26 Haziran 2017 Pazartesi

#sosyolugat12- Değişim& Toplumsal Değişim

*zaman akıyor, sosyolugatlar gecikti, arayı kapatma çabası... ✋

'Çok fazla toplum üzerinden gidiyorsun sanki?' seslerini duyar gibi oldum. Evet, genel anlamda öyle bir durumum var, bir konuda takıldığım zaman her yönden incelemek istiyorum. 😋 Eh, o zaman şu değişim meselesi neymiş bir bakalım...
Değişimle ilgili hatırladığım ilk münasebetim şöyleydi;
- "Hocam, değişim nedir?"
- "Sosyolojinin temel problemlerinden birisidir." (!)
Türkçe karşılığı 'uğraştırma beni' oluyor sanırım... O gün bugündür anladım, sosyolojide değişim meselesi nefes alıp veriyor olmak gibiymiş.
İşin evveliyatı 19.yy ortalarına, bilemediniz sonlarına dayanıyor. Şu sosyoloji incelemelerine dair ilk girişimlerin yapıldığı dönemler hani... Bir de ortamda hakim değişim dalgaları var ki göz ardı edilecek cinsten değil. (sanayileşme ya da devrimler gibi) Anlayacağınız ortam kaynıyor, e haliyle yeni fikirler, yeni önermeler de durmak bilmiyor. İleri gelen toplumsal değişimlerin devrimci nitelikte olduğunu ve sınıflar arası mücadeleden kaynaklandığını söylüyor mesela Marx. Tabi o dönemin şartlarına bağlı olarak hafif ütopyamsı olan bu bakış açısını geçiştirmemekte fayda var. Hem tarihsel bir tarz benimseyip hem de taze fikirleri üretmeye çalışan toplumda -tahmin edileceği gibi- bizim değişim meselesi karmaşık bir hal alıyor. İleriye dair çıkarımda bulunmak öyle her baba yiğidin harcı değil. Mesela modern çağda yaşayan bizler biliyoruz ki, değişim hep bir döngü içerisinde ve yasalar, politika, kültürel yayılmalar ya da toplumsal hareketler gibi unsurları da özünde barındırmakta. Ha bir de çevresel faktörleri...
Peki toplumsal değişim yalnızca 'değişim' midir? Benim buna cevabım hayır çünkü her dönem kendisinden bir sonraki döneme belirli bir değer katar. Tabi bu hop diye olmaz, bazı aşamaları ve hatta bazı şartları mevcuttur. Başka? Uyum süreci var tabi. Yine her dönem, bir öncekine kıyasla adaptasyon seviyesinin de farklı olduğu bir dönemdir. Bu uyumu aslında bir anlamda gereksinim olarak da adlandırabilirim. Nitekim insanların hayatta kalma adına gerçekleştirdikleri stratejiler her döneme uyarlanmak zorundadır. Gel de uyum sağlama! Hem hayatta kalamayan bir toplumda değişimden nasıl bahsedecektik değil mi?
Her ne kadar değişimin farklı ilkeler ekseninde ilerlediği savunulsa da, 19. yy kuramcıları değişimi homojen olarak nitelendirmiş ve toplumdaki her kesimin orada ve birlikte değişeceğini savunmuşlardır. Fakat 19.yy' da genel anlamda değişimin ilerleme ile paralel olacağı yönünde bir düşünce vardı. Günümüzde ise bu düşünce pek de etkili olmamakta ve hatta değişimin geriye dönük ya da yıkıcı olan yüzüne de önem verilmektedir. Bu aslında topluma dair öngörülerde ortaya çıkan belirsizlik durumunu ve aynı zamanda bir kalıba girememe anlayışını bizlere açıklamaktadır. 
Yok yok, merak etmeyin. Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir diye bitirmeyeceğim. 😁

Birinci Gün

Yine aynı şeyleri tekrarlamak istemiyorum aslında ama öyle yorgunum ki en ufak boşlukta sığınacak destekler arıyorum kendime. Bir yanım böyleyken, diğer yanım tam bir mücadeleci; bıkmadan, sabırla ve sessizce... Buna bir de 'uyuyamamak' sorunsalı eklenince katmerli yorgunluk depolaması oluyor doğrusu. Ama yine de içimden gelen yazma dürtüsüne engel olmayı kendimden hiçbir zaman beklemiyorum.
Yazıya başlarken de kararsız kaldım; 'acaba bayramla ilgili böyle pozitif, naif kelimeler mi tüketsem?' dedim önce. Tabi sonra vazgeçtim. 😏 En iyisi bildiğim yoldan şaşmamak ve içimden geldiği gibi içimi dökmek olacaktı.
Henüz hayatın çok gerisindeyken(!) heyecan duyarak beklediğim bayramların o koşuşturmalı havasına pek anlam veremezdim. Kalabalıklar ya da kalabalık laflamalar karıştırırdı beni. Açıkçası halen de öyle; malum yaş ilerledi, yaşanmışlıklar yerini aldı, karakter arayışları sona yaklaştı vs... Monotonlaştık. Fakat bugün kafamın içindeki tüm bu farkındalıklara rağmen rahatladığımı hissettim. Daha doğrusu bir huzur geldi çünkü kendimi yormadan, üzmeden anlatabildiğim birilerinin olduğunu bilmek çok kıymetliymiş tekrar anladım. Sadece göz teması kurarak bile insan insanı çözebiliyormuş, duy da inanma! Uzun zamandır görmediğim ama kendisini farklı ağızlardan defalarca dinlediğim bir abim... Ya bunu yazınca da bir garip hissettim kendimi. Hatırı sayılır derecede uzun yıllar geçmişti ve ona rağmen içimdeki o gıpta hissinde zerre azalma olmamıştı. Hani şu 'uzakken bile yakın olanlar' meselesinden... Ne de güzel oldu, nasıl da mis koktu öyle sohbetimiz. Sosyoloji ile başladık tabi ama sonrasında bir bakmışız zaman- mekan sıfırlanmış ve biz ayrıda bütünleşmişiz. Ah işte be! Şu hayatta lezzet aldığım en nadir ama en sonlu anlardandı. Kendimi açıklama derdi gütmeden, endişelenmeden, geri çekilmeden yapabildiğim her sohbet -ya da bir ufak bakış bile- çoğu şeye bedel bence. Hep böyle olsa diyeceğim ama, ı- ıh olmaz. Zaten olsa da tadı kalmaz. Ulaşınca da değerini ışık hızında kaybeder.
Velhasıl kelam ben yine 'hayat garip' triplerine girmeden son sözleri bırakayım en iyisi. Sonuçta tribe de girsem aynı, tripten de çıksam aynı. Malesef... 

23 Haziran 2017 Cuma

Nihayet

Döndüm!
Ama nasıl bir özlemle, nasıl bir telaşla belli değil...

Yine zamanın hızına yenik düşmüşken bulunca kendimi, en iyisinin fazla yıpranmadan teselli olmak ya da kendimi teselli ettiğime inandırmak olduğuna karar verdim. Giderken de aklım hep buradaydı, dönerken de... Aslında başlangıçta herşey normaldi ancak bir süre sonra bazı sebeplerden ötürü yazmaktan uzak kalacağımı anlayınca ay o bendeki nasıl bir yıkılmışlıktır öyle, üç- beş gün zombi modunda gezdim(!) Tabi yazmaktan uzak kaldım ama özünde blog yazmaktan uzak kalmış sayıldım. Baktım bu iş böyle olmayacak ve bir de malum yoğunluklar da kendisini göstermişken işi abarttım(!) ve herşeyden uzaklaştım. Niye böyle yaptım bilmiyorum. 😁
Eh, hal böyleyken internetin cilvelerine değinmeden hiç geçer mi bu yazı, geçmeez! Aman efendim bildiğiniz klişeler; 'internetle de olmuyor internetsiz de', 'hep aklımda hiç uzaklaşamıyorum', 'nasıl da alışmışım elimin altında' vs... Ama yalan yok, instagramı ayrı bir özledim yahu!
Madalyonun diğer tarafında aslında oldukça yorgun bir ben var. Evet, yaşlanıyorum ve bunu sindire sindire hissediyorum sanırım. Şaka bir yana beynim de en az bedenim kadar yorgun. Sanırım bu yüzdendir onca şeyden uzak kalabilmeye katlanışlarım... Dün gece de bunları düşünüyordum sonra bir anda 'amaan sanki çok da mühim bir mesele' dedim kendi kendime. Sonuçta benim birşeylerden uzak kalışım evrende bir bozulmaya falan yol açmayacaktı değil mi?! 
Neyse çok uzatmayacağım çünkü bu yazıda sadece 'döndüm' yazmak bile beni çok rahatlatacaktı. Şükür ki döndüm, dönmeyi istedim. Çok şeyden uzak kaldım biliyorum ama bu bile içimi rahatlatıyor açıkçası çünkü sabırla, merakla arayı kapatacağım çok şeye sahibim. Ve umuyorum en kısa süreyle de bunu gerçekleştireceğim...  💃

1 Haziran 2017 Perşembe

İlk İzlenim Dediğin

İnsanlar arasındaki etkileşim evrelerinde ileriyi belirleyen en temel faktörün ilk izlenimler olduğunu bilen bizler, çoğu zaman tavırlarımızı sırf ilk izlenimlerden aldığımız enerji doğrultusunda şekillendirmekten çekinmiyoruz. Devir değiştikçe ve artık çoğu şeyin 'görünürlük' payına verilen önem arttıkça da haliyle ilk izlenimler neredeyse karakterin bir kuralı haline gelmiş durumda. Peki biz insanlar ilk izlenimlerimizi neye dayanarak oluşturuyoruz? Duruş? Kıyafetler? Fiziksel özellikler? Ya da hepsi. Bir bakalım...


  • Yüz İfadeleri
Yüz ifadeleri aslında öyle güçlü bir kategori ki, gelmiş geçmiş pek çok araştırmacı bunun etkisini ortaya koyabilmek için sayısız çıkarımların altına imza atmıştır. Ufak bir araştırma sonucunda vakti zamanında Darwin' in bu konuya yönelik verilerine rastladım ve hatta bu teoriler son yıllarda oldukça kabul görmekteymiş. Buna göre; yüz ifadeleri yalnızca iletişimde kendisini göstermekle kalmamıştır. Duygusal anlamda bazı ifadeler doğuştan varolmuş ve bu nedenle de tüm dünyada aynı şekilde algılanmıştır. Mutluluk, üzüntü, korku, şaşkınlık ya da tiksinme gibi. Kim olduğumuz, nereli ya da hangi kültürden olduğumuzun söz konusu bu duygularda pek bir etkisi yoktur değil mi...
Aynı zamanda insanların yüz ifadeleri bizim hislerimizle doğru orantılıdır. Karşı taraf nasıl bir ifade sergiliyorsa biz de o yönde bir tavır ediniriz kendimize. Kızmışsa endişeleniriz, mutluysa rahatlarız. Ama tabi her insan bu duruma eşit derecede dikkat ediyor dersem de pek doğru olmaz.


  • Göz Teması
Benim de en çok dikkat ettiğim ve fazlasıyla hassas olduğum bir madde bu. Bana göre koca bir iletişim sırf göz teması kurularak bile doğru yolda ilerleyebilir. Hisler, tavırlar, fikirler göz temasıyla kendisini ortaya çıkaran faktörlerdir. Bu nedenle her insan öncelikle karşısındakinin gözlerini net bir şekilde görebilmek ister. Göz göze gelmekten kaçınanlar ise adeta istenmeyen kişilerdir. Genellikle utanan ya da korkan bireylerin göz teması kurmaktan kaçındığı gibi bir fikrimiz olsa da, günlük hayatta bazı bireylerin kendi iradeleriyle göz teması kurmaktan kaçındıkları da bazı araştırmalara konu olmuş bilgiler arasında. 
Hem ne demişler, gözler kalbin aynasıdır. 😄


  • Dış/ Fiziksel Görünüm
Ne yazık ki son yıllarda insanları yalnızca dış görünümlerine bakarak değerlendiriyor ve iletişimin gidişatını belirliyoruz. Bir insanı ciddi anlamda tanımaktansa fiziki özelliklerine bakarak bir kategoriye rahatlıkla dahil edebiliyoruz. Tabi ki yapılan araştırmalar da, güzel bir yüzün, insanda olumlu duyguları ortaya çıkardığını ve bu nedenle tam bir güven sağlayarak iletişime geçtiğini ortaya koymuş. Buna yönelik yapılan onlarca sosyal deneyi de göz önünde bulundurursak, evet gerçekten de karşımızdakinin kaşı- gözü güzelse biz de oradayız. Ama değilse üzgünüm, iletişime kapalıyız(!)


  • Beden Dili
Aslında beden diline dair söylenecekleri az çok biliyoruz, ben de bu konuda liseden itibaren pek çok seminere katılıp bilgi edinmiştim. Ama yine de insanlar arası ilişkilerin belki de sonucunu belirleyecek kadar güçlü olan beden dilini öyle sıradan bir faktör olarak da görmemek lazım. Elimizi kolumuzu nereye koyduğumuzdan tutun da, bakışlarımızın yönüne, oturup kalkarken vücudumuzun aldığı şekillere kadar hassas noktaları olan bir mesele bu. Bu nedenle fazlaca kitap yazıldığı gibi beden dilinin nasıl olması gerektiğine dair de kurslar açılmaktadır. İşte bu da beden dilinin kültürden kültüre farklılık göstermesiyle alakalı birşey. Yani bizim toplumumuzda belirli olan bir beden hareketi, başka toplumda o anlama gelmiyordur ve gelmek zorunda da değildir. Kısacası evrensel bir kategori olarak nitelendirmek yanlış olacaktır. 

29 Mayıs 2017 Pazartesi

#sosyolugat11- Kimlik

Gelelim bu ayın son kavramına. Aslında kaç zamandır aklımda olan ve sürekli ertelediğim bir kavram bu, nihayet sıra geldi.
Önce kimliğin akla gelen ilk tanımını yapmak istiyorum; bireyin kendisini tanımlamasına yarayan bir ifade biçimi. Bu sayede birey hem de kendi özünde hem de toplumsal boyutta bir konum elde etmektedir. Hem bireysel hem toplumsal diyorum çünkü bireye kim olduğu sorusu yöneltildiğinde buna verebileceği spesifik ya da yalıtılmış bir cevap yoktur. Toplum içerisindeki insan ilişkilerinin bir bütünü ve kendiliğinden varolan bir cevaptır aslında bu. İşte bu nedenle kimlik, tam bir kapsayıcı rolüne bürünerek toplumsallaşma ile ortaya çıkmaktadır. Tabi bu toplumsallaşmanın hem ‘kendi’ hem de ‘öteki’ boyutlarını da göz ardı etmemekte fayda var.
Sosyoloji dünyasında kimlik kavramı genel olarak sembolik etkileşimcilik bağlamında ele alınmaktadır. Dolayısıyla benlik –hatırlatması burada-  ile paralel bir seyir göstermektedir. Hani ben ve beni/ bana vardı ya, hah işte onlar aslında bireyin kendisini özdeşleştirmesinin ya da toplumsal kategorilere dahil etmesinin diğer bir söylenişi yahu! Diğer yandan kimliğin bence fazlaca önem taşıyan bir boyutu vardır ki o da, dil ile olan bağlantısı. Evet, insan kendisini bir konuma ait hissetmek ya da toplum içerisindeki rolünü göstermek amacıyla bir kimliğe bürünüyor ama işin ifade kısmını nasıl hallediyor? Anlam sistemi olan dil sayesinde… Çünkü dile bakılarak toplumsal ya da kültürel birçok konu hakkında fikirler üretilebilir ve bireyin kim olduğuna şekil veren davranış biçimleri, yetenekler, karakteristik nitelikler hakkında fayda sağlanabilir. Haliyle bu konuda sosyoloji dünyası da fazlaca söylemin üreticilerinden olmuştur. İşte bu söylemler işin tam da püf noktası, daha doğrusu hammaddesi de diyebilirim. Bireyler bu hammaddeyi içselleştirdikten sonraki süreç boyunca kimlik duygusuna erişebiliyorlar.
Günümüzde kimlik arayışının bir trend oluşu gibi sosyolojide de buna yönelik tartışmalar hep ön planda tutulmuş ve hatta çok geniş literatürleri de beraberinde getirmiştir. Özellikle kimlik arayışını konu edinen metinler, olumlu ve olumsuz ya da iyimser ve kötümser bir profil çizmişlerdir. Olumlu taraf, modern zamanlar ile birlikte çeşitli kimlikler arasında seçim yapma imkanını savunarak insanların keşifler yapabildiği, farklı kültürlerle tanışabildiği, kendini anlama hususunda esneklik gösterebildiği bir alan sunmuştur. Buna karşılık olumsuz taraf ise, tüm bunların yalnızca yabancılaşmış bir kitlenin tohumlarını atacağını savunarak benlik ile kültür arasındaki o sınırın anlamsızlaştığı ve bir süre sonra da silindiği bir alan sunmuştur. O halde modern sosyolojinin bünyesinde pürüzsüz bir kimlik kavramı barındırdığını söylemek de yanlış olacaktır. Bazı zamanlarda kimlik insanın benlik duygusuna yapılan atıfları işaret ederken bazı zamanlarda da toplumsal rollere yüklenen beklentileri ortaya koymuştur. Anlayacağınız kafalar epey karışık…

*Kimlik meselesi aslında üzerine fazlaca konuşulacak ve yazılacak bir mesele. Etraflı bir inceleme yapmak adına işin içine Freud, Herbert ya da Mead' den tutun da Goffman, Berger, Saussure, Foucault ve hatta Lacan' ın bile girmesi gerekir. Onları geçiştirmek istemediğimden kısa- öz tarafında bulundum. 😊

24 Mayıs 2017 Çarşamba

Lütfen Daha Sonra Tekrar Denemeyiniz!

Kendi çapımda yaptığım sosyal deneyimi an itibariyle sonlandırıyorum çünkü bu işin sonu son değil, belli oldu. Yaklaşık üç aydan beri Ankara' da bir kurs için hazırlanıyordum. Daha doğrusu kursun kayıt tarihlerini güncellemesi için keyfini bekliyordum. 😃 Kimseciklere de söylemedim ki şimdi birşey olur, iş bozulur, gidemem falan diye.😁 İleride belki yazarım üzerine. Neyse, malum bekleyiş bu kadar uzun olurken ve ben de Kaysericiğimde ikamet ediyorken sık sık telefonla görüşmeler yapmam gerekiyordu. Web sitesine de öyle etraflıca açıklama yapmadıkları için -hakkım olarak- her yeni gelişmede ben de muhtemelen diğer insanlar gibi arıyor, soruyor, öğreniyordum. Buraya kadar herşey normal. Ama gel gör ki karşı tarafta o telefonun başında duran kızımız sanıyorum işinden hiç memnun değil fakat nedense her telefona da çıkmak istiyor. Başlarda 'ay canım ya yorulmuştur belki, olabilir böyle şeyler.' gibi avutuyordum kendimi. Ama bu bir oldu, iki oldu, üç, beş... Derken benim sabır da epey tükendi tabi. Bir insan her daim mi sert olacaktı? Ya da o telefonu kaldırınca üç- beş kibar sözcük kullanıp hoş görünmek çok mu zordu yani? Ben zaten bilsem aramam, çok da bayıldığımdan ya da kızın sesini duymak istediğimden değil herhalde(!) Bunu da demeyi düşündüm bir ara ama huyum değil işte, n'aparsın...
Eh bu kadar zamanda ben tabi kızın bu durumunu geç de olsa anladım ve son birkaç aramadır da buna göre davranmaya başladım. Mesela geçen haftalarda ödemeyle ilgili bir duyuru olmuştu. Parayı uzay boşluğuna ödeyecek halimiz olmadığına göre bir hesap numarası gerekiyordu değil mi? Bizim kıza uygun dille bunu ifade edince 'yani herhalde hesap numarası olmalı yoksa nasıl işlem yapabileyim ben, siz bir bakın deneyin, eğer problem çıkıyorsa..' diye sonu gelmeyen bir cümle geveledi ağzında. Ben de muhtemelen sitede biryerlerde hesap numarası olduğunu kendisine hatırlatınca(!) 'evet sitemizde hesap numaramız vardır oradan iletişime geçebilirsiniz, iyi günler!' şeklinde telefonun çat diye kapanmasıyla kaldım.
Gelelim günümüze... Hemen hemen herşey kesinleştiği için artık son birkaç arama yapacağım yönünde teselli bularak yeniden tuşladım numarayı. Aa, o da ne! Bizim kız yok, hem de doğrudan ifadesiyle başına talihsiz birşey gelmiş. Ben tabi kızı artık tanıdığım için refleks olarak hal- hatır- durum ciddiyeti sorgulaması yaptım bir süre. Neyse, ciddi birşey yokmuş galiba. Ama o kadar zaman sonra şöyle en içime sinen telefon görüşmesini de karşı taraftaki beyefendi -çok kibar olduğu için böyle demek istedim- sayesinde yaptığım için mutlu oldum. Yetkili kişi olmamasına rağmen en başından bilgilendirme yaparak, ayrıntıları vererek sonuca bağlaması mı yoksa iletişime verdiği önemi mi daha çok mutlu etti karar veremiyorum ama mesele bu kadar da basitti işte. 
Evet hayat yorucu, koşturmalar bitmiyor ama birbirimize gösterdiğimiz sabır artık hiç mi kalmadı yani? Herkesin her konuda bir fikri var ama iş bireyselliğe dönünce kimsenin aklı doğru yönde çalışmıyor. Bu ev hanımı olmuş birisinin her sabah uyanıp 'ev işinden bıktım' demesi gibi birşey. Sadece ben mi bu duruma kafayı bu kadar takmış vaziyetteyim bilmiyorum ama tek istediğim, birileri biryerlerde başına geçtiği meseleyi doğru düzgün halletsin de biz de yolumuza bakalım. Tek istediğim, olayları abartmadan, ruh hallerinin dozunu kaçırmadan kendisini yönetebilen birkaç insanla muhatap olmak. Böylesine sıradan birşey de artık zor kategorisine dahil olduysa sanıyorum bu yazı da, söylenen onca söz de boşa gitmiş demektir...

22 Mayıs 2017 Pazartesi

#sosyolugat10- İşbölümü

Bu hafta kendi adıma Durkheim* haftasıydı. Biraz eskileri gözden geçirip, ne var ne yok diye gezinmiştim bir anlamda. Eh, hazır çağrışım yapmışken şu kavramı da aradan çıkarayım dedim.
Sosyolojide genelde bazı kavramlara 'cepte' gözüyle bakılır. Yani ne zaman sorulursa sorulsun bazı kavramlara verilecek bir cevap her zaman vardır. İşte işbölümü de bunlara dahil gibidir hep, yani en azından ben öyle hissediyorum ama öyle baştan savma bir kavram da değil hani... Aslına bakılırsa köklü bir kavram bu. Özellikle sosyal bilimler bünyesinde evveliyatı fazlaca. Sözlük anlamının az çok bilindiğini düşünerek özetlemeye başlıyorum...
İşbölümünü uzmanlaşmayla birlikte incelemek daha faydalı olacaktır. Mesela Durkheim, toplumsal dönüşümün temeline koyduğu işbölümünü, öncesinde uzmanlaşmayı inceleyerek ele alır. Ya da uzmanlaşmanın işbölümünü ortaya çıkardığını söyler de diyebilirim. Modernitenin ortaya çıkmasıyla birlikte insanlar kendilerine uygun bir alanda gelişmeye başlarlar. Haliyle aynı insanlar arasında işbölümü kendiliğinden oluşmaya başlar. Fakat modern hayatta zaman kısıtlıdır ve insanlar, işlerini devam ettirebilmek adına başka insanlara ihtiyaç duymaya başlarlar. Daha açık bir ifadeyle, yıllardır bir fırında çalışarak ekmek yapımında uzmanlaşan Charlie, hızla akıp giden zamanda bir de süt üretmeye yetişemez ve aslında yetişmek de 'istemez.' Zaten kendisi bir alanda uzmanlaşmıştır ve bir tane daha alanda uzmanlaşmaya ihtiyacı yoktur. 'Aman canım bunda da başkası uzmanlaşsın, ben de gidip ondan alayım' der. İşte tam da bu durum, işbölümünün oluşumunun temelidir. İnsanlar her alanda koşuşturup durmaktansa zamanla ekmeğini fırından almaya, sütünü sütçüden temin etmeye, musluğunu tesisatçıdan yaptırmaya başlamışlardır. Haliyle kendi alanlarında derin uzmanlık sağlarken, diğer alanlardan da uzaklaşmışlardır. Fakat söz konusu işbölümü de ancak böyle sağlanır.
Durkheim sonrasındaki tarihçiler ya da araştırmacılar, modern olmayan toplumlarda işbölümünün olmayışını sorgulamışlardır. Ancak Durkheim, geleneksel toplumlarda da bir mekanik dayanışma olduğunu savunuyordu. Modern toplumlar ise organik dayanışmayı gerektirmişti sadece. Kısacası tek tek bireylerin uzmanlaşmasını özendiren bir topluma dönüşüm yaşanmıştı. 
Ha unutmadan, anomi kavramının ve diğer yandan çatışma kavramının da işbölümünün kaynağında usulca yattığını eklemekte fayda var...

*Yabancı değil ya, bizim sosyolojinin babalarından...

20 Mayıs 2017 Cumartesi

Ben Buradayım

*ne sana, ne bana, ne de kimselere yazılmış bir yazı...

Hani bazı anlar vardır, sağa sola bakarız, durup bir nefesleniriz ve hatta bekleriz... Ama kimse yoktur. Görünürde vardır da aslında yoktur. Sonra bir burukluk koşmaya başlar içimizde 'heheyt amacıma ulaştım' diyerek. O andan itibaren tüm dünya sanki bizi karşısına almıştır; inanmıyor, güvenmiyor ve bazen rahatsız bile oluyordur. Tüm terslikler üst üste mi gelir? Hem de öyle bir gelir ki o an, insan inanamaz. 
Kırmızı karın yağdığı ülkede ben hep insanların saf olduğuna inanırdım. Saf derken adı üstünde işte, doğal. Olduğu gibi yani. Sabahları gözünü açabilen her insanın bundan keyif aldığını düşünürdüm. Şöyle en parlağından bir sevgi çemberi olurdu mesela aklımda. Birisi çemberden dışarı süzülmek istese diğerleri seferber olup onu kucaklamaya çalışırdı. 
İnsanın nereye giderse gitsin hep kalabalık olduğuna inanırdım. Meğer bizim insan çoktan kalabalıklar arasındaki yalnız rolüne bürünmüş de bu yolda başarı bile sağlamış. Asıl mutluluk başkalarıyla birşeyler paylaşmaktan çıkıp mutlak tekilliğe çoktan yol almış. Eh, alsın. 
Ay bir de nasıl değişmişim(!) Ama nasıl belli değil. Kırmızı kar yağmayı bırakmış, doğallık sırtını çevirmiş. Sevgiden çember bin parçaya ayrılmış da ben mi değişmeseydim? Önce hoşuma gitmedi, hatta ara ara kabullenmeye karşı bir direnç gösterdim. Ama sonra baktım önüne gelen her ses bu değişimi vurguluyor, hafif bir tebessümle sarıp sarmaladım değişimi. Oysaki değişenin kim olduğundan herkes habersizdi, boşver ses etme dedim kendime.
Vakti zamanında şu dünyanın iki ucu vardı ya, hani şu bazı net çizgileri olan ve aşırı mecburiyetten birleşmeye çalışan. Amaan şimdi bir fırsat çıkmayıversin, hoop pürüzsüz bir çizgi haline geliyorlar. Eh, gelsinler. Ben buna odaklanmayalı çok vakit oldu haber vereyim dedim(!)
Ama ben buradayım. Evet evet olduğum yerde ve aynıyım. Şimdi yalnız olmak da bir bütün hissetmek de moda olmaktan çıktı benim diyarımda, zira buralar çok fazla yıprandı gelen geçenden... Kırmızı karın yağdığı ülkeye artık gözlerim kapalıyken ve gerçekten gitmek istediğimde gidiyorum. Neyse ki az da olsa orada nefes alan birileri halen var. Dedim ya ben buradayım, görüyorum, hissediyorum ve herşeyi duyuyorum. En kötüsü de bu olsa gerek, duyuran duyuruyor vallahi! Zaman zaman önerilere açık olduğum gerçeğini canım istediğinde önerilere açık olma butonuyla takas ettim, pek alışık değilim ama iyi durdu. Bir de öğrendim ki şerbet içmek meğer baya meşhurmuş, hani şu nabza göre olanından. Eh alırım bir fırt...
Ya bir de şu 'içimiz' olmasaydı ne olurdu bilemiyorum. Süper biyonik ultra fonksiyonlu sınırsız bir uzay boşluğu gibi, atıyorsun da atıyorsun. O da aman almam demiyor sağolsun. ✌ 


18 Mayıs 2017 Perşembe

Erich Fromm' un Sevme Sanatı

Erich Fromm için ne demeli; bir düşünür, toplumbilimci, psikanalist, yazar, filozof, sosyolog? Belki de hepsi. Ama önemli çalışmalar ile kendini kıymetli kılmış vesselam. Şu kocaman toplumun tüketen yüzüne eleştiriler yapmış da bir de sevme ve sevgi adına görüşler koymuş, sevgi anlayışıyla ilgili fikirlere bir bakış açısı getirmiş. Ben de bundan bahsetmek istiyorum işte...


"Bütün insanlar sevginin önemli olduğu konusunda hemfikir. Ancak hiç kimse, sevgi konusunda birşeyler öğrenmek gerektiğini düşünmez.
Büyük çoğunluk sevme sorununu; sevmek' ten, kişinin kendi sevme yetisinden çok, sevilme sorunu olarak görür. Bu yüzden onlar için önemli olan nasıl sevilebilecekleri, nasıl sevimli olabilecekleridir."

"Yalnızlık, sevgiye olan gereksinimi artırıyor. Bütün insanlar, bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde, farklı türde sevgilerle bu duyguya- yalnızlığa- dayanmaya çalışıyor: Sevgi insanın ayrılık, yalnızlık duygularını yenmesine yardım eder; gene de kendisi olarak kalmasını, bütünlüğünü yitirmemesini sağlar. Sevgide iki varlığın bir olması, gene de iki ayrı varlık olarak kalabilmeleri ikilemi gerçekleşir."

"Özenme, kıskançlık, hırs türü ne olursa olsun açlık: Bütün bunlar tutkulardır. Oysa sevgi zorunluluk altında değil; yalnızca özgürlük içinde gelişir. İnsanca güçlerin ortaya dökülmesidir."

"Sevgi bir etkinliktir; edilgen bir olay değildir. Birşeyin içinde olmaktır, birşeye kapılmak değil. Sevginin etkin özelliği şöyle tanımlanabilir: Sevgi vermektir. Vermek nedir? Çok kolay gibi görünse de bu sorunun yanıtı karışıklıklarla, belirsizliklerle doludur. Bu konuda en büyük yanılma, vermenin 'birşeyden vazgeçmek' ondan yoksun kalmak, o şeyi birisi uğruna yitirmek diye anlaşılmasıdır."

"Seven kişi başkasına ne verir? Kendisinden verir; kendisinde bulunan en önemli şeyden, yaşamından verir. Bu, o kimsenin yaşamını, öbür insan uğruna harcaması demek değildir. Sevinçlerinden, ilgilerinden, anlayışından, bilgisinden, nüktesinden, üzüntülerinden verir."

Benim İçin Aşk

Film izliyordum, arkadaşımdan mesaj geldi. Bir araştırma kapsamında anket tarzı testlerden yapıyorlarmış, son güne bırakmış da acilen soruları cevaplamam lazımmış(!) Film izlerken bölünmeyi de hiç sevmem ama el mahkum ara verip cevapladım tabi kuzu kuzu. Güzel güzel sorular vardı ama 'senin için aşk nedir?' temalı ne işe yarayacağını anlamadığım bir soru koymuşlar, ayy böyle soru mu olurmuş yahu, resmen dipsiz kuyu! Tabi benim cevap aldı başını gitti. Eh hazır film de tamamen bölünmüşken iyisi mi bir de yazısını yazayım şunun dedim.
Dedim ama şimdi oturup da Sezen Cumhur Önal moduna girmeyeceğim. Daha doğrusu giremeyeceğim çünkü bendeki aşk öyle beklentiyi karşılayacak cinsten değil. Şu klasik 'aşka inanmıyorum' culardan da olmak istemem aslında. Hmm sanırım benim lugatta aşk işlenmemiş. Ama çevremde aşkı tanımlayan çok insan var, gencinden yaşlısına... Fakat bana göre tüm o tanımlar sevmek ya da çok sevmek ya da hayranlık duymaktan ötürü anlık kapılmak gibi şeyler. Neyse bu konuya çok girmeyeceğim çünkü ne zaman bunları söylediysem genelde ikna edilmeye çalışılan kişi oluyorum.
Gelelim benim için aşk meselesine. Bence benim için aşk çikolata ya, gerçekten. 😄 Ömrümün sonuna kadar, her gün, her sabah, her akşam, sevinçte, hüzünde, merakta, kısacası her saniye yiyebilme potansiyeline sahibim. 'Hah işte şimdi bu söylediğini al ve bir insan üzerinde hayal et.' demişti uzun zaman önce bir arkadaşım. Açıkçası o günden beri bunu kafamda bir türlü oturtabilmiş değilim çünkü ben çikolatayı -örnek verdiğim için bundan devam ediyorum- hiçbir çıkarım olmadan seviyorum. Yani birgün bana kilo aldıracak olsa da ben onu yemeye devam edeceğim. Ve muhtemelen aramızdaki ilişki ben ölünceye kadar mutlu mesut devam edecek. 😋 Gel gelelim insanoğlu böyle mi? Hele ki günümüzde, şöyle çıkarsız aşklardan kaç tane örnek var? Bence yok çünkü insanoğlu nankör, mutlaka bir karşılık bekliyor. 'Olur mu benim çevremde böyle dolu insan var.' sonucuna ulaşıyorsak, evet benim de var ama işte onlar aşk değil bana göre, sevmek... Mesela daha birkaç hafta önce en yakın evli arkadaşıma 'sence aşkınız ne durumda?' diye sormuştum. 'Bu kadar uzun birliktelikten sonra evlenince baştaki o aşık oldum hissi yerini sevgiye, saygıya, sadakat ya da bütün olmaya bırakıyor.' cevabını almıştım. Ya işte aynen öyle, belki de o baştaki aşık oldum hissi de çok sevmektendi. Yani en azından bana göre böyle. 
Cık, yine olmadı değil mi, çıkamadım işin içinden. Kafamda da netleşmiş değil. Zaten muhtemelen o soruya verdiğim cevaba da çok gülecekler çünkü geneli yiyeceklerden oluşan bir liste yaptım. En iyisi gideyim bölük pörçük filmime devam edeyim... 

15 Mayıs 2017 Pazartesi

#sosyolugat9- Benlik& Ayna Benlik

Neden bilmiyorum ama bu iki kavrama ilk duyduğum günden beri içten içe bir sempati besliyorum. Kaç yıl oldu, sebebini halen çözebilmiş değilim ama her duyduğumda nedensiz bir keyif alır beni. Bu da yıllardır içimde kalan itirafım olsun(!) 😄 Benlik- ayna benlik ikilisi genelde birbirlerinin tamamlayıcısı gibi algılanabilir. İkisi de toplumsallaşma sürecinde etken olduğu için aslında yanlış da sayılmaz. 

Benlik; insanların kendilerini, kendi düşünce sistemlerinin bir unsuru olarak ele almasını ve bu becerilerin ortaya çıkmasını sağlayan bir kavramı ifade eder. Sosyolojinin birey üzerine odaklanmasıyla birlikte pek çok düşünürün dikkati benlik üzerine çevrilmiştir. Özellikle sembolik etkileşimcilik, temeline bu kavramı oturtmuştur ki bu bağlamda Mead* insan toplumunu özgün bakımda yaratan şeyin benlik olduğunu söyler. Fakat benlik denilen bu kavram esas olarak iki aşamada incelenir; ben ve beni/ bana. Yani Mead burada psikolojik ben ile sosyolojik beni/ bana etkileşimini vurgulamak ister. O halde benlik; insanların başka insanlarla paylaşımda bulundukları ve aynı zamanda kendilerini kavradıkları sürecin doğrudan bir ifadesidir.

Gelelim ayna benliğe; sosyal psikolojideki katkılarıyla bilinen Cooley*, kendisini bu kavramın sahibi ilan etmiştir ve açıklamasını da, bireyin kendisi dışındaki bireylerin tepkimeleri sonucunda oluşturduğu süreç şeklinde dile getirmiştir. Adından da anlaşılacağı üzere, tıpkı aynadaki yansımalar gibi benlik de diğer insanlardan gelen yansımaların algılanmasıyla oluşur. Ya da Cooley ' nin diğer bir ifadesiyle; "herkes herkesin aynasıdır/ herkes başkasını yansıtır." Aynı zamanda ayna benlik, çocukluğun ilk evrelerinden itibaren ortaya çıkar ve tüm hayat boyunca bir farkındalık oluşturur.

*Filozof ve sosyal psikolog. Sembolik etkileşimciliğin kurucularından.
*Toplumsal gelişmenin sosyo- psikolojik değerlendirmelerine katkıda bulunan kişi. 

12 Mayıs 2017 Cuma

Duyguların Dili

Bugün yine kendimi boş bulmuşken ne var ne yok adına sanal gezintilere çıktım. Tıklanmalar tıklanmaları getirdi ve kendimce ilginç birşeylere ulaştım. Meğer bazen içimizde kımıldayan ama kelimelere bir türlü dökülemeyen duyguların bir adı, bir listesi varmış. Hiç durur muyum, paylaşıverdim gitti...


Dysania: Sabahları yataktan kalkamama durumu imiş. Bundan sonra gerektiğinde bunu kullanmayı düşünüyorum, afilliymiş.

Altschmerz: Sürekli aynı şeylerle uğraşmanın verdiği bezginlik anlamındaymış. Bildiğimiz monotonluk yahu!

Chrysalism: Kötü hava şartlarında iç mekanlarda olmanın verdiği huzuru ifade ediyormuş. Son zamanlarda bende de var bu, yaşlanıyorum evet.

Mauerbauertraurigkeit: En yakınlar dahil olmak üzere insanları kendinden uzaklaştırma dürtüsü ya da yalnızlaşma hissiymiş. Üç defa doğru yazıp yazmadığım yönünde kontrol ettim, bunun adını söyleyene kadar çoktan yalnız kalırım ben.

Sehnsucht: O an hissettiğin durumu tam olarak algılayamamakmış. Yani birini özlüyorsun ama kim olduğu belli değil ya da özlediğinden bile emin değilsin. Kısacası dertler derya olmuş diyor.

Vemödalen: Özgün olamamak adına duyulan korkuymuş. Çağın korkusu...

Exulansis: Bireyin kendisini heyecanlandıran bir durumu karşı tarafa aktarırken, beklenilen tepkiyi alamaması sonucu hevesinin kursağında kalmasıymış(!)

Ruckkehrunruhe: Hasretle kavuştuğumuz yaz tatillerinin dönüşünde hissedilen boşluk hissi. Yaşamıyorum diyen beri gelsin. 😐

Opia: Birinin gözlerine baktığımızda belirsiz, tedirgin eden, hissettiğimizin mutluluk mu üzüntü mü ya da başka birşey mi belli olmayan o hismiş. Hiç de sevmem kendilerini.

Ve son olarak,

Fınıfugal: Sonlardan nefret etmekmiş. Eh, her güzel şeyin bir sonu var değil mi?

Liste böyle uzayıp gidiyordu ama en dikkatimi çekenler bunlar oldu. Artık ne zaman sıkışsam, kelimelere dökmek için bunları kullanırım.. 😄


11 Mayıs 2017 Perşembe

Ayrıcalıklı Kategori: Öneri Filmler

Ne zamandır öneri filmlerle ilgili birşeyler yazmadığımı farkettim vee hiç hız kesmeden soluğu bu yazıda aldım. Bazen böyle canımız sıkılır ama vakti boşa harcamak da istemeyiz, kafamız doludur ve anlaşılması çaba isteyen şeylerden de kaçarız.Film izlemek istiyoruzdur ama aynı zamanda sonunda keyiflenmeyi de amaçlıyoruzdur. İşte tüm bunlar için benim en güvenilir sığınağım; animasyon filmler. Animasyon diyerek öyle geçmemeli, son yıllarda yetişkinlere hitap eden animasyon sektörü nasıl tutunacağını anlamış olacak ki artık ucundan kıyısından da olsa hem yetişkini hem de çocuğu kendisine bağlamayı hedefliyor. Bakınız Buz Devri serisi, bayılırım. 
Dolayısıyla mis gibi bir animasyon önerisi neden olmasın diyerek üniversitede bir ders kapsamında izlediğim Inside Out(Ters Yüz) filminden bahsetmek istiyorum. Pixar yine boş durmamış, Disney'i de yanına almış, çalışmış didinmiş ve Pete Docter* yönetmenliğindeki 2016 yapımı bu naif animasyonu bizlere sunmuş. Hem de komedi- macera ve biraz da drama kategorilerinden bir üçleme yaparak... Aynı zamanda bu filmin en iyi animasyon dalında oscar aldığını da unutmadan eklemiş olayım.
Açıkçası bu filmi ilk izlediğimde evet sevmiştim ama çok da ölüp bitmediğim bir hoca tarafından önerilmişti ve 'izlenilmesi gerekiyordu.' Beyne bir kere bunun bir zorunluluk olduğu sinyalleri gitmişti, bu nedenle şöyle tadını çıkartarak izlediğim söylenemez. Çok zaman sonra sakin kafayla oturup da yeniden izlediğimde karakterlere ve konusuna bağlandığım bir film değerine yükseldi.
Konusuna gelecek olursam, küçük bir çocuğun hayatının birgün değişmesiyle birlikte duygularının kendisi üzerindeki etkilerini ele alan bir film. Neşe, korku, öfke, nefret ve üzüntü duygularının hem samimi hem düşündürücü şekilde işlenmiş olması bence bu filmin en güzel tarafı. Özellikle bir üzüntü var ki ah, onda kendimi görüyorum. 😃
Gerek bir animasyon filmi, gerek psikolojik çıkarımların yapılabileceği bir film. Hatta belki de dikkatli incelendiğinde psikolojik bakımdan daha hassas bir film olabilir. Sonuç olarak keyifle ve büyük bir rahatlıkla öneriyorum.
İyi seyirler.. 😉

*Yukarı Bak(Up) filmiyle bizleri hüngür şakırt ağlatan vatandaş.

9 Mayıs 2017 Salı

Unutma!

Kendimi kutluyorum çünkü tam on dakikadır kitaplığımda ters şekilde duran kitabımı arıyorum. Bir de nasıl havalıyım, 'eminim kayboldu' lar, 'burada olsaydı unutmazdım' lar, 'kesin şuna verdim o da geri vermedi al işte' ler... Belli belirsiz bir trip, her an suçlamaya hazır bir öfke. Güya bir de kitaplığıma bakıyorum bu sırada yani durduğu yerden ve duruş şeklinden o kadar eminim ki(!) Tabi on dakika sonunda kuzu gibi duran kitabı görünce sessizliğime bürünüp utanarak duruldum...
Modern hayatın ikonik dezavantajı unutkanlığı malesef ben de çoğu insan gibi zaman zaman tecrübe ediyorum. Özellikle son yıllarda dikkatimi fazlasıyla çekiyor. Bazen en yakın arkadaşım geçmişte yaşanmış hayli mühim bir meseleyi büyük heyecanla anlatıp da benden beklediği tepkiyi almak şöyle dursun 'ya varya hiç hatırlamıyorum ehehe' gibi bir tepkiyle karşılaşınca eminim pek hoşnut olmuyordur. Bunu da okuduğunda en azından durumun farkında olduğumu bilmesi için yazmış olayım. 😏 Hal böyle olunca unutkanlığın nasıl azaltılabileceğine ya da dikkatin daha fazla toplanabilmesi için uygun çoğu yöntemi araştırmaya başladım. Yeri gelmişken bunu bir de yazıya dökmek lazım dedim...


  • Not Almak
Evet, sanırım ilk akla gelenlerden birisi bu. Herşeyi not alan birisi değilim ancak yine de hayat kurtarıcı olduğuna inanıyorum.

  • İyi Uyumak
Malesef bu biraz sıkıntılı bir nokta çünkü kafa içi sesleri susturmak ve düşüncelere dur demek neredeyse imkansız. Bir de tabi uyku alışkanlığı denen bir yetenek var bence.

  • Zihin Egzersizleri
Bazen bir tekerleme, bazen eski bir şarkı, ezber yapmak, bulmaca, sudoku ya da geçmişi hatırlamaya çalışmak gibi..

  • Stresten Uzak Durmak
Hem de böylesi bir zamanda! Bu madde imkansıza göz kırpıyor galiba.

  • Yüksek Sesle Tekrar Etmek
Aslında bu yöntem faydalı olabilir ancak kişiye göre değiştiğini düşünüyorum. Kimisi sessizliğin huzuruna erişmek istiyor.

  • Sağlıklı Beslenmek
En klasik olanı bu tabiki de ama ben yine de bu besinler arasında kendime en uygun olanını öneriyorum; koyu çikolata. 😃 Antioksidan etkisi barındıran siyah çikolatanın aynı zamanda enerji veren yönüne de vurgu yapılıyor. Tabi abartmamak şartıyla...

8 Mayıs 2017 Pazartesi

#sosyolugat8- Medya

Çoğunlukla bilindiği üzere günlük dilde medya, bir aracı olarak kullanılan iletişim unsurlarını ifade etmektedir. Özellikle modern hayatın kendisini sunmasıyla birlikte gelişen teknoloji sayesinde medyanın temel hedefleri arasında daha fazla kitleye, daha hızlı bir şekilde ulaşmak vardı. Nitekim kitle iletişim araçları adı altındaki bu organizasyonu geliştirmek de ileriye taşımak da büyük çaplı planlarla gerçekleşmişti. Tabi zamanla kendisini göstermeye başlayan fotoğraf, hareketli fotoğraf(sinema), telsiz, telgraf gibi aracılar da başroldeki radyo- televizyon ikilisinin gelişimine epey katkı sağlamışlardır. İşte tüm bu dönüşümler popüler kültürün meyvelerini vermeye başlamasının en yalın göstergesi olmuştur. Aynı zamanda kapitalist toplumun da...
Sosyoloji dünyasında medyanın önemi göz ardı edilemeyecek boyutta. Ancak en temel özellikleri arasında, az sayıdaki bir grup insanın çok daha fazla sayıdaki insanlarla haberleşmesini sağlaması ve buna bağlı olarak da insanların tepkilerini ölçen aktif bir yol olmasını saymak yanlış olmayacaktır. Medya denilen bu süreç aslında özüne bakıldığında bürokratik bir meseledir ve bir anlamda kurumlaşmış vaziyettedir. Tüm yayınlar belirli faktörler çerçevesinde düzenlenerek, belirli sınırlamalara ve belki de bazı tavsiyelere yönelik olarak uygulanır. Tabi bunu işin içine taraflı- tarafsız ayrımını katmadan söylüyorum.
Gelelim medyanın modern toplumlardaki duruşuna... Görkemli ve öznel tek bir duruşu vardır; insanların zihinlerine hükmetmek. Ve bu hüküm sürecini de kendisini gizli bir güç olarak ilan edip, usul usul hedefine yaklaşarak gerçekleştirmek. Kısayoldan tarihe şöyle bir göz atacak olursak bu dediğimi rahatlıkla anlayabileceğimizi düşünüyorum. Diğer yandan bu hüküm yalnızca toplum adına olmayabilir; sahip olunan değerler, inançlar, kişinin duygusal pozisyonu, tavırları ve akla gelen türlü çeşit kategori de bunun içerisindedir. 
Şimdi tüm bunları söylemişken televizyonun o büyülü etkisine ayrı bir dokunuş yapmadan olmayacaktı. Özellikle 60lı yıllardan itibaren artık dikkatlerin çoğunun televizyona çevrilmesiyle birlikte, medyanın etkileri arasına insanların tektipleştirilmesi unsuru da dahil edilmeye başlanmıştır. Dolayısıyla sosyallikten bir o kadar uzak, şiddet eğilimli, davranış bozukluğu oluşturan medya ögeleri de kendisine toplumda konforlu bir yer edinmiştir. Okur- yazar oranına olan olumsuz etkisinden söz etmiyorum bile... Fakat medyanın ve televizyonun bu gücünü yalnızca onun sağlam karakterine dayandırmak belki biraz eksik kalabilir. Burada asıl önemli olan, işin gösteri ya da sergileniş boyutudur. Zaten biz insanların ağzını sulandıran da karşı tarafın o ihtişamlı görselliği değil midir? O an koşulların, kullanışın, iyi- kötü ayrımının zerre önemi yoktur. 
İnsanoğlu tüm bu dönüşüme tam robotik alışkanlık sağlamaya başlamıştı ki bir de sosyal medya diye birşey attılar ortaya. Bu sefer de içimizi karşı taraftan haberdar olma, merak etme, tedirgin olma hisleri kapladı. Sırf o yapıyor diye biz de aynısını yapmaya ve hatta daha fazlasını yapmaya başladık. Neden? E çünkü geri mi kalsaydık bundan, dünyanın sonu olurdu bu(!) Hem bu çağda böyle birşey ortaya çıktıysa herhalde faydası olacaktır, sonuçta gelişen bir toplumuz düşüncelerini bize empoze etmişlerken ses çıkarmak çok da mantıklı olmayacaktı. Biz de tıpkı eskiden yaptığımız gibi güzel bir uykuya daldık ve birileri de gelip uykumuzda bize konuşmaya devam etti...

6 Mayıs 2017 Cumartesi

#belgeselizliyorum- 2

Henüz tazecik olan belgesel serisini devam ettirmeyi unutmuş değilim fakat serinin ilk belgeselini -burada- izleyip de gayet tatmin olmuşken şöyle daha potansiyel, daha aromalı bir tat peşindeydim. Ve nihayet aradığım tadı bulmuş oldum. 
The Founder; 2016 yapımı, John L.Hancock yönetmenliğindeki belgesel. McDonald's' ın doğumundan itibaren nasıl da bir fastfood imparatoru haline geldiğini anlatan biyografik bir yolculuk. Hem bu hikayeye daha öncesinden gelen aşinalığım, hem de işleniş tarzını merak edişim hiç şüphe duymadan belgeseli tercih etmemde etkili oldu. Klasik hayat hikayeleri klişesinden farklı olarak belgesel içinde kendimi zaman zaman rahatsız hissettim fakat bu durum merakımı daha da yoğunlaştırdı doğrusu.
Bu belgeseli üç karaktere bürünerek izlediğimi farkettim. Birincisi; 'kapitalizmin oyunları bunlar heyhey!' naraları atan eleştirel bir bakış açısı karakteriydi ve aynı zamanda çoğu insanın içinde bulunacağını düşündüğüm bir karakter. İkincisi; hırsları ve egosu uğruna bazı değerleri görmezden gelebilecek, aile kurumunu rahatlıkla es geçebilecek ve 'kararlılık' olarak adlandırdığı bu yolda kötü bir insan olacak karakterdi ki herşeyin bu kadar kolay görünmesi fikriyle beni hafif rahatsız eden bir karakter. Üçüncüsü ise; uzun yıllar gözleri ışıl ışılken bir sabah uyandığında mevcut hayatının zamanla elinden kaydığını anlayan ve sonunda pes eden umutsuz karakterdi ve açıkçası büyük haksızlığa uğradığını düşündüğüm bir karakter. Kısacası bu belgesel bana göre kimisi için muazzam bir başarı öyküsü, kimisi için de bir devrin kapanışı niteliğinde. Bu da sıkıcılık modundan fazlasıyla uzaklaşmasını sağlamış. Bunun yanında özellikle bazı anlarda bazı cümleler öylesine vurucu ki bence üzerine saatlerce düşünülüp sayfalarca yazı yazılacak cinsten...
İçeriğe dair söyleyebileceğim fazlasıyla şey mevcut ancak işin merak boyutunun zarar görmemesi açısından çekimser kalmayı tercih ediyorum ve keyifle öneriyorum. 
İyi seyirler... 😉

4 Mayıs 2017 Perşembe

Rüya Görmeyi Zirvede Bırakıyorum(!)

Bence ben artık rüya görmede bir dünya markası haline gelebilirim. Ya da beş adımda nasıl absürt rüya görülür üzerine bir kitap mı yazsam? Bilemedim. Son beş gündür kendimi yoğun bir inceleme altına aldım; gün içinde ne yapıyorum, ne yiyor ne içiyorum, neler okuyorum gibi ama öyle dikkatimi çeken bir durum olmadı. Acaba pencerenin açık kalması mı etkiledi dedim, ı-ıh o da değil. Çok uykudandır o bahanesini kullanmak istiyorum ama öyle bir durum da olmuyor. Kısacası bu her biri birbirinden ilginç rüyalarıma bir kılıf uyduramadım.
Beş günlük bu süreçte adeta devam serisi rüyaları gibi birşeyler gördüm. İlk gün rüyamda Adile Naşit' ten tutun da Mabel Matiz' e kadar herkes vardı. Kırmızı balkonlu bir evin bahçesinde elimizde kitaplarla oturuyorduk. Ben biriyle konuşuyordum ama şuan tam anımsayamıyorum, bir türlü derdimi anlatamıyordum. Hatta konuşmaktan nefes nefese kaldığımı hissedip yine de pes etmiyordum. Neyseki bunda pek bir anormallik yok. Ertesi gün yine o kırmızı balkonlu evde bu defa yağmur yağarken gördüm kendimi. Yanımda kahverengi- beyaz uzun tüylü bir köpek, elimde süt(!) ve bir de kafamı çevirince havuz başında olduğumuzu farkediyorum. Cidden farkediyorum yani köpeğe dönüp 'aa bak burası havuz başı mıymış aman da aman' gibi birşeyler saçmalıyorum. Köpeğin suratı bulanık bu arada. Sabah uyanınca rüyada köpek görmek gibi sıradan şeylere başvurdum ama tabi aradığım cevaba pek ulaşamadım. Diğer gün bu sefer açılışı Mabel Matiz' le yaptık! Gerçi o gün neredeyse günün tamamına yakınını Mabel dinleyerek geçirmiştim, belki onun etkisi olmuştur diye düşünüyorum. Ama bu rüyamda ben sevenlerin arasını yapan masum kalpli kız rolündeyim adeta. Güya Mabel benim lise arkadaşımı seviyormuş da bana gelip rica etmiş. Ben de kırmamak için arkadaşımla konuşmaya çalışıyorum, o da ikna olmuyor üstelik. Ama ben nasıl dil döküyorum belli değil. Bu rüyadan pek hoşnut uyanmadım nedense, bir de hava yağmurluydu belki onun etkisi olmuştur. Gelelim rüyalar silsilemdeki en garip olanına... Kendimi yaşlanmış olarak görüyorum ama bunun yalnızca ben farkındaymışım. İki yanında uzun kavak ağaçları olan asfalt bir yolda araba kullanırken birden müzik sesi duymaya başlıyorum ve içimden eşlik ediyorum. Sonra bir anda hoop sahnedeyim, insanlar çığlık çığlığa bağırıyor, elimde altın rengi bir mikrofon 'çok teşekkür ederim arkadaşlar' diyip duruyorum yani en az bir dört defa söylemişimdir. O sırada kafamı hafifçe arkaya çeviriyorum ki arkası komple uçurum! Evet, resmen uçurumun kenarındayım ve durumu anlayınca bağırmaya başlıyorum ama önüme baktığımda halen insanlar karşımda ve kimsenin bana pek aldırış ettiği yok. Mikrofon da kapalıymış, önce onu açıyorum 'arkadaşlar nasıl bir tehlikede olduğumu görmüyor musunuz?' diye soruyorum. Ayy soruya bak, rüyamda bile çok mantıklıyım(!) 
Valla ne yalan söyleyeyim mümkünse bir müddet rüya görmek istemiyorum. Resmen soğudum. Hatırlayabilsem mutlaka daha saçma şeyler de görmüşümdür ama neyseki unutmuşum. Sebebini bulabilirsem rahatlayacağım ama bu gidişle pek bulabileceğimi de sanmıyorum... 😃

3 Mayıs 2017 Çarşamba

Ümitsiz Vaka

İnsan kendisini, gerçekte ne ise, onunla ilişkilendirdiği zaman ümitsizlik aşılır.

Felsefe dünyasının afilli isimli üyelerinden Kierkegaard* der ki; 'insan varoluşunun temelinde bir görev ve sorumluluk bilinci vardır.Fakat insanlar bu sorumluluklarından öylesine kaçarlar ki, bir zaman sonra farkına varmadan ve bilinçdışı bir durumda ümitsizliğe ulaşırlar.' Bu sorumluluktan kaçma durumu ise tamamen dış dünyanın insana daha çekici gelmesiyle alakalı bir mesele. Çünkü sorumluluğa dönmek demek içine/ özüne dönmek demek ve bu da bir noktada insanın yalnızlaşması demek. Kierkegaard' a göre yalnız olan insan, kendi olabilmeyi başaran insandır. Ve tabi ki bu şekilde de ümitsizliğini aşabilir. Felsefe dünyasına burada veda ediyorum çünkü bu derin denizde şuanda yüzmek için dermanım yok sanırım(!)
Gelelim ümitsizlik sorunsalına... Bu sabah nedense hiç uyanmak istememiştim. Saat çok erkendi, dışarıda yağmurlu bir hava vardı. Hiç şaşırmadım hatta kar bile yağabilirdi, bu da şehrimin karakteristik bir özelliği ne de olsa. Sonra neden uyanmak istemediğimi sorgulamaya başladım. Herhalde kasvetli havanın etkisi büyüktü diye düşündüm önce. Ama sonra aklıma meselenin bir hava durumundan ibaret olmadığı geldi. İç sesim 'hergün aynı şeyler oluyor acaba bugün de uyanmasan mı' gibi birşeyler mırıldanıyordu. Ay hiç de sevmem böyle monotonluktan dert yanmaları, şimdi tutmuş bir de ümitsiz ruh haline girmiştim. Eh o zaman ben bir yazı yazayım madem diyerek işte bu satırlarla buluşmuş oldum.
Biz insanlar bu hayatta attığımız her adımda kişisel huzurumuzu dengelemeyi planlarız. Sonuçta herşey insanlar için ve -mutluluğa ulaşmak demeyeceğim ama- huzuru biraz olsun yakalamak önem kazanıyor. Mutluluğa ulaşmak zaten yalan olmuş... Fakat talep ettiğimiz şeyler öyle kolay yoldan bizlere ulaşmak yerine her daim engebeli arazilerde varlık bulurlar ve aynı zamanda her daim de bir bedel ödetirler. İşte sorumluluk almak bu bedellerin somutlaşan ilk örneği. Burada çok basit bir döngü var; önce arzu nesnelerinin bir listesi yapılarak insanlara sunuluyor. Sonra da bu nesnelerin elde edilmesi için bir 'performans' bekleniyor. Hani Maraş dondurmacılarıyla dondurmayı kapmak için hunharca savaş verir ve git gide sinir katsayımızda yükselme yaşarız ya, işte öyle birşey. O dondurmayı ilk hamlede alamazsak güleriz, ikinci hamlede alamazsak hafif serzenişte bulunur ama yine devam ederiz, fakat iş üçüncü hamleye geldiğinde artık zaten onu alamayacağımıza inandığımız için ümitsizliğe kapılıveririz. Yani dondurmayı yemek istediğimiz için baskı yapan sorumluluğu terk edip, yerini hemen başka birşeyle doldurmaya çalışırız. Bunu da hiç sorgulamadan ve farkında olmadan gerçekleştiririz.
Son zamanlarda kafamı hangi tarafa çevirsem devrilmiş omuzlarla, bezmiş bakışlarla ve adeta ruhu çekilmiş bedenlerle karşılaşıyorum. İster hayat mücadelesi versin, ister bolluk içinde olsun farketmiyor, herkeste bir 'ben yoruldum hayat gelme üstüme' modu. Hal böyle olunca ben de bu durumun gerçek sebebini sorgulamaya başladım. Örneğin bir arkadaşım spor yapmak istiyor, yeni yerler görmek istiyor, kitap okumak istiyor, sinemaya gitmek istiyor, başarı istiyor ve bir de mutlu olmak istiyor. İstiyor istemesine de kitap okumak için önce bir kitap edinmesi gerektiğini bile bile geri plana atıyor mesela. Çünkü kitap edinmesi için hazırlanıp evden çıkması ve bir kitapçıda vakit harcaması gerekiyor. Bu işin en basit örneğiydi, bunu tüm bir hayata genellesek de yine aynı sonuçlara ulaşacağımızı düşünüyorum.
Şimdi yazıya girerken yazdığım ilk cümleme dönmek istiyorum. Evet, tek hata 'birşey olmak istemek.' Neden? Daha doğrusu şöyle; neden dış dünyaya hiç olmadığımız kadar kendimiz olduğumuz hissi verirken iç dünyamızda tam tersine kendimizden bir o kadar uzağız? Çünkü içimizde sonlu bir ümitsizlik var da ondan. Yani bedenimizi, kalbimizi, aklımızı sadece anlık olaylara odaklıyoruz ve malesef sürü psikolojisine bürünüyoruz. Ve nedense içimizden buna mutlak bir bağ oluşturuyoruz. Benlik denen birşey var yahu! Güzel, çirkin, yakışıklı, uzun, kısa, saf, inatçı, duygusal vs. her nasıl adlandırmak istiyorsanız... Bu benliktir. Eğer dış dünyaya bağlantılı olma kuralı olsaydı senlik olurdu değil mi ama!
Fakat tüm bunlara rağmen ben yine de insanoğlunun ümitsizliğinden tamamen kurtulabileceğini düşünmüyorum. Çünkü ümitsizlik ya çok güçlü olup hakimiyet kurmaktan doğar, ya da çok güçsüz olup bir köşeye sinmekten... Sanırım bu da kafamda bir sonuca bağlayamamış olmanın sahip olduğu bir çelişki. 😶

*Malum wikipedia terk- i diyar eyledi. En genel açıklamasıyla, varoluş felsefesinin neredeyse büyük babası sayılacak kişi. 

2 Mayıs 2017 Salı

Sorularla Blog Partisi: Cevaplarım

Sevgili ANNESİNİN PRENSESİ bizler için süper bir blog partisi düzenledi. Katılma şansı tanıdığı için öncelikle kendisine teşekkür ediyorum. ❤ Ve hemen eşleştiğim grubumun sorularını cevaplıyorum..




  • Her Çocuk Yeni Bir Dünya/ İnsanların Hayallerini Merak Ediyorum?
Nasıl da sınırsız bir soru, hayalli sorulardan hep çekinmişimdir nedense. Bir hayalim olmadığı için değil ama hayal kurmanın bazen olumsuzluk getirdiğine inanıyorum sanırım. Yine de elbette benim de hayallerim var tabi. Birincisi; ölmeden önce Yeni Zelanda' ya gitmek ve imkanım varsa bir müddet orada yaşamak. İkincisi; paraşütle atlamak. Bir hayalim daha var ancak bunu pek imkanlı olarak görmüyorum; zürafa beslemek! 
Bu güzel soru için teşekkür ediyorum.. 😊



  • Gizem/ Dünya Üzerinde Birşeyi Değiştirmek İçin Bir Hakkınız Olsa Bu Ne Olurdu? Neden?
Çok iyi bir soru, dakikalardır üzerine düşünüyorum yahu! Dünya üzerinde çok şeyi değiştirmek istedim şuan ama bunlar arasından sanırım en istediğim şu olurdu; farklı şehirlerde yaşayan ve birbirlerini tanıyan ancak mesafelerden dolayı görüşemeyen insanlar için bir 'kısayol' olmasını isterdim. Nasıl ki hafta içi birgün arkadaşlarımızla bir telefon ile hemen görüşebiliyorsak aynı şeyi şehirler arası da yapabilmeliyiz. Nedenine gelince, mesafelere karşıyım arkadaş! Artık bu kısayol kestirme mi olur, süper jetlerle mi sağlanır bilemiyorum. 😃
Bu güzel soru için de teşekkür ediyorum.. 😊

  👉Gizem Düşünüyor👈

1 Mayıs 2017 Pazartesi

#sosyolugat7- Mikro& Makro

Bu hafta inceleyeceğim kavramları üniversite son sınıfta 'makro değil mikro yazılar istiyorum, bir anlamadınız!' diye isyanlara giren hocamın kulağını çınlatarak yazmak istiyorum. Muhtemelen okumayacak ama olsun, sayesinde kavramlar aklıma düştü..

Eğer bu kavramları hiç duymadıysanız ya da çok fazla bilgi sahibi değilseniz genel hatlarıyla 'küçük- büyük' olarak kafanızda özetleyebilirsiniz. Ben de ikisini ortak paydada birleştirerek ve en yalın haliyle birşeyler yazmaya çalışacağım.
Makro sosyoloji -anlaşıldığı üzere- mikro sosyoloji ile karşıt bir alan sergileyen değerlendirmelere sahiptir. Toplumları, toplum içerisindeki birbirine bağlı yapıları ya da kurumları ve toplumun kültürel/ tarihsel sürecini incelerken makro sosyoloji bunları büyük ve tamamlanmış bir resim gibi algılarken, mikro sosyoloji daha çok insanlar arasındaki etkileşimlere ya da toplumların kuruluşlarına yönelik bir bakış açısı sergiler. 
Bu iki kavramın birbirine zıt olduğunu anladık; o halde sosyoloji dünyasında da her bireyin sosyolojiyi bir bütün olarak bunlardan birine dahil etme fikrine karşı yaşadığı ikilemleri de göz ardı edemeyiz. Daha doğrusu bu hususta aslında aradaki ayrımdan ya da bütünlükten bahsetmek ve bu yönde ısrarcı olmak mantıksız olacaktır. Çünkü sosyolojik araştırmaların pek çoğu bazen bu iki alana da dahil olmayabilir. Bunun yanı sıra bu ayrım toplumun sentezlenmesine dair birçok sorunu da beraberinde getirecektir. Yani insanlar mikro ve makronun sentezlenemeyecek kadar özerk olup olmadığı konusunda sürekli bir gel- git yaşayacaklardır. Aynı zamanda sosyologlar da...
Peki hocam neden mikroya yönelme konusunda ısrarcıydı? Muhtemelen sosyolojinin 'toplumları inceleyen' yargısından ve bu yargının genel geçerliğinden sıkılmış olacak ki daha da fazla ayrıntıya inmek için böyle bir ısrarda bulunmuştu. Sosyolojide aşırı doz makro, bir noktadan sonra verilerin sağlamlığına da zarar vermeye başlayacaktır. Yani bir süre sonra yoldan geçen amcaya da sorsak muhtemelen kendi cevaplarımıza yakın cevaplar verecektir. İşte bu nedenle ve asıl amacın incelenmesi adına mikro sosyolojiye yönelmek daha mantıklı olacaktır. Evet, bu iki kavram arasında sürekli bir gerilim ve belki de zaman zaman bir çatışma var ancak toplumların 'eyleyen' bireylerden oluştuğunu savunuyorsak yani bireylerin kendi aralarındaki yapıp etmelerini odak noktası seçiyorsak bakış açımızı bireylerin özüne de indirgememiz gerekmektedir. 
Mikro sosyolojiyi toplumsal eylem sosyolojisi olarak nitelendirmek istiyorum. Makro sosyoloji de toplumsal sistem sosyolojisi oluyor bu durumda.. Makro, tüm bir düzenin ne olduğuna yönelirken mikro da bu düzen içindeki denetim nasıl sağlanırmış görevini üstleniyor. Aynı zamanda toplumsal sistem sosyolojisi -örneğin birey mutluluğunu ele alacaksa- işin içine tüm dışsal faktörleri katmayı ihmal etmiyor. Toplumsal eylem sosyolojisi ise tam tersine bu dışsal sınırlardan arınarak insanın esas potansiyelinin ne olduğu ile ilgileniyor...

30 Nisan 2017 Pazar

Chaplin' in Satırları

Charlie Chaplin; bıyığı ve şapkasıyla neredeyse bir tema haline gelmiş, filmleriyle bizi kendisine bağlamış kişilik. 'Hep komik olacak değilim bir de şu derin satırlara ben dokunuş yapayım' demiş. Bana da seve seve paylaşmak düştü...

"Kendimi sevmeye başladığımda, farkına vardım ki; keder ve acı, kendi gerçeğime aykırı bir yaşam sürmekte olduğuma dair uyarılardı. Bugün, buna özgünlük dendiğini biliyorum."

"Kendimi sevmeye başladığımda, arzularımı bir insana dayatarak onu nasıl incitebileceğimi anladım; zamanlamanın yanlış ve o insanın hazır olmadığını bilmeme rağmen ve o insan ben olmama rağmen. Bugün buna saygı diyorum."

"Kendimi sevmeye başladığımda, farklı bir hayatı arzulamayı bıraktım ve etrafımdaki her şeyin beni büyümeye çağırdığını gördüm. Bugün buna olgunluk diyorum."

"Kendimi sevmeye başladığımda, anladım ki; koşullar ne olursa olsun, doğru zaman ve doğru yerdeyim ve her şey tam olarak doğru anda gerçekleşiyor. O halde, sakin olabilirim. Bugün buna özgüven diyorum."

"Kendimi sevmeye başladığımda, kendi zamanımı çalmayı ve gelecek için büyük projeler tasarlamayı bıraktım. Şimdi yalnızca bana keyif ve mutluluk veren, yapmayı sevdiğim, içimi neşe ile dolduran şeyleri kendi tarzım ve düzenime göre yapıyorum. Bugün buna sadelik diyorum."

"Kendimi sevmeye başladığımda, sağlığım için iyi olmayan her şeyden kurtuldum; yiyeceklerden, insanlardan, nesneler, durumlar ve beni aşağı ve kendimden uzağa çeken her şeyden. İlk başta bu durumu sağlıklı bencillik olarak adlandırıyordum. Bugün bunun kendini sevmek olduğunu biliyorum."

"Kendimi sevmeye başladığımda, her zaman haklı olmaya uğraşmayı bıraktım, ve o zamandan beri daha az yanılıyorum. Bugün, bunun alçak gönüllülük olduğunu keşfettim."

"Kendimi sevmeye başladığımda, geçmişte yaşamaya devam etmeyi ve gelecek hakkında endişelenmeyi reddettim. Bugün yalnızca, her şeyin gerçekleştiği 'şimdi' yi yaşıyorum. Her günü gününde yaşıyor ve buna memnuniyet diyorum."

"Kendimi sevmeye başladığımda, aklımın beni rahatsız ve hasta edebileceğini anladım. Ancak, aklım kalbime bağlandıkça, değerli bir müttefik haline geldi. Bugün bu ilişkiye kalbin bilgeliği adını veriyorum."

"Kendimizle veya başkalarıyla tartışmaktan, çatışmaktan veya herhangi bir sorun yaşamaktan korkmamıza gerek yok artık. Yıldızlar bile çarpışıyor ve bu çarpışmanın sonucunda yeni dünyalar doğuyor. Bugün biliyorum ki bu hayat!"

27 Nisan 2017 Perşembe

2017 Yılının Tasarım Ödülleri

Bugün internette gezinirken karşıma çok güzel bir haber çıktı. Uzun zamandır şöyle farklı tasarımlara rastlamadığımı farkettim ve görür görmez de paylaşmak istedim. Bu tasarımlar 2016- 2017 yılını kapsayan bir yarışma sonucunda belirlenmiş. Aslında hepsini çok beğendim ama fazla kalabalık olmaması açısından en güzellerini koymak istedim.



Sanırım bu herkes için harika bir fikir..


Piyano şeklindeki hediye paketleri. Çok şık görünmüyor mu?

 
Makarnaları muhafaza etmenin en eğlenceli şekli..

 
Burası bir kütüphane değil kitapçıymış. İnsan içinden hiç çıkmak istemez yahu!
 
İnsanlar oturmuş, bal kavanozlarını nerede saklasak diye düşünmüş.

 
Kahvesiz evden çıkmam diyenler için kahvenin sıcaklığına göre renk değiştiren bardaklar. Bence çok iyi fikir. 


Daha birçok tasarım var ancak ben bunları çok daha pratik ve kullanışlı buldum. Tasarım meselesi ciddi emek isteyen birşey, değerlerini bilmek de bizlere düşüyor... 😊

26 Nisan 2017 Çarşamba

Mutlak Özgürlük Mümkün Müdür?

Bundan tam beş yıl önce bu soru bana ilk defa yöneltildiğinde -o zamanki gençlik aklımla- 'e heralde canım, mümkün olmasa burada işim ne?' deyivermiştim. Oysaki benim orada olmam ile özgürlüğümün zerre alakası yoktu. Hatta neredeyse zorunluluktan dolayı oradaydım.
Bir zamanlar 'Özgür Kız' vardı bilir misiniz? Sırt çantasını yüklenip Tarkan' ı aramak için yollara düşer, dağ- bayır gezerdi. O sırada kendisine özenen çoğunluk da 'ayy inanamıyoruum işte özgürlük!' diyerek birer ikişer evden kaçmaya çalışıp hüsranla buluşuyordu. Düşündüm de aslında baya komikmiş yahu! Ama neyse şimdi konu bu değil, ben özgürlüğün kökenine değinmek istiyorum.
Bazı zamanlar kendimizi çok bunalmış, depresif ve hatta takıntılı hissederiz ve ne var ne yok öylece bırakıp gitmek isteriz. Eğer bu imkana ulaşabiliyorsak kendimizi özgür olarak nitelendiririz. Fakat eğer bu imkanın yakınından bile geçemiyorsak özgürlüğü o yıldızlı gecelerdeki ulaşılamayan muazzam bir rüya olarak beynimize kodlarız. Peki gerçekten de çekip gitmek demek, sahici anlamda bağımsızlık yaşayarak özgürlüğün kapılarını aralamak mı demektir? Daha doğrusu şöyle sorayım; bir insan beyni her anında birşeylere bağlanmak üzere odaklanmışken nasıl olur da kendisini saf özgür ilan edebilir? Şimdi burada anlık özgürlük klişesini ortaya sunmak istemiyorum zira o durum zaten herkesin kolaylıkla yaşayabileceği birşey. 
Ben bu konuya bir ara kafayı fazlasıyla takmıştım ve üniversitede buna benzer bir nedenle anket uygulaması düzenlemiştim. Direkt olarak bu cevabı verecek bir soru yoktu ama çok iyi anımsıyorum bir katılımcı 'aslında rahatıma düşkünüm ve sıkıya gelemem. Kafama eserse çeker kapıyı giderim ama ne kadar özgür hissetsem de aslında en basitinden telefonuma bile bağımlıyım ben.' demişti. Ve sanırım verilebilecek en güzel cevaplardandı bu, keşke kendisiyle konuşabilme fırsatım olsaydı. Neyse, bunun üzerine ben de günlerce düşündüm. Evet gerçekten de nasıl ki nefes almaya sıkı bir bağ hissediyorsak artık telefonlarımız için de aynısını hissediyorduk. Şu sosyal medya denen meret sağolsun, meğer nasıl da görünmez iplerle bağlıyormuş iki tarafı da! O halde bana göre insan için mutlak özgürlük diye bir kavram apaçık kendisini ortaya koyamıyor. Böyle keskin bir cümle edinmekten kaçınırım aslında ama en anlaşılabilir şekilde böyle ifade edebilirim. Özgür hissetmekle özgür olmak buz dağının iki yüzü gibi; görünen kısım özgür hissetmek, orada bir problem yok. Fakat görünmeyen özgür olma kısmı hep sular altında kalmış durumda. 
Bir de özgürlüğün uçuk kaçık yaşam tarzıyla ilişkilendirilmesi adına yapılan yanlışlar var. Şöyle ki hayatı uç noktalarda yaşayan her insan özgür olmayabilir. Uç noktalarda yaşamanın şartı da özgürlük olmayabilir. Yani bu fazlasıyla göreceli bir kavramdır ve bence beyinde gerçekleşen birşeydir. İnsanların yaşam tarzları ne olursa olsun kapılarını kapadıktan sonra ardında neler olduğunu bilemeyiz değil mi? 
Uzun lafın kısası; mutlak özgürlük kavramı benim için tahayyül sınırlarını zorlayacak kadar devasa birşey. İster çılgınlar gibi özgür yaşayanlar olsun, ister ev kuşu modundakiler.. Hepsi de  koskoca evrende bir iğne ucu olmak gibi. 😉

24 Nisan 2017 Pazartesi

#sosyolugat6- Cinsiyet& Toplumsal Cinsiyet

Sosyolojik kavramlar serisinde aslında cinsiyet ya da toplumsal cinsiyetten daha öncelikli olan ve bahsedilmesi gereken birkaç kavram vardı ancak içimden nedense bunun hakkında yazmak geldi.

Sosyoloji dünyasında cinsiyet, biyolojik anlamda kadın- erkek ayrımından bahsederken toplumsal cinsiyet, kadınlık ile erkeklik arasında olan ve toplumsal anlamdaki eşitsiz bölünmeye adeta bir gönderme niteliğindedir. Cinsiyetin hem biyolojik hem de sosyolojik bir insanlık durumuna karşılık geldiği düşünüldüğünde, toplumsal cinsiyet de kadın- erkek arasındaki farklılıkların toplumsal düzlemde kurulan yönlerine dikkat çekmektedir. Ancak burada kavramın sınırları yalnızca bir kimlik ya da kişilik meselesi olarak düşünülmemelidir. Bu sınırlar aynı zamanda kadınlığın ve erkekliğin sahip olduğu kültürel idealler ile kurum ya da örgütlerdeki cinsel işbölümünü de içine alarak olabildiğince genişlemiştir. Cinsiyet kavramını sosyolojik literatürümüze ekleyen isimse Ann Oakley' dir.*
Bundan yıllar yıllar önce toplum içersinde kadın- erkek ilişkilerine ve kadınlık/ erkeklik hususundaki kültürel anlamda egemen fikirlerin gerçekliğine dair pek çok psikolojik ve sosyolojik kanıtlama çabası içine giriliyordu. Bu oldukça yoğun çabalar, tartışmalar ve nihayet çalışmalar sonucunda kadın- erkek rolleri mevzu bahis olduğunda çeşitli kültürler arasında yok sayılamayacak derecede değişikliklerin olduğu sonucuna ulaşıldı. Buna paralel olarak bir yandan da kız ve erkek çocuklarının yetiştirilme tarzlarına, yaşayış biçimlerine, gençlik kodlarına ve aile içi iletişimlerine dair çoğu konuda araştırmalar yapıldı. 
Yıllar biraz daha ilerleyip günümüz evrenine bir nebze daha yaklaştığında artık gözler değişik toplumsal cinsiyet oluşumlarının kültürel boyutuna çevrilmişti. Yani; ırksal ayrımlar, beyaz kadınların cinsel ayrımları, siyah erkeklerin mevcut konumları ya da annelik kategorisinin barındırdığı düşüncelerle olan uyumu gibi konular üzerinde mekik dokunmaya başlanmıştı.  Tabi tüm bunların aydınlanması işin içine tarih, sanat, edebiyat, antropoloji ve hatta sinemanın da dahil edilmesini şart koymuştu. 
Cinsiyet/ toplumsal cinsiyet ikiliği her dönem mutlaka belirli eleştirilere maruz kalmıştır. Örneğin; Michel Foucault*, toplumsal düzeyin dışındaki anlamlarda biyolojik bir cinsiyet bulunduğunu reddeder. Ve hatta bu konuda hızını alamaz, belki de asırlar sürecek tartışmalara sebebiyet veren bir isim olarak kendisini ateşe atar. Foucault, üzerine saatlerce konuşulacak bir isim, şuan onu burada manasızca harcamamı eminim kendisi de istemezdi. Eleştirilerin bir diğer yüzünde biyolojik farklılıkların toplumsal ötesi bir nitelik olduğunu savunan ve toplumsal cinsiyet görüşüne karşı çıkanlar vardır. Bu insanlar genelde işin feministik boyutuyla ilgilenmektedirler. Bu eleştirilerin ardı- arkası kesilmez azizim.. Mesela birileri de demiş ki; toplumsal cinsiyet kavramı, kadın- erkek arasındaki gücün aleyhine işleyen farklılıklarda odaklanmasıyla ilgili birşeydir. Yani daha açık bir ifadeyle bu kişiler ortaya ataerkillik taşını atarlar ve bu ataerkilliğin barındırdığı sorunların cinsiyet ile toplumsal cinsiyeti aynı kefeye koymak gibi bir hatadan kaynaklandığını savunurlar. Ha unutmadan bazı sosyologlar toplumsal cinsiyet kavramıyla, cinsiyet rollerini ya da cinsiyet ayrımcılığını kastetmek isterler. İşte bu da olayın ahlakçı bir yönü olup olmadığına dair çıkan eleştirilerin temelini oluşturmaktadır. 
Cinsiyet ve toplumsal cinsiyet bu camiadaki insanların gözünde adeta bir tren görünümüne bürünmüş. Önce yolu belirleyen bir kişi çıkmış, sonrası malum.. Bizim tren olmuş mu sana vagonlar silsilesi.. Resmen duyan gelmiş, duyan gelmiş, her kafadan bir eleştiri ya da bir terim üretilmiş. İşte bunlardan biri de, cinsiyet toplumsallaşması. En yalın haliyle cinsiyet rollerine göre cinsiyet rolü tutumlarının öğrenilmesini ifade eden bu kavram, biyolojik gelişmenin yardımı olmadan kendisini ortaya koyamamaktadır. Tabi yanına ekstradan sosyolojik gelişmeyi de alarak.. Cinsiyet toplumsallaşmasının görevi; anne karnındaki bir bebeğin cinsiyeti belli olduğunda ailesinin pembe ya da mavi bebek kıyafetleri alması veya araba ya da bebek alması gibi beyinsel fonksiyonları geliştirmektir. İşin içine toplumsallaşan bu bireylerin kendi kafalarına göre yaptıkları yorumlar dahil olduğunda, cinsiyet toplumsallaşması hiç tereddüt etmeden sapmalar yaşar. 

*Keskin nişancı olan Annie Oakley değil bu, karıştırmayalım.
*en genel açıklaması.

19 Nisan 2017 Çarşamba

#belgeselizliyorum- 1

Sonunda uzun zamandır aklımda olan düşünceyi yazıya dökebilmiş olmanın haklı huzurunu yaşıyorum sanırım. Açıkçası daha önceleri belgeseller konusundaki tavrım sadece TV' de denk gelirsem ve ucundan kıyısından dikkatimi çekerse oturup izlemek yönündeydi. Bir de vakit dolsun diye izlediğim hayvan belgeselleri var tabi. Fakat sonradan -okuduğum bazı kitapların da katkısıyla- belgesellere dair ayrı bir ilgi duymaya başladım. Hayvanlar alemi başta olmak üzere, evren ve insanlıkla ilgili belgeselleri birşeyler öğrenme düşüncesiyle izlemek çok farklıymış ve hatta geç kaldığım için bile üzülmüştüm.
Hal böyle olunca hem önermek hem de incelemek istediğim ilk belgesel Cosmos: Bir Uzay Serüveni' nden başkası olamazdı değil mi? Sanırım bu belgeseli kendi adıma ayrıcalıklı kılan, öyle baştan savma ortaya konmuş mantığından ziyade gerçekten de özenle ve ilgiyle işlenmiş oluşu. 13 bölümlük belgesel- dizi kategorisine dahil edilen bu belgesel aslında yine 13 bölümlük seri halindeki 80ler yapımı Cosmos: A Personal Voyage' ın devamı niteliğindedir. 
Belgeselin içeriğine dair spesifik birşeyler anlatmam elbette pek mümkün değil ancak ilk bölümü izlediğim günü hatırlıyorum, içimden 'vaov!' demiştim. Gerek görsel efektleri, gerek sınırları zorlayıcı gücü ile tam anlamıyla bir ziyafet yaşıyorsunuz. Diğer bir deyişle şu klasik uzay- zaman anlatılarından olabildiğince farklı diyarlara doğru bir gezintiye çıkabiliyorsunuz. Bunun yanında fazlasıyla kapsamlı oluşu ve olayları ele alış biçimi de akıldaki pekçok sorunun cevabı konumuna yerleşiyor. Bu yönüyle bence bu tür kategorilere hiç ilgisi olmayan bir kişinin bile dikkatini hatrı sayılır miktarda çekebilecek bir belgesel.
Tabi 13 bölümlük bir seri olması, her bölümü izlemek adına ciddi bir zaman istiyor oluşu gerçeğini ortaya koyuyor ancak 'benim vaktim değerlidir, bir saniyem bile yok' diyenlerdenseniz -en azından- ilk bölümü izlemenizi şiddetle öneriyorum. Ha bir de tercihen dublaj olayını pek sevmem ama bu belgeseli dublajlı izlemenizi öneririm. Çünkü Haluk Bilginer' in ölçülü tonlamalarıyla daha da rahat odaklanabiliyorsunuz..
Keyifli seyirler 😉