktelik sağlayan bu kavram sosyoloji için aslında bir araştırma yöntemidir. Yani aklımızda canlandırdığımız ve o her kalıba sığdırabildiğimiz bir oluşumdan ziyade bir kavramdır bu; ne ortalama bir tiptir, ne de gerçek dünyada sıklıkla rastlanan özelliklerin basitçe bir tarifidir. O halde buradaki ideallik meselesi bizim arzuladığımız bir nesneden oldukça uzakta kalacaktır.
İdeal tipi en sade haliyle bir fikirsel süreç olarak düşünebiliriz. Şöyle ki, bir sosyolog kendi zihin dünyasında gerçek dünyaya ilişkin bir canlandırma yapar ve fakat bunu akılcı/ mantıklı unsurlar etrafında şekillendirebilirse işte o zaman ideal tip kavramını elde etmiş olur. Burada önemli olan tutarlılıktır ya da belki bir anlamda objektiflik de denilebilir. Aynı zamanda bu tutarlılığın amaç ile araç arasındaki uyumu doğrudan sağlayacağını da eklemekte fayda var.
Weber bu kavramı oluştururken, gerçek dünya hakkında az da olsa birşeyler öğrenebilmeyi hedeflemiştir. Her bireyin akılcı yaklaşım yeteneği olduğu düşünüldüğünde ve bu sayede dünyaya bir düzen sağlanacağı fikri oluşturulduğunda Weber' i daha net anlayabiliriz belki de. Bunun yanı sıra ideal tipin gerçeklikle harmanlanması sayesinde, bürokrasi ile nasıl ya da neden ayrıştığı gibi sorulara da cevap bulunabilmektedir. Burada amaç aslında bürokrasinin özünü ortaya koymak değil, akılcı bir yol çizildiğinde mevcut bürokrasinin nasıl işleyeceğine dair fikir edinmektir. 
Tabi ki sosyoloji dünyasında her zaman olduğu üzere tüm düşünürler Weber ile aynı yolda ilerlemiyordu. Bazı sosyologlar ideal tip kavramını genellikle gerçekliğin tam karşısında duran bir unsur olarak nitelendirmişler ve haliyle Weber' in yaklaşımına farklı boyutlar eklemişlerdir...

5 Ağustos 2017 Cumartesi

İçten Gelimsel

Uzun zaman sonra -nihayet- yağmur damlalarının naif dansı nefes verdi şehrime. Bulutlar el ele verdi, toprak hiç üşenmeden yaydı mis gibi kokusunu. Kahvemi yaparken daha bir keyifliydim bugün. Uzun zamandır ilk defa şöyle tadına vara vara kahve içtiğimi anladım. 
Bağıra çağıra saklambaç oynayan çocuklar bir anda bastıran yağmurda çığlık çığlığa koşmaya başladılar. Onların şen şakrak hallerinin tam tersine camdan sarkmış anneleriyse endişeli... Ne olurdu biraz yağmuru hissetselerdi, erimezlerdi herhalde!
Meğer tek ihtiyacım hafif esintiye kendimi bırakıp görebilirsem de birkaç yıldız görmekmiş. Yıldızlarla aram açıktı son zamanlarda, ulaşamıyordum çünkü. Bugün gök sahnesinde yalnızca bir yıldız vardı, ışıl ışıl, görünmeyenlerin aksine varlığını haykıran... Adını lilium koydum. 💫
İnstagramdan mazisi bol bir arkadaş eklemiş beni. Sağolsun oldukça şaşırttı, bir de güldürdü doğrusu. Vakti zamanında olmaması gereken bazı vakaların başrolündeydi kendisi, sanırım yediği hakları unutmuş olmalı... Ya da yaşandı bitti kafasındadır belki de. Sonra düşündüm; acaba öyle olsaydı hayat daha mı kolay olurdu? Yani demek istediğim o anlık şeyleri o an unutma yeteneğimiz(!) olsaydı. Ya da mesela yaşanılan herşey için bir saatlik sınırlar olsaydı; üzülsen de, mutlu da olsan ya da intikam mı almak istiyorsun, bir saatte yaptın yaptın. Sonrası koca bir boşluk.
Son günlerde 'özlemek' kavramını sanırım net şekilde içselleştirdi beynim. Ama birini özlemeyi kastetmiyorum, gerçi anları oluşturanlar da o birileri ama neyse. Şimdi her güzel şeyin bir sonu vardır edebiyatına hiç girmeyelim.
Dün rüyamda bir tiyatro sahnesindeydim. İnsanlar çember olmuş ve beni pür dikkat izliyorlardı. Sonra bir anda tanıdığım ve tanımadığımı düşündüğüm iki kişiyle birlikte mülakata girdim. Rüyalarda önceden görmediğimiz bireyleri göremezmişiz ya, o tanımadığımı düşündüğüm kişi kimdi çok merak ediyorum doğrusu. Mülakat iyi gidiyordu, tam işleri yoluna koydum derken uyandım. Tüh ya!


4 Ağustos 2017 Cuma

Sartre ve Ağır Yaşamak

Hayatımda ilk defa Jean Paul Sartre ismini duyduğumda dipsiz bir depresyon kuşağına doğru yol aldığımızı düşünmüştüm. Sonra anladım ki haklıymış, hatta bazen bu haklılık hafif ukalalığa evrilmiş... Kendisinin doğru ağızlardan, doğru fikirlerle dinlenilmesi gerektiği düşüncesindeyim zira varoluşçuluk hakkında muhtemelen herkesin bir fikri var. Neyse, bakalım buhranlı Sartre nasıl dökmüş içindekileri...



  • "Yaşarken başımızdan hiçbir şey geçmez. Dekorlar değişir, kişiler girer çıkar yalnız. Başlangıçlar da yoktur; günler anlamsız bir biçimde birbirine eklenir durur; sonu gelmez, tekdüze bir ekleniştir bu."

  • "Hayatta yapılacak o kadar çok hata var ki; aynı hatayı yapmakta ısrar etmenin anlamı yok."

  • "İki kent arasındayım, biri bilmiyor beni; öteki artık tanımıyor."

  • "Bu sevinçli, akıllı uslu insan sesleri arasında yalnızım. Bütün bu adamlar, vakitlerini dertleşmekle, aynı fikirde olduklarını anlayıp mutluluk duymakla geçiriyorlar. Aynı şeyleri hep birlikte düşünmeye ne kadar önem veriyorlar!"

  • "Her an bazı insanlar arasında ve yeryüzünün bir yerinde var olmak ve fazlalık olduğumu bilmek, benim kaderim olduğuna göre, herkes tarafından ve her yerde su, ekmek ve hava gibi aranan birşey olmayı özlüyorum."

  • "Bana öyle geliyor ki yalnızlığa söz geçirmek olanak dışı..."

  • "Değişen hiçbir şey yok ama yine de herşey başka bir biçimde varolup gidiyor. Anlatamıyorum. Bulantıya benziyor bu, ama aynı zamanda onun tam tersi. Sonunda başımdan bir serüven geçiyor, kendimi sorguya çekince kendimin, kendim olmaklığımın ve burada bulunmaklığımın başımdan geçtiğini görüyorum. Geceyi yarıp geçen benim. Bir roman kahramanı gibi mutluyum."

1 Ağustos 2017 Salı

Mavi Yeşil

*nereden çekilirse oraya giden bir yazı

...

Benim biraz çikolataya ihtiyacım var.
Ama öyle çok çeşitlisinden değil, bitter olsun yeter. Biraz toparlamalı beni.

İnsan bir defa herhangi bir 'ilk' yaşamasın, sonrası artık engebeli koşu...
Hatta bazen dayanılamayacak kadar zor. İlkin ne olduğunun, nasıl gerçekleştiğinin de bir önemi yok.

Geri dönmek istiyorum; zamanda ya da mekanda değil. O anda ve yeniden... Özlediğim, beklediğim, unuttuğum ne varsa orada olsun. Olsun ki ben de bileyim, hissedeyim her an.

Bazı şeyler yine oluyor. Hem de neredeyse aynı biçimde. Oysaki bana baya komik ve saçma gelmişti, abartıyorum sanmıştım ama yok! Gerçi olsa da olur olmasa da, hem olunca olmasaydı olur biliyorum.

'Peki sen ömür için ne dersin?' dedi. 'Yıldız kayması.' dedim. Kaymış mıydı, yanılmış mıydım, gördüğümden eminim üçlemesinde gidip gelen... Kayıp gitmesi mesele değil de, göz göre göre kaymasına şahit olmak esas acı veren. Ya da mutluluk, bilmiyorum...

Yapılması gereken çok şey var. Durup, pes edip ya da belki de hiç çaba göstermeden 'benden bu kadar' demek kolay. Ama çok şey var; kimsenin bilmediği, bilip de görmediği, görse de emek vermediği. 

Aklım bana kalan en net miras. Aklımı kullanabilmeyi bilmekse hayattaki seçimim. Çoğu zaman 'diğerleri gibi olmamak mı yoksa sürüye kapılmak mı?' diye sorar kalbim. 'Sürüyü dağıtıp hak ettiğini sergilemek' der dilim.

Çok şey anladım, çok şey öğrendim, çok şey duydum. Çoğu yordu, umarsızca hırpaladı. Kızdırdı ve belki küstürdü, olsun. Bir sabah yenidenliği keşfettim oksijenle dans ederken. Tüm yollar 'meğer' e çıkıyormuş meğer... Su yolunu buluyormuş, aman ne klişe! Olsun, bulsun da...

Peki sonra? Sonrası belli. Birileri gitmeye, kimileri kalmaya ama biz beklemeye devam... 


31 Temmuz 2017 Pazartesi

#sosyolugat16- Bürokrasi

"Modern dünya bürokrasi üzerine kuruludur. Bürokrasi; herşeyin kayıt altına alınması... Herşeyi kayıt altına almak rasyonel bir eylemdir. İnsan, devletle olan ilişkilerinde herşeyi kayıt altına aldıkça bürokrasi oluşmuştur."

Sonunda aklımdaki kavram çekişmesi içinden bürokrasiyi çekip alabilmeyi başardım. İtiraf etmeliyim, son zamanlarda sosyolugat serisinde bir tık zorlanma yaşadığımı hissediyorum; başlangıçta serinin bir takım gecikmeler yaşaması ve esas olarak hangi kavramı hangi zamanda, ne şekilde vereceğimin beyinsel çatışmasından... Ama bu bir serzeniş değil, bu yazıları yazıyor olmaktan çok mutluyum. 😊
Neyse, gelelim kavramımıza. Hey gidi Max Weber! Sağolsun hiç çekinmemiş, üşenmemiş, teorilerini ortaya atmış da atmış(!) Aslında katmanlı bir fikirler sistemi var kendisinin ama tabi anlamak ya da ciddi şekilde anlamlandırabilmek zaman istiyor. Bence bürokrasi de öyle bir kavram. Evet, belki hepimizin bu kavram hakkında diyecek çoğu şeyi var ancak bana kalırsa öyle çok da sakin bir kavram değil. Önce bürokrasinin sözlükteki karşılığına bakalım; kısaca bir sistem dahilindeki prosedürler diyebiliriz. Weber aslında bu kavramın sahibi değil, 19.yy' da ortaya atılan bu kavrama dair en özgün açıklamayı kendisi getirdiği için bir anlamda dolaylı sahibi olmuş. O dönemde çoğu düşünür bu kavramı eleştirmekten ya da aşağılamaktan çekinmezken Weber, ilk defa bu kavramı küçümsemeyen birey olmuş.
Bu yolun en başına döndüğümüzde, Weber' in demokrasi ya da akılcılık gibi mevzular üzerinde etraflıca kafa yorduğunu görmüş oluruz. Bu nedenle aslında bürokrasi, bu kavramlardan sıyrılmış başat bir profil sergilemez. Aksine Weber tarihinde -az önce de belirttiğim gibi- katmanlı olan fikirler sistemi ancak birbiriyle bağlantı kurulursa objektif bir bakış açısıyla değerlendirilmiş olur. Weber' in demokrasi incelemelerinde bir rol olduğu bilinmektedir; demokratik sistemin lideri ile seçmeni arasında konumlanan rol. Bu rol dahilinde her birey kendi gücü ve bulunduğu pozisyona bağlı olarak bir ilişki sistemi benimser. Tipik bir alt- üst ilişkisi olarak nitelendirilen bu sistemde bazı unsurların aslında sırf bu ilişki sayesinde mümkün olduğu görülmektedir. Daha yalın bir ifadeyle, her birey akılcı kurallar çerçevesinde kendisine bir güç alanı belirler ve bu gücü de işi kişiselleştirmeden ve yasalara uygun vaziyette kullanır. Dolayısıyla bu sistemin sürüp gitmesi, ancak böyle bir anlayışın benimsenmesiyle sağlanacaktır.
Böylesi bir hiyerarşik düzen dahilindeki insanlar Weber için seçimden ziyade atanarak gelen insanlardır. Bu insanlar ömür boyu makamlarında kalabildikleri gibi, mesleklerine olan bağlılıklarıyla da dikkat çekerler. Yani bir anlamda 'doğru kariyer' anlayışı vardır diyebilirim. Peki acaba bürokrasiyi bürokrasi kılan şey nedir? Elbette bir amaç belirlendiğinde ve bu amaca ulaşmak için yola çıkıldığında kimse kendisini bürokrasinin kollarına öylece bırakmaz. Fakat bürokrasi en başta akılcı bir profil sergiler ve bu sayede çoğu belirsizlik de en alt seviyeye indirilir. Eh, bürokrasinin kollarına atlamaktansa sırtı hafiften dayamak daha mantıklı gibi... 
Tamam, iyi hoş da, herşey böyle pürüzsüz mü olacak? Tabi ki hayır. Çünkü Weber, bürokrasinin bu sağlam duruşunun yok edilemeyeceği noktasında oldukça endişelidir aslında. İşinde profesyonelleşen bir bürokrat koltuğunu bırakmak istemezken ve aynı zamanda sürekli yerini garantilemek adına çaba içindeyken Weber endişe etmesin mi yani?! İşte şu 'bürokratik bilgi güçtür.' anlayışı da buradan gelir zaten...
Herşeye rağmen Weber' in hakkını Weber' e vermeli, çünkü o dönemden günümüze -her ne kadar bazı noktalarda çelişiyor olsa da- bürokrasi penceresinden içeri bakıldığında görülebilecekleri O' nun kadar net gören olmamıştır. Hatta aynı dönemlerde çoğu düşünür özgürlük gibi konularda daha hakimken, bürokrasinin artacak gücünü keşfeden de yine Weber olmuştur. Tabi bu durum kendisinin olabildiğince yoğunlaştırılmış bürokrasi kavramını sunduğu gerçeğini değiştirmez. Tek seferde anlaşılabilmesi zordur ki zaten kendisi de bu dağınık düşünce sisteminin farkındadır...

30 Temmuz 2017 Pazar

9 Basamaklı Alzheimer Önleyiciler

Yaşamayan bilmez, modern zamanların gerçekçi hastalığı alzheimer, ne yazık ki son yıllarda hemen hemen her bireyi tehdit eden bir konuma yerleşmiş durumda. Genetik faktörün de oldukça etkili olduğu bilinen bu hastalıkta yapılması gereken tek şey...Tek mi şey? Evet, belki biraz ağır olacak ama ileri seviye bir alzheimer hastasının yapması gereken tek şey olabildiğince rahat ettirilerek sakin bir hayatı tamamlayabilmek. Çünkü zaten bilinçli yapılacak başka birşey kalmıyor. 
Fakat henüz bilincimiz yerindeyken ve alzheimer kapımızı tıklatmamışken, en azından korunmak ve belki de tamamen engellemek adına bazı avantajlar sunulmuş biz insanoğluna. Besinler hayatımızın doğrudan şekillendiricisi değil mi?..


  • Yeşil Sebzeler
Tam bir sebzeci olduğum için ilk sırayı kendilerine ayırmak istedim. Brokoli, karnabahar, brüksel lahanası, lahana, pırasa, ıspanak, kereviz ve tabiki enginar ve saymadığım daha birçoğu -hele bir de tazeyse- sırf hastalıklardan korunmak için değil, sağlıklı bir yaşam süreci için de en doğal çözüm.

  • Zeytinyağı
Açıkçası kendisinin pek fazla önemsenmediğini düşünüyorum. Daha doğrusu bir kesim kahvaltısından yemeğine tüketirken geri kalan kesimin uzak kalması, sanırım beklentiyi bir nebze düşürüyor. Yapılan araştırmalarda zeytinyağının zihinsel sürece olan katkısını göz ardı etmemekte fayda var.

  • Kahve
Şükür ki zaman ilerledi de kahvenin şu anlayamadığım 'zararlı' anlayışı tozlanmaya başladı. Bir alzheimer hastasının beyninde yıkıcı proteinler fazlaca yer kaplar. İşte kahve, bu proteinleri %50 oranında azaltma gücüne sahiptir. Tabi fazlası da zarar...

  • Bakliyatlar
Biliyorum, kırmızı ya da beyaz et insan sağlığı için çok önemli. Gel gelelim tercih edebilmesi o kadar da kolay olmuyor işte. 😒 Bakliyatlar tam da çoğumuz eziyet çekmesin diye adeta bir süper kahraman modunda yetişiyor bizlere. İçeriğinde bulunan demir, potasyum, magnezyum ve aynı zamanda beyin fonksiyonunu artırıcı B vitamini, alzheimer için etkili bir engel.

  • Omega 3 
Düzenli tüketildiğinde beyin hasarlarını belirli oranlarda etkilediği gibi direnç artırıcı fonksiyona da sahip.

  • Fındık, Fıstık, Badem, Ceviz, Kaju
Benim için bu beşli tüm bu maddeler arasında belki de en etkililerden. Hem zihinsel hem fiziksel gücünün yanı sıra ara öğün olarak da kullanılabilmesi, tercih edilmesinde fazlaca etkili. Ancak tabiki aşırıya kaçmamak şartıyla...

  • Kabak Çekirdeği
Doğrusu kabak çekirdeğinin alzheimer açısından faydasını bilmiyordum. İçeriğinde bulunan çinko, kolin ve E vitamini ile birlikte riskin azalacağı da ulaşılan veriler arasında.

  • Havuç
Gelelim en fazla bilinen maddeye. Havucun faydası aşikar ancak ben havuç dışında akla gelen birçok sebzenin çok fazla pişirilmeden ve yeterli miktarda tüketildiği taktirde oldukça faydalı olacağını düşünüyorum.

  • Böğürtlen, Kiraz, Yaban Mersini
Meyveleri es geçmek olmazdı değil mi? Ben özellikle son yıllardan itibaren meyve kültürünün orman meyveleri ile genişleyen sınırından çok memnunum. Buraya eklemedim ancak frenk üzümünün de yavaş yavaş bu listeye dahil olacağından eminim. Antioksidan olma özellikleri ve C ve E vitamini içermeleri, beyin açısından fazlaca önem taşıyor. 


Her ne kadar bu besinlerin önleyici etkisi olsa da sonuca dair kesin yargılardan kaçınmakta fayda var. Evet, doğru beslenmek bence de daha önemli ancak bunun yanında zihinsel faaliyetlerin büyük etkisini de bilmek, bilinçli olabilmek ve bunun için bol sabırla çaba harcayabilmek gerekli...