14 Ağustos 2017 Pazartesi

#sosyolugat18- İtaat

Bir klasik olarak bu hafta yine 'şu muydu, bu muydu, ama bu da vardı yeaa!' tepkimelerini yaşadıktan sonra ciddi anlamda en yalın haliyle yazmaya karar verdim nihayet. Bakalım...

Gerek sosyolojik bakımdan gerek gündelik manada, bir toplum kendisini ortayakoyarken ve paralel şekilde toplumsallaşma sürecini gerçekleştirirken başlangıç noktasına itaati almaktadır. Toplum olgusunun, iktidar ilişkileri çerçevesinde şekillendiği düşünüldüğünde aslında birey ile toplum arasındaki mevcut itaat ilişkisinin, bir anlamda karşılıklı bir ihtiyaç ilişkisinden doğduğunu söyleyebilirim. Çünkü toplum 'biz' leri barındırdığı kadar 'öteki' ler için de bir yaşam alanıdır...
Her toplumun kendi bünyesinde barındırdığı bir itaat düzeni ve buna bağlı olarak da geliştirdiği beklentileri vardır. Ancak ortada itaatkar bir durumun olması demek, mutlaka itaatkar bir tavır sergilenmesi demek değildir. Burada önemli olan güç ilişkisi ekseninde gerçekleşen beklentilere sağlanacak uyumdur. Aynı zamanda bahsi geçen bu uyum, toplumsal normlara eşit mesafede kendisini gösterir. Tabi burada toplumsallaşma sürecinin önemini belirtmekte fayda var çünkü bireyin normları içselleştirmesi, olası bir toplumsallaşma ile mümkün olmaktadır. İşte uyum- sapma ikileminin çıkış noktası da burasıdır; sağlıklı bir içselleştirme yaşayanlar toplum tarafından kabul görürken, bu içselleştirmenin hakkını veremeyenler sapma yolunun yolcusudur.
Peki itaat denilen bu olgu nasıl anlam bulur? Tabi ki iktidar sahipleri ile. Eğer iktidar meşruiyetini toplumda bir bütün olarak sağlayamazsa bir anlamda itaatin mutlak işlevlerine de zarar vermiş olur. İşte o baskılar, dört bir yandan verilen sinyaller, her ortamda bulunma hevesi hep bundan...
Tüm bunlar bir yana, itaat aslında kendisine bakan gözlere her daim şöyle bir ikilik sunar; üstün olanın yukarıdan bakarak değerlendirmeler yaptığı bir süreç ve aşağıda kalanın kendi çıkarları dahilinde değerlendirdiği süreç. Yani der ki; 'lakabım itaat diye beni öyle mutlak kalıplara sığdırmayın. Hop diye heveslerinizin yansıması olmayın, şöyle bir bakın, inceleyin, efendime söyleyeyim işleri tek taraflı ele alıp da meşruiyet kılıfını geçirmeyin efendiler!' 

9 Ağustos 2017 Çarşamba

Derindeki

Bazı şeyler nasiptir, kısmettir. Zamanı varsa mutlaka gelir.
Kimseye bel bağlamamak gerek ve hatta kimseyi de köle etmemek...
Biliyorum, bazı şeyler bazen tam da o anda olması gerekiyordu.
Bir bakış, bir gülüş yetiyordu belki de. Ama olmadı.
Zaten olmasın; olmaması gerekiyordu deyip geçebilmeyi öğretti.
Bazı sabahlar güneş ilk gülümsemesini attığında düşünüyorum,
Daralıyor, bunalıyor, gülüyor ve belki üzülüyor ama yine de düşünüyorum.
'Önemi yok boşver' diyorum bazen
Bazen de 'böyle şeyler içime dert oluyor, bile bile yapmaya devam ediyorum ah!' diyorum...
Diyorum da
Ben yine
Her sabah
Ya da her gece
Öyle uzun ve naif düşüncelere dalıyorum.
Çoğu zaman da en doğru ve en sağlamını umut ediyorum.
Güveniyorum; defalarca ezilsem de hem de!
Bekliyorum. Çünkü beklenir. Çünkü beklenmeli. Ve
Bekleniyorsa vardır bir hikmeti...
Darılanlar olmuş, kırılanlar...
Ve kırıldığımlar.
Öyle bir huzur içimdeki; benmişim meğer herkesteki.
Kar da yağsa olurdu düşünmem için
Ya da belki biraz yağmur. Gerçi fırtınaya bile razıyım bazen.
Sadece
Çok eminim ki
Hak eden yerini bulur...



8 Ağustos 2017 Salı

Aynada Kendini Görmelisin

Biraz garip olabilir ama bugün oturdum hayatıma kimler gelmiş, kimler gitmiş, kaç arkadaşım olmuş, nasıl tiplermiş diye şöyle etraflıca düşündüm. 😁 Sonra da kendimi düşündüm tabi; hangisiyim, aynı mıyım, aslında yok muyum(!) diye...




  • Dünya yansa 'ooh sıcağı da severim' diyenler
Var yahu, bu cümleyi kuran bir insan gerçekten de var! Hayatta hiç böyle olamadım, olmayı da pek istemedim sanırım. Bu tipteki bir bireyin sınırsız takmama potansiyeli vardır. 'Hallederiz', 'bırak kalsın', 'gençler takmayın yea' üçlemesinde belirlediği hayat çizgisinden tek bir adım bile şaşmaz. Mesela yetiştirmesi gereken ciddi bir makaleyi son güne mi bıraktı, amaan bıraksın, gider o gün olması gereken yerde olur ve o makaleyi oracıkta yazıverir. Hey gidi heyy!




  • 'Canım hiç öpmiim, egom var' diyenler
Ah ah size söylemek istediğim o kadar çok şey var ki! 😃 Bu tip bireyler muhtemel çevresinden, kız/ erkek arkadaşından, ailesinden ya da yoldan geçen herhangi birinden her daim mutlak bir bağlılık bekleyişi içindedirler. Oldu da bir hata yaptınız(!) ve bu beklentiyi reddettiniz. Seviyenin düşmesine hazır olun çünkü egonun özünü görmeye başlayacaksınız; ergen tripleri, manasız suçlamalar falan filan. Ay, yazarken bile içim şişti!




  • 'Ama ben öyle düşünmemiştim ki' diyen ponçik duygusallar
Zalimsin hayat, şu ponçikleri hiç düşünmeden oyununu oynayıp duruyorsun. Hem onlar zaten kötülük olsun diye dememişlerdi ki... Bu tipteki bir birey içindeki sosyalleşme arzusuna karşı koyamaz ve fakat bunun karşılığında yapacağı fedakarlıkların da(!) asla farkında olamaz. Genelde saf olarak nitelendirilir ancaaak bazısı tam bir sessiz fırtına, efendime söyleyeyim derindeki tehlikedir. Aman dikkat, her ağlayanı ponçik sanmayalım lütfen.



  • 'Ben sana mecburum bilemezsin...' diyen kabak tadındaki romantikler
Şuan çok net bir yargıda bulunuyor olabilirim ama bu tipteki bir bireyin evinde mutlaka bir defteri ve o defterin içinde de mutlaka yazdığı şiirler ya da sevdiği insana göndermek üzere sakladığı isimsiz mektupları vardır. Uzaklara dalar, iç çeker. Arkadaş ortamındaysa sessiz kalmayı tercih eder. Neden konuşmadığı sorulduğunda ise 'ben konuşmayı sevmem, konuşsam da az- öz konuşurum. Bazı şeyleri gözlerin anlatması lazım!' edebiyatı yapar. Sevdiği kıza/ erkeğe muhtemelen ulaşamayan bu birey, sevmekten ve ölesiye sevmekten(!) asla vazgeçmez ve hatta bununla da abartılı bir gurur(!) duyar. Ay yok, daha fazla devam edemiciim... 😄




  • Buluttan nem kapan alıngan atarlılar
Başlığı attım ama yazmak için epey düşündüm. Çünkü bana göre gerçekten oldukça garip bir tür bu. Tam bir sabır sınayıcı, tepki ölçücü... Saçına, kıyafetine, başkasının kıyafetine, konuşmalara, gülüşmelere olur olmadık yerde atarlanan ve muhtemelen şaka ile gerçek ayrımını yapamadığı için bunu kendine dert edinen bir tür. Eğer bir arkadaş grubunuz varsa ve bu grup böyle bir bireye sahipse, of of, sadece sabır diliyorum. Çünkü hayat onlarla gerçekten çok zor.



  • Potansiyelinin farkında olmayan özgüvensizler
Bingoo! İşte en sık karşılaştığım, en kızdığım ve aynı zamanda en anlam veremediğim tür. Yahu şöyle bıraksalar kendilerini. Rüzgarı hissetseler mesela. Şu takıntı silsilesinden bir geçseler ah! Hayat hem onlar hem de bizler için çok kolay olacak. 😊 Böylesi bir birey genellikle spesifik bir özelliğe sahiptir; güzeldir, yakışıklıdır, enstrüman çalar, taklit yeteneği vardır, sesi güzeldir ya da aklınıza gelebilecek herhangi bir unsur. Buna rağmen girdiği ortamda diğer insanlara karşı kendisini hep bir tık geride tutma ihtiyacı hisseder. 'Ya evet gözlerim güzel ama işte...' Alın size kilit nokta: Ama işte. Nedir yahu bu amalar işteler? Evet egodan duvar örsün de demiyorum ama biraz cesaret biraz kendine güven tek istediğim, rica ediyorum. ✋

7 Ağustos 2017 Pazartesi

#sosyolugat17- İdeal Tip

Hazır geçen hafta bürokrasiden bahsetmişken -ki kendisi burada- bu kavramı da elimden geldiğince ve yalın halde aradan çıkartmak istedim. 
İdeal tip nedir? Sarışın, renkli gözlü, uzun boylu, kıvırcık saçlı, dürüst, sakin... 😊 Bunların hepsi. Ama tabi gündelik hayatta. Peki sosyoloji dünyasında ideal tip neyi ifade ediyor, bir bakalım.
Genellikle M. Weber ile birliktelik sağlayan bu kavram sosyoloji için aslında bir araştırma yöntemidir. Yani aklımızda canlandırdığımız ve o her kalıba sığdırabildiğimiz bir oluşumdan ziyade bir kavramdır bu; ne ortalama bir tiptir, ne de gerçek dünyada sıklıkla rastlanan özelliklerin basitçe bir tarifidir. O halde buradaki ideallik meselesi bizim arzuladığımız bir nesneden oldukça uzakta kalacaktır.
İdeal tipi en sade haliyle bir fikirsel süreç olarak düşünebiliriz. Şöyle ki, bir sosyolog kendi zihin dünyasında gerçek dünyaya ilişkin bir canlandırma yapar ve fakat bunu akılcı/ mantıklı unsurlar etrafında şekillendirebilirse işte o zaman ideal tip kavramını elde etmiş olur. Burada önemli olan tutarlılıktır ya da belki bir anlamda objektiflik de denilebilir. Aynı zamanda bu tutarlılığın amaç ile araç arasındaki uyumu doğrudan sağlayacağını da eklemekte fayda var.
Weber bu kavramı oluştururken, gerçek dünya hakkında az da olsa birşeyler öğrenebilmeyi hedeflemiştir. Her bireyin akılcı yaklaşım yeteneği olduğu düşünüldüğünde ve bu sayede dünyaya bir düzen sağlanacağı fikri oluşturulduğunda Weber' i daha net anlayabiliriz belki de. Bunun yanı sıra ideal tipin gerçeklikle harmanlanması sayesinde, bürokrasi ile nasıl ya da neden ayrıştığı gibi sorulara da cevap bulunabilmektedir. Burada amaç aslında bürokrasinin özünü ortaya koymak değil, akılcı bir yol çizildiğinde mevcut bürokrasinin nasıl işleyeceğine dair fikir edinmektir. 
Tabi ki sosyoloji dünyasında her zaman olduğu üzere tüm düşünürler Weber ile aynı yolda ilerlemiyordu. Bazı sosyologlar ideal tip kavramını genellikle gerçekliğin tam karşısında duran bir unsur olarak nitelendirmişler ve haliyle Weber' in yaklaşımına farklı boyutlar eklemişlerdir...

5 Ağustos 2017 Cumartesi

İçten Gelimsel

Uzun zaman sonra -nihayet- yağmur damlalarının naif dansı nefes verdi şehrime. Bulutlar el ele verdi, toprak hiç üşenmeden yaydı mis gibi kokusunu. Kahvemi yaparken daha bir keyifliydim bugün. Uzun zamandır ilk defa şöyle tadına vara vara kahve içtiğimi anladım. 
Bağıra çağıra saklambaç oynayan çocuklar bir anda bastıran yağmurda çığlık çığlığa koşmaya başladılar. Onların şen şakrak hallerinin tam tersine camdan sarkmış anneleriyse endişeli... Ne olurdu biraz yağmuru hissetselerdi, erimezlerdi herhalde!
Meğer tek ihtiyacım hafif esintiye kendimi bırakıp görebilirsem de birkaç yıldız görmekmiş. Yıldızlarla aram açıktı son zamanlarda, ulaşamıyordum çünkü. Bugün gök sahnesinde yalnızca bir yıldız vardı, ışıl ışıl, görünmeyenlerin aksine varlığını haykıran... Adını lilium koydum. 💫
İnstagramdan mazisi bol bir arkadaş eklemiş beni. Sağolsun oldukça şaşırttı, bir de güldürdü doğrusu. Vakti zamanında olmaması gereken bazı vakaların başrolündeydi kendisi, sanırım yediği hakları unutmuş olmalı... Ya da yaşandı bitti kafasındadır belki de. Sonra düşündüm; acaba öyle olsaydı hayat daha mı kolay olurdu? Yani demek istediğim o anlık şeyleri o an unutma yeteneğimiz(!) olsaydı. Ya da mesela yaşanılan herşey için bir saatlik sınırlar olsaydı; üzülsen de, mutlu da olsan ya da intikam mı almak istiyorsun, bir saatte yaptın yaptın. Sonrası koca bir boşluk.
Son günlerde 'özlemek' kavramını sanırım net şekilde içselleştirdi beynim. Ama birini özlemeyi kastetmiyorum, gerçi anları oluşturanlar da o birileri ama neyse. Şimdi her güzel şeyin bir sonu vardır edebiyatına hiç girmeyelim.
Dün rüyamda bir tiyatro sahnesindeydim. İnsanlar çember olmuş ve beni pür dikkat izliyorlardı. Sonra bir anda tanıdığım ve tanımadığımı düşündüğüm iki kişiyle birlikte mülakata girdim. Rüyalarda önceden görmediğimiz bireyleri göremezmişiz ya, o tanımadığımı düşündüğüm kişi kimdi çok merak ediyorum doğrusu. Mülakat iyi gidiyordu, tam işleri yoluna koydum derken uyandım. Tüh ya!


4 Ağustos 2017 Cuma

Sartre ve Ağır Yaşamak

Hayatımda ilk defa Jean Paul Sartre ismini duyduğumda dipsiz bir depresyon kuşağına doğru yol aldığımızı düşünmüştüm. Sonra anladım ki haklıymış, hatta bazen bu haklılık hafif ukalalığa evrilmiş... Kendisinin doğru ağızlardan, doğru fikirlerle dinlenilmesi gerektiği düşüncesindeyim zira varoluşçuluk hakkında muhtemelen herkesin bir fikri var. Neyse, bakalım buhranlı Sartre nasıl dökmüş içindekileri...



  • "Yaşarken başımızdan hiçbir şey geçmez. Dekorlar değişir, kişiler girer çıkar yalnız. Başlangıçlar da yoktur; günler anlamsız bir biçimde birbirine eklenir durur; sonu gelmez, tekdüze bir ekleniştir bu."

  • "Hayatta yapılacak o kadar çok hata var ki; aynı hatayı yapmakta ısrar etmenin anlamı yok."

  • "İki kent arasındayım, biri bilmiyor beni; öteki artık tanımıyor."

  • "Bu sevinçli, akıllı uslu insan sesleri arasında yalnızım. Bütün bu adamlar, vakitlerini dertleşmekle, aynı fikirde olduklarını anlayıp mutluluk duymakla geçiriyorlar. Aynı şeyleri hep birlikte düşünmeye ne kadar önem veriyorlar!"

  • "Her an bazı insanlar arasında ve yeryüzünün bir yerinde var olmak ve fazlalık olduğumu bilmek, benim kaderim olduğuna göre, herkes tarafından ve her yerde su, ekmek ve hava gibi aranan birşey olmayı özlüyorum."

  • "Bana öyle geliyor ki yalnızlığa söz geçirmek olanak dışı..."

  • "Değişen hiçbir şey yok ama yine de herşey başka bir biçimde varolup gidiyor. Anlatamıyorum. Bulantıya benziyor bu, ama aynı zamanda onun tam tersi. Sonunda başımdan bir serüven geçiyor, kendimi sorguya çekince kendimin, kendim olmaklığımın ve burada bulunmaklığımın başımdan geçtiğini görüyorum. Geceyi yarıp geçen benim. Bir roman kahramanı gibi mutluyum."

1 Ağustos 2017 Salı

Mavi Yeşil

*nereden çekilirse oraya giden bir yazı

...

Benim biraz çikolataya ihtiyacım var.
Ama öyle çok çeşitlisinden değil, bitter olsun yeter. Biraz toparlamalı beni.

İnsan bir defa herhangi bir 'ilk' yaşamasın, sonrası artık engebeli koşu...
Hatta bazen dayanılamayacak kadar zor. İlkin ne olduğunun, nasıl gerçekleştiğinin de bir önemi yok.

Geri dönmek istiyorum; zamanda ya da mekanda değil. O anda ve yeniden... Özlediğim, beklediğim, unuttuğum ne varsa orada olsun. Olsun ki ben de bileyim, hissedeyim her an.

Bazı şeyler yine oluyor. Hem de neredeyse aynı biçimde. Oysaki bana baya komik ve saçma gelmişti, abartıyorum sanmıştım ama yok! Gerçi olsa da olur olmasa da, hem olunca olmasaydı olur biliyorum.

'Peki sen ömür için ne dersin?' dedi. 'Yıldız kayması.' dedim. Kaymış mıydı, yanılmış mıydım, gördüğümden eminim üçlemesinde gidip gelen... Kayıp gitmesi mesele değil de, göz göre göre kaymasına şahit olmak esas acı veren. Ya da mutluluk, bilmiyorum...

Yapılması gereken çok şey var. Durup, pes edip ya da belki de hiç çaba göstermeden 'benden bu kadar' demek kolay. Ama çok şey var; kimsenin bilmediği, bilip de görmediği, görse de emek vermediği. 

Aklım bana kalan en net miras. Aklımı kullanabilmeyi bilmekse hayattaki seçimim. Çoğu zaman 'diğerleri gibi olmamak mı yoksa sürüye kapılmak mı?' diye sorar kalbim. 'Sürüyü dağıtıp hak ettiğini sergilemek' der dilim.

Çok şey anladım, çok şey öğrendim, çok şey duydum. Çoğu yordu, umarsızca hırpaladı. Kızdırdı ve belki küstürdü, olsun. Bir sabah yenidenliği keşfettim oksijenle dans ederken. Tüm yollar 'meğer' e çıkıyormuş meğer... Su yolunu buluyormuş, aman ne klişe! Olsun, bulsun da...

Peki sonra? Sonrası belli. Birileri gitmeye, kimileri kalmaya ama biz beklemeye devam... 


31 Temmuz 2017 Pazartesi

#sosyolugat16- Bürokrasi

"Modern dünya bürokrasi üzerine kuruludur. Bürokrasi; herşeyin kayıt altına alınması... Herşeyi kayıt altına almak rasyonel bir eylemdir. İnsan, devletle olan ilişkilerinde herşeyi kayıt altına aldıkça bürokrasi oluşmuştur."

Sonunda aklımdaki kavram çekişmesi içinden bürokrasiyi çekip alabilmeyi başardım. İtiraf etmeliyim, son zamanlarda sosyolugat serisinde bir tık zorlanma yaşadığımı hissediyorum; başlangıçta serinin bir takım gecikmeler yaşaması ve esas olarak hangi kavramı hangi zamanda, ne şekilde vereceğimin beyinsel çatışmasından... Ama bu bir serzeniş değil, bu yazıları yazıyor olmaktan çok mutluyum. 😊
Neyse, gelelim kavramımıza. Hey gidi Max Weber! Sağolsun hiç çekinmemiş, üşenmemiş, teorilerini ortaya atmış da atmış(!) Aslında katmanlı bir fikirler sistemi var kendisinin ama tabi anlamak ya da ciddi şekilde anlamlandırabilmek zaman istiyor. Bence bürokrasi de öyle bir kavram. Evet, belki hepimizin bu kavram hakkında diyecek çoğu şeyi var ancak bana kalırsa öyle çok da sakin bir kavram değil. Önce bürokrasinin sözlükteki karşılığına bakalım; kısaca bir sistem dahilindeki prosedürler diyebiliriz. Weber aslında bu kavramın sahibi değil, 19.yy' da ortaya atılan bu kavrama dair en özgün açıklamayı kendisi getirdiği için bir anlamda dolaylı sahibi olmuş. O dönemde çoğu düşünür bu kavramı eleştirmekten ya da aşağılamaktan çekinmezken Weber, ilk defa bu kavramı küçümsemeyen birey olmuş.
Bu yolun en başına döndüğümüzde, Weber' in demokrasi ya da akılcılık gibi mevzular üzerinde etraflıca kafa yorduğunu görmüş oluruz. Bu nedenle aslında bürokrasi, bu kavramlardan sıyrılmış başat bir profil sergilemez. Aksine Weber tarihinde -az önce de belirttiğim gibi- katmanlı olan fikirler sistemi ancak birbiriyle bağlantı kurulursa objektif bir bakış açısıyla değerlendirilmiş olur. Weber' in demokrasi incelemelerinde bir rol olduğu bilinmektedir; demokratik sistemin lideri ile seçmeni arasında konumlanan rol. Bu rol dahilinde her birey kendi gücü ve bulunduğu pozisyona bağlı olarak bir ilişki sistemi benimser. Tipik bir alt- üst ilişkisi olarak nitelendirilen bu sistemde bazı unsurların aslında sırf bu ilişki sayesinde mümkün olduğu görülmektedir. Daha yalın bir ifadeyle, her birey akılcı kurallar çerçevesinde kendisine bir güç alanı belirler ve bu gücü de işi kişiselleştirmeden ve yasalara uygun vaziyette kullanır. Dolayısıyla bu sistemin sürüp gitmesi, ancak böyle bir anlayışın benimsenmesiyle sağlanacaktır.
Böylesi bir hiyerarşik düzen dahilindeki insanlar Weber için seçimden ziyade atanarak gelen insanlardır. Bu insanlar ömür boyu makamlarında kalabildikleri gibi, mesleklerine olan bağlılıklarıyla da dikkat çekerler. Yani bir anlamda 'doğru kariyer' anlayışı vardır diyebilirim. Peki acaba bürokrasiyi bürokrasi kılan şey nedir? Elbette bir amaç belirlendiğinde ve bu amaca ulaşmak için yola çıkıldığında kimse kendisini bürokrasinin kollarına öylece bırakmaz. Fakat bürokrasi en başta akılcı bir profil sergiler ve bu sayede çoğu belirsizlik de en alt seviyeye indirilir. Eh, bürokrasinin kollarına atlamaktansa sırtı hafiften dayamak daha mantıklı gibi... 
Tamam, iyi hoş da, herşey böyle pürüzsüz mü olacak? Tabi ki hayır. Çünkü Weber, bürokrasinin bu sağlam duruşunun yok edilemeyeceği noktasında oldukça endişelidir aslında. İşinde profesyonelleşen bir bürokrat koltuğunu bırakmak istemezken ve aynı zamanda sürekli yerini garantilemek adına çaba içindeyken Weber endişe etmesin mi yani?! İşte şu 'bürokratik bilgi güçtür.' anlayışı da buradan gelir zaten...
Herşeye rağmen Weber' in hakkını Weber' e vermeli, çünkü o dönemden günümüze -her ne kadar bazı noktalarda çelişiyor olsa da- bürokrasi penceresinden içeri bakıldığında görülebilecekleri O' nun kadar net gören olmamıştır. Hatta aynı dönemlerde çoğu düşünür özgürlük gibi konularda daha hakimken, bürokrasinin artacak gücünü keşfeden de yine Weber olmuştur. Tabi bu durum kendisinin olabildiğince yoğunlaştırılmış bürokrasi kavramını sunduğu gerçeğini değiştirmez. Tek seferde anlaşılabilmesi zordur ki zaten kendisi de bu dağınık düşünce sisteminin farkındadır...

30 Temmuz 2017 Pazar

9 Basamaklı Alzheimer Önleyiciler

Yaşamayan bilmez, modern zamanların gerçekçi hastalığı alzheimer, ne yazık ki son yıllarda hemen hemen her bireyi tehdit eden bir konuma yerleşmiş durumda. Genetik faktörün de oldukça etkili olduğu bilinen bu hastalıkta yapılması gereken tek şey...Tek mi şey? Evet, belki biraz ağır olacak ama ileri seviye bir alzheimer hastasının yapması gereken tek şey olabildiğince rahat ettirilerek sakin bir hayatı tamamlayabilmek. Çünkü zaten bilinçli yapılacak başka birşey kalmıyor. 
Fakat henüz bilincimiz yerindeyken ve alzheimer kapımızı tıklatmamışken, en azından korunmak ve belki de tamamen engellemek adına bazı avantajlar sunulmuş biz insanoğluna. Besinler hayatımızın doğrudan şekillendiricisi değil mi?..


  • Yeşil Sebzeler
Tam bir sebzeci olduğum için ilk sırayı kendilerine ayırmak istedim. Brokoli, karnabahar, brüksel lahanası, lahana, pırasa, ıspanak, kereviz ve tabiki enginar ve saymadığım daha birçoğu -hele bir de tazeyse- sırf hastalıklardan korunmak için değil, sağlıklı bir yaşam süreci için de en doğal çözüm.

  • Zeytinyağı
Açıkçası kendisinin pek fazla önemsenmediğini düşünüyorum. Daha doğrusu bir kesim kahvaltısından yemeğine tüketirken geri kalan kesimin uzak kalması, sanırım beklentiyi bir nebze düşürüyor. Yapılan araştırmalarda zeytinyağının zihinsel sürece olan katkısını göz ardı etmemekte fayda var.

  • Kahve
Şükür ki zaman ilerledi de kahvenin şu anlayamadığım 'zararlı' anlayışı tozlanmaya başladı. Bir alzheimer hastasının beyninde yıkıcı proteinler fazlaca yer kaplar. İşte kahve, bu proteinleri %50 oranında azaltma gücüne sahiptir. Tabi fazlası da zarar...

  • Bakliyatlar
Biliyorum, kırmızı ya da beyaz et insan sağlığı için çok önemli. Gel gelelim tercih edebilmesi o kadar da kolay olmuyor işte. 😒 Bakliyatlar tam da çoğumuz eziyet çekmesin diye adeta bir süper kahraman modunda yetişiyor bizlere. İçeriğinde bulunan demir, potasyum, magnezyum ve aynı zamanda beyin fonksiyonunu artırıcı B vitamini, alzheimer için etkili bir engel.

  • Omega 3 
Düzenli tüketildiğinde beyin hasarlarını belirli oranlarda etkilediği gibi direnç artırıcı fonksiyona da sahip.

  • Fındık, Fıstık, Badem, Ceviz, Kaju
Benim için bu beşli tüm bu maddeler arasında belki de en etkililerden. Hem zihinsel hem fiziksel gücünün yanı sıra ara öğün olarak da kullanılabilmesi, tercih edilmesinde fazlaca etkili. Ancak tabiki aşırıya kaçmamak şartıyla...

  • Kabak Çekirdeği
Doğrusu kabak çekirdeğinin alzheimer açısından faydasını bilmiyordum. İçeriğinde bulunan çinko, kolin ve E vitamini ile birlikte riskin azalacağı da ulaşılan veriler arasında.

  • Havuç
Gelelim en fazla bilinen maddeye. Havucun faydası aşikar ancak ben havuç dışında akla gelen birçok sebzenin çok fazla pişirilmeden ve yeterli miktarda tüketildiği taktirde oldukça faydalı olacağını düşünüyorum.

  • Böğürtlen, Kiraz, Yaban Mersini
Meyveleri es geçmek olmazdı değil mi? Ben özellikle son yıllardan itibaren meyve kültürünün orman meyveleri ile genişleyen sınırından çok memnunum. Buraya eklemedim ancak frenk üzümünün de yavaş yavaş bu listeye dahil olacağından eminim. Antioksidan olma özellikleri ve C ve E vitamini içermeleri, beyin açısından fazlaca önem taşıyor. 


Her ne kadar bu besinlerin önleyici etkisi olsa da sonuca dair kesin yargılardan kaçınmakta fayda var. Evet, doğru beslenmek bence de daha önemli ancak bunun yanında zihinsel faaliyetlerin büyük etkisini de bilmek, bilinçli olabilmek ve bunun için bol sabırla çaba harcayabilmek gerekli...

27 Temmuz 2017 Perşembe

Yol' a Çıkış*

Nasıl gidiyor?
Kalbin nasıl?
Bilmiyorum, sınıra dayandım.
İçimde hangi atam konuşuyor?
Hem aklımda hem de bedenimde...
Aynı anda ayrılamam.
Bu yüzden tek kişi olamıyorum.
Kendimi aynı anda sayısız şey olarak hissedebiliyorum.
Fazla büyük usta kalmadı.
Zamanımızın gerçek kötülüğü budur.
Kalbin yolları gölgelerle kaplanmış.
Yararsız görünen seslere kulak vermeliyiz.
Okul duvarları, asfalt ve refah reklamlarının
Uzun kanalizasyon boruları ile dolu beyinlere...
Böceklerin vızıltıları girmeli.

Her birimizin gözlerini ve kulaklarını...
Büyük bir rüyanın başlangıcı olan şeylerle doldurmalıyız.
Birisi piramitleri yapacağımızı haykırmalı.
Yapmamamızın bir önemi yok!
O isteği beslemeliyiz...
Ve ruhun köşelerini esnetmeliyiz...
Sınırsız bir çarşaf gibi.
Dünyanın ilerlemesini istiyorsanız...
El ele vermeliyiz.
Sözüm ona sağlıklıları
Sözüm ona hastalarla karıştırmalıyız.

Siz sağlıklı olanlar!
Sağlığınız ne anlama gelir?
İnsanoğlunun bütün gözleri, içine
Daldığımız çukura bakıyor.
Özgürlük faydasızdır...
Eğer gözlerimizin içine bakmaya
Yemeye, içmeye ve...
Bizimle yatmaya cesaretiniz yoksa!
Dünyayı yıkıntının eşiğine getirenler
Sözüm ona sağlıklı olanlardır.

İnsanoğlu dinle!
Senin içinde su, ateş
Ve sonra kül...
Ve külün içindeki kemikler.
Gerçekliğin içinde veya
Hayalimde değilken, ben neredeyim?
İşte yeni anlaşmam:
Geceleri güneşli olmalı...
Ve Ağustos da karlı.
Büyük şeyler sona erer
Küçük şeyler baki kalır.
Toplum böylesine parçalanmaktansa
Yeniden bir araya gelmeli.
Sadece doğaya bak
Hayatın ne kadar basit olduğunu göreceksin.
Bir zamanlar olduğumuz yere dönmeliyiz,
Yanlış tarafa döndüğümüz noktaya.
Hayatın ana temellerine geri dönmeliyiz
Suları kirletmeden...

Deli bir adam size
Kendinizden utanmanızı söylüyorsa...
Ne biçim bir dünyadır burası!

Şimdi müzik
Müzik!

Ah... Anne!

Başının etrafında dolaşan
Ve sen güldükçe berraklaşan...
O hafif şey havaymış.

*Andrei Tarkovsky

26 Temmuz 2017 Çarşamba

Mu: Kayıp Bir Kıta

Nasıl olduğunu hatırlamıyorum ama aniden gelen bir çağrışım üzerine hemen yazmaya koştum. Muhtemelen belgesellerle ilgili birşeyler bakınırken gözüme çarpmış olacak ki, uzun zaman önce duyduğum ama hikayesini tam anımsayamadığım Mu kıtası aklıma düşüverdi. 
Asya ve Avrupa kıtaları arasında yer alan ve büyük tufan sırasında sulara gömüldüğüne inanılan bu kıta tarihte çok fazla merak uyandırmış.Rivayete göre Mu kıtası, ilk yerleşim yeri olarak görülmekte ve insanlarının reenkarnasyon ya da telepati gibi yöntemlere inandıkları anlatılmaktadır. Hatta hatırladığım kadarıyla M. Kemal Atatürk, dönemi boyunca bu kıta ve hikayesi hakkında derin araştırmalarda bulunmuş ve aslında atalarımızın bu kıtadan geldiklerini öne sürmüştür. Ufak bir araştırma sonucu bu kıtanın ilk olarak James Churchward tarafından keşfedildiğini öğrendim. Aynı zamanda üzerine bir kitap da ele almış kendisi. 
Peki Atatürk Türkler' in kökenlerinin bu kıtadan geldiğini neden varsaymıştı? Elbette bu havaya savrulan boş bir tezden ibaret değildi, Atatürk Churchward bulgularının da farkındaydı. Öyle ki, 1930lardan itibaren bu alana yönelik çalışmalarını yoğunlaştırarak meclise taşımayı da ihmal etmemişti. Hal böyle olunca dönemin diplomatlarından Tahsin Mayatepek, Atatürk' ün emriyle Meksika' ya gönderilmiş ve Mu kıtası hakkında etraflıca incelemelerde bulunması istenmiştir. İşte atalarımıza uzanan yolculuk, Mayalar ve Türkler arasındaki ilişkinin değerlendirilmesiyle başlamıştır. Mayatepek, yaptığı araştırmalar sonucunda bu iki kültür arasında benzerliklere dikkat çekmiş, birçok tablete ulaşarak elde ettiği çevirilerle birlikte ortak bir dil hususuna odaklanmıştır. Atatürk tüm bu verilerin kendisine rapor edilmesiyle birlikte aslında bir anlamda ilginç bir durumla karşılaşmıştır. Rapora göre Mu kıtasından göç eden insanlar çeşitli bölgelere yayılmış ve böylelikle Türk kökenleri geniş sınırlara kadar ulaşabilmiştir. Aynı zamanda farklı kıtaların farklı kavimlerinden yapılan çevirilerde yeniden ortak dil ögeleriyle karşılaşılması, bu tezin doğrudan destekleyicisi olarak görülmüştür. 
Peki sonuç? Tahmin edileceği gibi kesin bir sonuca ne yazık ki ulaşılamamış. Tüm araştırmalar, çabalar ve hatta konu üzerine yazılan onlarca kitap günümüzde Mu kıtasının halen bir efsane olarak anılmasını engelleyememiş. 
Peki gerçekten de büyük tufan yaşanmış, koca medeniyet sulara mı gömülmüş? Yoksa insanlar dört bir yana dağılarak herşeye yeniden mi başlamış? Kim bilir...

24 Temmuz 2017 Pazartesi

#sosyolugat15- Marjinalleşme

Benim için bu kavram kendi yaşam süreci boyunca malesef haksızlığa uğramış bir kavramdır. Daha doğrusu sanırım biz insanlar çoğu kez yaptığımız gibi bu kavramın da hakkını tam anlamıyla veremedik. Yeri geldi çarpıttık, yeri geldi daralttık ve hatta yetinmeyip kavramı ötekileştirdik. Marjinalleşmeyi tek boyutla inceleyerek aslında bir duruma özgüymüş gibi algıladık. Evet, marjinalleşme aslında doğru bildiğimizi sandığımız fakat yanıldığımız birçok kavram, durum ya da olay gibi iki taraflıdır; bir taraf marjinalleştirir ve diğeri de marjinalleşir. Çok basit değil mi? Sanırım değil ki toplum olarak ısrarla sadece marjinalleri görüp 'siz vallahi de billahi de marjinalsiniz, öteye gidin!' diyoruz. 
Önce marjinalleşmenin sözlük tadında tanımına bir göz atmak isterim; bir toplum düşünelim. Bu toplumda bazı bireyler siyasal, ekonomik, dini ya da akla gelen herhangi bir nokta bağlamında ayrışıyor olsun. Fakat bu ayrışma henüz dışlanma olarak görülmesin. Haliyle ayrışan bu bireyler zamanı ve yeri geldiğinde toplumda seslerini duyurmak ve tabiki bir yer edinmek isterler. İşte bu da onların bu amaç uğruna bir güç elde etmelerini ortaya çıkarır. E marjinalleşme bunun neresinde derseniz, hani o bireyler güç elde etmek istiyor ya, işte bunun engellenmesi ile bizim marjinalleşme sürecimiz başlamış oluyor. Acaba marjinalleşen onlar mıydı yoksa biz marjinalleştirdik diye mi marjinalleştiler? 😊
Bu süreci tıpkı boşanma evresi gibi düşünebiliriz; birey hep karşı tarafı suçlamak ister ancak bilinir ki suç eşlerin ikisinde de mevcuttur. İşte marjinalleşme de iki taraflıdır, birileri birilerine engel koyar, iktidar olmasınlar diye uğraşır. Diğerleri de kendi içinde dışlanmışlık hisseder ve elinde olsa da olmasa da marjinal kültürün yolcusu olur. Marjinalleştirilen bireyler çift kimliklidir aslında...
Şimdi gelelim marjinalleşmenin çıkış tarihine. 1960 döneminde bazı ülkeler gelişmekte ve ekonomilerine hız katmaktayken, çeşitli ödüllerin bu ülkeler arasında eşitsiz bir biçimde dağıtıldığına şahit olmuşlar. Eh, sosyoloji durur mu, konuyu bir güzel ele almış, derinlemesine araştırmış. Aynı zamanda bu başlangıç birçok düşünürün de ilham kaynağı olmuş. Marjinalleşme olgusu, kapitalist düzenden ayrılamayan ve belirli toplumlarda belirli kalıplara koyulamayan bir nitelikle anılmış. 
Tabi marjinalleşmenin toplum bakımından incelenmesinde antropologların da rolü büyüktür çünkü onlar, kıyıda köşede kalmış durumları ortaya çıkararak toplumun bir anlamda karakterini ortaya koymaya çalışmışlardır. Bir toplumun başka bir toplum karşısına çıktığında nasıl durduğu, ne yaptığı, neler söylediği ve kültürünü nasıl sergilediği işte bu marjinalleşme olgusu ile bütünleşen bir süreçtir. Yani 'aman bu kızın saçı mavi bu marjinal, hmm o zaman bu toplumdan adam olmaz!' ya da 'ovv erkek adam hiç kaşını kulağını deldirir mi, başımıza marjinal mi olacağğnız!' diyerek ahkam kesmemişler, sağolsunlar... 

22 Temmuz 2017 Cumartesi

Ayrıcalıklı Kategori: Öneri Filmler

Sonunda kaç zamandır aklımda olan filmi yazıya dökmeyi başarmış bulunuyorum!
İtiraf etmek gerekirse son zamanlarda hem hava şartları hem de zamanın kısıtlı oluşundan filmlerde oldukça ayrıntıya inmeye başladığımı farkettim. Daha doğrusu normal şartlar altında fark gözetmeksizin izleyeceğim filmleri bile bir bahane bularak ertelediğimi söyleyebilirim. Ancak bazı filmlere şans tanımak gerekiyor ve tabi biraz da sabır...
The Zookeeper's Wife 2017 yapımı tarihi bir kurgu, biyografi ya da dram kategorisine dahil edebileceğim Niki Caro yönetmenliğinde bir film. Genel hatlarıyla ikinci dünya savaşı zamanlarında Almanya tarafından gerçekleşen işgali ele alıyor. Tabi işgal işin büyük resmi; asıl odak noktası o dönemin hayvanat bahçesi işiyle uğraşan Antonina ve Jan Zabinski çifti üzerinde. Aynı zamanda hayvan sevgisinin dozunda işlenişi de filmi bana göre izlenir kılıyor.
Film hakkında yorumlara göz atarken 'gereksiz derecede uzun ve ağır' türünden bir yorumla karşılaştım. Evet, bir nebze de olsa durağan sayılabilir. Hatta yer yer ben de 'burası da pek gereksiz bir ayrıntıydı' demiş olabilirim. Fakat kendi adıma konuşmak gerekirse bu filmin yaşanmış bir olaydan uyarlanmış oluşu, her anında kendimi daha da içinde hissedebilmeme neden oldu. Böylesi gerçeklik kırıntıları barındıran filmleri daha bir seviyorum sanırım.
Gelelim filmin rahatsız edici noktalarına. Öncelikle oyuncuların kullandıkları aksanın pek hoşuma gittiğini söyleyemeyeceğim. Yani olması gereken o olabilir fakat oyuncular bunu oturtamamış da tamamen yapaylaşmış gibi geldi bana. Hatta aksan için kendilerini manasız zorluyor gibiydiler. Diğer bir mesele ise canım hayvancıkların kanlar içinde yerde kalması oldu. Evet, işgal ortamında kimsenin hayvanlara şefkat göstermeyeceğini biliyordum ama doğrusu o sahneler beni rahatsız etti, vurulma anını ya da yere yığılışlarını görmek istemedim. O bir kurgu bile olsa istemedim işte...
Sindirerek izlenmesi gerektiğini düşündüğüm bir film bu. Engebesiz olduğu için çoğu kişiye 'sıkıcı' geleceğini düşünmüyor değilim ancak bana kalırsa biraz dayanıp filmi yarıda kesmemekte fayda var. Ha bir de yine bazı yorumlarda başrol oyuncusu için ölüp bitenler olmuş ama bana göre öyle aman aman bir oyunculuk da sergilememiş, bunu da eklemek istedim.
Keyifli seyirler... ✌

21 Temmuz 2017 Cuma

Mim: Yaz Abur Cuburu

Şu mim olayından uzaktım aslında. Bazen cesaret edememekten, bazen uzaktan bakması daha güzel anlayışından ama bu defa içimden geldi bir el atayım dedim. Sevgili Öneri Makinesi sağolsun şenlendiriyor bizleri, hiç unutmuyor. Üzerine bir de çok sevdiğim Sibelynka beni mimleyince tam oldu. 😊
Haydi bakalım...


  • Yazın çıkan çok sevdiğin sanatçıdan/ gruptan şarkı
Bana kalsa her maddeye Evrencan' ı koyarım çünkü resmen takmış durumdayım. Samimiyetini ve özellikle yanına alıp da ziyafete çevirdiği şarkıları dinleyip dinleyip bıkmamalık...


  • Bu yaz en yeni keşfin
Geç keşfettiğim için üzülmüştüm zamanında. Olsun, duyduğum ilk andan beri favori tınılar arasında...


  • Bu yaz sürekli dinlediğin bir şarkı
Bu yaz değil her anımda dinleme potansiyeline sahibim aslında. Özellikle modum düşükse 😉


  • Bu yaz en çok duyduğun şarkı
Hmm, hangisini paylaşsam karar veremedim. Şimdi buraya Hadise' nin trajikomik şampiyon şarkısını koymak vardı(!) Gerçi zevkler tartışılmaz ama neyse uzatmadan paylaşayım ben en iyisi. 😁 Düğünlerin vazgeçilmezi ne de olsa.


  • Bu yaz eski de olsa dinlemekten vazgeçemediğin bir şarkı
Evet, bu maddede de epey bir kararsız kaldıktan sonra bende yeri ayrı olan bir şarkı paylaşmak istedim. Çok severim, bıkarım sanmıştım ama bıkmıyorum vallahi.


  • Sence bu yazın en favori hiti
Sezen Aksu' yu kainatta sevmeyen tek canlı benim biliyorum. Aslında sevmemek değil de ilginç bir şekilde kendi şarkılarını kendisinin söylemesini sevmiyorum ben. Yoksa şarkılara laf yok. Eh, o halde gelsin şarkımız çünkü ilk defa kendi söylediği bir şarkıya ısındım gibi birşeyler. ✌ 😋


  • Senin bu yazını anlatan bir şarkı
Çok var yahu, ben yine kararsız kaldım seçemedim. Her şarkıdan bir parça alıp koymak istedim... En iyisi kapanışı canım Mabel ile yapmak. Duygularımın genel tercümanı olur kendileri. ❤😊



Böylelikle ben de kendimi mim sularına bırakmış oldum. Yalnız bu iş baya zormuş, mesela şuan listeyi on farklı versiyonuyla tekrar tekrar yazmak istiyorum çünkü seçilecek çok şarkı var. Madem bu işe giriştik ben de birkaç kişiyi mimleyeyim, adet yerini bulsun! 😇


20 Temmuz 2017 Perşembe

Dorothy Heathcote

Hayal kurmak ve ileride bu hayalin gerçekleştiğini görmek güzel şey olsa gerek... Düşündüm de hayatımın hiçbir noktasında sahici hayal kurmamışım, kursam da ona inanmamışım. Ama Ömer Adıgüzel* öyle yapmamış. Yıllar yıllar önce çıktığı yolu kurduğu hayallerle harmanlayarak ilerlemiş. Mesela ilgi duyduğu yaratıcı dramayı birgün psikoloji, sosyoloji, oyun ile bağdaştırarak kitap haline getirme ve bu kitabın ön yazısını da Dorothy ile sunma hayali varmış. Yapmış da...
Açıkçası Dorothy kaleminden Adıgüzel' e yazılan ön sözü okuyunca 'vay be helal olsun' demekten kendimi alamadım. Eh, madem öyle ben bir yazı yazayım, elimden geldiğince de tanıtmaya çalışayım istedim. 😉
Yaratıcı drama tarihine bakıldığında ve bu alana ilgisi olan çoğu kişinin doğrudan farkında olduğu Dorothy Heathcote, hem bu alandan faydalanan hem de bu alanı etkileyen tam bir 'öncü' sıfatında. İngiltere başta olmak üzere yurtdışında kendi imkanlarıyla ve tabiki becerileriyle sayısız öğretmenin yetişmesinde de emekçidir. O' nun hikayesi aslında kalabalık bir ailede büyümesi nedeniyle hep birşeylere ilgi duyması ve kendini yetiştirebilmesiyle başlıyor. Hatta bu bağlamda gençliğe adım attığı yıllarda bir tiyatro okulundan burs alıyor ve zamanının nitelikli uzmanlarından tiyatro dersleri almaya başlıyor. Tiyatronun yanında dramaya verdiği önem ve özgün karakteri, adının duyulmasına ve kariyerine olumlu katkılar sağlıyor.
Gelelim Dorothy için dramaya... Kendi deyimiyle eğitimde drama 'yaşamın pratiği'. 'Gerçekliğin varlığı içinde yansıtıcı unsurlar yaratmak benim öğretimimin doğası' demiş kısaca. Eğitim- öğretim süreci boyunca yaratıcılığın önemini kavrayan Dorothy, çalışmalarını geliştirirken bir drama fabrikası kurmuş ve öğrencileriyle birlikte yaratıcılık- çok boyutluluk ekseninde araştırmalar yapmıştır. Aslında burada kendisinin otoriter bir drama öğretmeni olduğunu söyleyebilirim çünkü O' na göre bir çocuk, kendisini ifade etmeye hak kazanmalıdır. Yani Dorothy, bir çocuğa özgürlüğünü altın tepside sunmak yerine kendi güçlerini keşfetme zamanını yavaş yavaş tanıyan bir anlayış benimsemiştir. Kendisinin benim açımdan en çok hoşuma giden tarafı, öğrencilerini rol alma aracılığıyla dramatik olaylara ya da dramatik aktivitelere duygusal olarak katılmaları yönünde teşvik etmesi ve aynı zamanda tüm bunlara sosyolojik perspektiften bakmalarını sağlaması oldu. Böylelikle Dorothy, öğrencilerin bireysellikten/ bencillikten uzaklaşarak insanlık adına daha derinlemesine bilgi edinmelerini hedeflemiştir. 
Tüm bunların yanı sıra Dorothy için drama grup çalışması halinde gerçekleştiğinde amacına ulaşır. Benim için de bu düşünce tamamen doğru çünkü doğrudan tecrübe etme şansı bulduğum drama süreci boyunca ben aslında yanımdakilerle anlam bulabiliyorum. Daha doğrusu çok yetenekli, yaratıcı, özgün ya da rahat olsam bile grubum içinde kendisini ortaya koyamayan bir kişi bile olduğunda tüm fikirler havaya savrulmuş oluyor. Bu nedenle drama eğitmenlerinin grup dinamiğine ve etkileşimine sıklıkla vurgu yapmalarını garipsememek gerek. Ha bir de grup uyumunun bireyde aidiyet hislerini canlandırdığını da söylemekte fayda var. İşte tüm bunlar kapsamında Dorothy dramayı, oyun yapmaktan ziyade kurgulamak olarak nitelendirmiş ve işin öğreticilik yönüne ışık tutmuştur. Bunu da kendisinin ağzından örneklemek istiyorum; "ben öncelikle öğretme işinin içindeyim, oyun yapma değil; hatta oyun yapmaya dahil olduğum zaman bile. Ben herşeyden önce düşünmekle, birşeyi başka şeyle ilişkilendirebilmekle, iletişim kurmakla meşgul oluyorum. Bu sürecin sonunda iyi bir tiyatro da ortaya çıkabilir; fakat ben önce bu süreçten iyi insanların çıkmasını istiyorum."
Sanırım tüm bir yazıyı böyle özetleyebilirim çünkü ne kadar mümkün olduğunu bilmesem de iyi insanların çıkmasını ben de ümit ediyorum...

*Çağdaş Drama Derneği' nin genel başkanı. Dramayı hayatına işleyebilmiş çok fonksiyonlu kişilik.

13 Temmuz 2017 Perşembe

Beni Böyle Sev, Seveceksen

Dramada herşey o kadar net, o kadar şeffaf ki aslında gündelik hayatta bildiğim ya da hissettiğim duyguları en üst seviyesinde yaşadığımı farkettim. Bir insana bakarken, gülerken, temas ederken ya da iletişime geçerken bazı kalıplar oldukça monotonlaşmaya başlamış. Tabi zaman ve yaşanmışlıklar da birikince zihnimdeki birey değerlendirmesi kavramı bir miktar dönüşüme uğramış.
Çok klişe olacak ama şimdi gerçekten de 'bizi biz yapan şey farklılıklarımız' diyeceğim. Diyeceğim çünkü bence bu, özgüvene doğrudan ışık tutan en önemli yol. Bundan iki gün önce dramadan bir arkadaşın fiziksel bir noktasına dair içinde bulunduğu çekincesinden haberdar oldum. Daha doğrusu kendisi dile getirmese de gün boyu aynı oksijeni soluduğumuz için gözlerindeki tedirginliği ufak bir gözlem sayesinde farkettim. Bir ortama ilk defa girdiğimde çok iyi gözlem yaptığımı düşünen ben, böylelikle yine yanılmış oldum (!)
Neyse. Drama canlandırmalarında karşınızdaki ya da yanınızdaki bireylerle etkileşime geçmenin en doğru yolu, kendine güvenmek ve rahat olmak. Aksi takdirde vücudu saran endişe bir süre sonra bocalamaya ve sonrasında da tamamen çöküntüye sebep oluyor. Aynı zamanda karşı taraftan gelen en ufak güvensizlik sinyali, motivasyonun hızla ortadan kalkmasına neden oluyor. Bana kalırsa bu hayatta çekindiğimiz, belki utandığımız ya da baskı altında kaldığımızı düşündüğümüz unsurları aşmanın en temiz yolu böylesi ortamlar. Çünkü o an geldiğinde herkes eşit seviyelerde ve eşit konumlarda kendisini gösteriyor. Haliyle gündelik hayattaki sevilme/ beğenilme arzusu (!) akla bile gelmiyor.
Kimse bir başkasının sevgisini kazanma maksadıyla kendisini dar kalıplara koymamalı bence. Tabi zaman, şartlar, ortam ya da herhangi bir faktör yeri geldiğinde bunu engelleyebilir. 'Aman sevmezse sevmesinler n'apalım!' da demiyorum. Birey değerlendirmesini spesifik fiziksel nitelikler üzerinden yapıyorsa zaten uzak kalsın. Tabi bunları diyorum ama biliyorum ki bazı alışmışlıkları değiştirmek ya da kabullenmek her zaman toz pembe olmuyor, belki zaman istiyor. Belki de zaman istemiyordur da bu yalnızca içimize sunduğumuz bir bahanedir. Önemli olan işi kafada bitirmek ve her daim kendine olan inancı tazelemektir...

12 Temmuz 2017 Çarşamba

Yaratıcı Drama Günlükleri



Bu sıcaklarda denize koşmak ya da kumlarda yuvarlanmak varken Ankara' nın sıcağında kapalı mekan bir kursa gitmek ne kadar doğruydu tartışılır ama bana kalırsa hayatımda verdiğim en güzel kararlar listesinde yerini almış oldu. Çok garip geliyor ama bu hafta başından itibaren sabahtan akşama kadar aralıksız aktif olmama rağmen kendimi mutlu hissediyorum. Gerçi mutluluk meselesi fazlasıyla göreceli ama belki de mutlu olduğumu sanıyorumdur...
Yaratıcı drama ile tanışmam aslında ilk değil fakat daha öncesinde doğrudan tecrübe etme şansım olmamıştı. Kısaca özetlemem gerekirse yaratıcı drama; farklı katılımcıların bir araya gelmesiyle oluşan bir grubu, duruma hakim bir drama liderinin/ eğitmeninin yönlendirmesi ve katılımcıların hayal dünyalarına ışık tutmasıyla ilerleyen bir süreç. Çoğu birey drama ve tiyatronun aynı kategoriler olduğunu savunur. Her ikisi de birbirinden yararlanıyor olsa da aralarındaki temel fark, tiyatronun bir metin ekseninde ilerlerken dramanın tamamen spontane olması. Çok fazla teoriye girmek istemiyorum. 😊
Evet daha yolun başındayım ancak ilk günden itibaren bildiğim en net şey, farkındalığımı fark etmek oldu. Yani bir oda dolusu huyları, tipleri, düşünceleri, duruşları, bakış açıları farklı insanlarız fakat bir çember olduğumuzda hepimiz o anda ve eşitiz. Aynı zamanda hem kendimiz hem de bir başkasıyız, başkası gibi düşünmek ya da hissetmek durumundayız. Hal böyle olunca kendimi empati kuran bir birey olarak nitelendiren ben, aslında hakkını vererek empati kurma meselesini çok da gerçekleştirmiyormuşum. 
Bir de tabi doğaçlama meselesi var ki bana kalırsa işin en eğlenceli ve en geliştirici yanı... Drama sahne ve seyirci kaygısı gütmeyen bir platform ancak her grup kendi içinde hem rol oynayan hem de izleyici konumunda olduğu için canlandırmalar ya da doğaçlamalar oldukça rahat gözlemleniyor. Aynı zamanda gündelik hayatta hız odaklı olduğumuz davranışları, bu canlandırmalar sayesinde parçalara bölerek daha estetik ve daha ayrıntılı şekilde değerlendirebiliyoruz. Örneğin dün neredeyse tüm bir gün boyunca sabah uyanış- evden çıkış arası süreci tüm ayrıntılarıyla canlandırma imkanı bulduk ve gerçekten de hızla yaptığım çoğu hamleyi ayrıntılı düşününce es geçtiğimi fark ettim.
Velhasıl kelam, beden olarak fazlasıyla yorgun olsam da kafa bakımından tamamen ferahlamış vaziyetteyim. Başlangıçta benim de bazı meraklarım vardı ancak bana kalırsa drama eğitiminde en önemli nokta, ön yargıların buhar olup uçmasından geçiyor... 

10 Temmuz 2017 Pazartesi

#sosyolugat14- Kültür& Popüler Kültür

Her ne kadar bir toplumun yapıcı taşlarından biri olarak kültürün ele alındığını bilsek de, bütüne bakıldığında sanat ile olan yol arkadaşlığının da ön planda olduğunu söylemem yanlış olmayacaktır. Oysaki kültür özünde kısıtlayıcı bir rol oynamaktan ziyade, toplum içinde etkileşimin sağlandığı herşeyi kapsayan bir konumdadır. Özellikle sosyoloji, psikoloji, felsefe ya da tarih gibi -ve tabiki daha fazlası- sosyal bilimlerin üyeleri arasında kültürün toplumsal yönü hep bir adım öndedir.
Evet, kültür- sanat ilişkisi göz ardı edilemeyecek kadar geniş ancak muhtemelen çoğu bireyin zihnindeki kültür, topluma dair değerlerin, inançların, davranış kalıplarının ya da ahlaki faktörlerin öğrenilen boyutuna işaret etmektedir. Haliyle kültür denilince uygarlığın da kendisini göstermesi kaçınılmaz olacaktır. Birebir aynı anlamda buluşmasalar da bir kağıdın iki yüzü olarak da tanımlayabiliriz sanırım. Eski zamanlarda, kültür ve uygarlığın her daim daha fazla ahlaki değere doğru ilerleme kaydeden bir çizgide olduğu anlayışını da göz ardı etmemekte fayda var ki ancak bu şekilde bir uygarlık düzeni/ seviyesi kurulabilsin.

Gelelim popüler kültüre... Az önce bahsettiğim kültür havuzunun içindeki tüm unsurlar toplumdan topluma mecburi farklar göstermek durumundadırlar. Yani basit toplum ve karmaşık toplum olarak adlandırılan toplumların kültürel seviyelerindeki homojenlik de doğrudan ayrışmaktadır. Tabi karmaşık toplumların kültürü de tabakalaşmakta... İşte popüler kültür bu ortamın ya da kültürün en yaygın olan ve herkesin kolaylıkla erişim sağladığı tarafıdır. Sınırlar daha esnek, resmiyet daha az ve hatta eğlence faktörü daha çoktur. Yani öyle kasılmalar aman efendim gerilmelerden ziyade insanlar işin kahkahalı tarafındadır. En basit örneğinden televizyon; ona herkes erişebiliyor ve haliyle bir anda insanları etkisi altına alıyor. Tam bir duyan gelmiş modu.
Bir de yüksek kültür meselesi var; hani şu ağır romanların, klasik müziklerin, dans ya da farklı sanatların kendisini sunduğu daha korunaklı alan. Genel anlamda yüksek kültür- popüler kültür birbirlerine eş değerde gibi görülse de aslında tamamen uzak iki alandır. Yüksek kültür unsurlarına insanların ulaşması belki de bir tık daha çaba isteyecektir. Tabi aralarındaki kalite farkına da vurgu yapmadan geçmek olmaz. 
Peki sosyologlar popüler kültürü neden ele almak istemişler? Çünkü bakmışlar ki bu gidişata bir el atmak lazım. E bunu yapabilmenin en doğru yolu halkın arasına karışmak ya da halkı anlayabilmek. Popüler kültür de halkın anında elde edebildiği bir faktörken ve aynı zamanda halkın bilinç düzeyine ışık tutabiliyorken onu incelememek pek de mantıklı olmazdı sanırım. Bir de popüler kültür böylesine yoğunlaşmışken, kapitalist şirketlerin ekmeğine ballı kaymak sürülüyorken geri planda mı kalsalardı yani!
Günümüzde popüler kültürün en etkili aracı olan medya ise çoğu klasik ya da geleneksel kültür taraftarları açısından zararlı görünse de, yıkılmasına izin verilmiyor. Daha doğrusu öyle ya da böyle kimse yıkılmasını arzulamıyor. Toplum birşeylere çaba harcamaktansa hali hazırda kendisini bekleyen aracıları tercih ediyor. Bence alan memnun, satan memnun...

6 Temmuz 2017 Perşembe

Freud Gerçekleri

Geçenlerde bir dergide bazı düşünürlerin hayatlarına dair yazılar okumuştum. Freud tercihini hayat üzerine kullanmış. Aslında hepsi de üzerine etraflıca düşünülecek şeyler ama şimdilik paylaşmakla yetinmeyi tercih ediyorum. 😊


  • Yaşamın amacı ölümdür. Hayatın en büyük gerçeği ölümdür.

  • Zayıflıklarımız gücümüzdür. Güçsüz olduğumuz noktayı kabullenerek kendimizi güçlü kılabiliriz.

  • İnsan sanılandan çok daha ahlaklıdır ve hayal edilemeyecek derecede ahlaksızdır. Hayatta her zaman iki yol vardır.

  • İnsan saldırılara karşı kendini savunabilir ama iltifatlara karşı savunmasızdır. 

  • Kadınları anlamak için bir labirenti düz yola çevirmek gerekir. 😉

  • İnsan sağlığını koruyan iki faktör vardır: işini sevmesi ve hayatı sevmesi. Öleceğiz diye hiç yaşamayacak değiliz. Zaten yaşadığımızı varsayarak ölebiliriz. 

  • Güç ve güveni hep dışımda aradım. Ama bunlar insanın içinden gelir ve her zaman oradadırlar. Özgüvenmek, özüne güvenmek. Bunlar insanı egoist yapmadığı sürece bulunması gereken en önemli unsurlardır. Herşey bizim elimizde, bu her zaman böyleydi. Neyi nasıl düşünmek istiyorsak öyle düşündük. Hiçbir şeyi olduğu gibi kabul edemedik, kabullenemedik. Eğer kendimize ve gücümüze inansaydık herşeyi anlatıldığı kadar anlar, gösterildiği kadar görürdük. 

Döngü

Uykunun yine bana ısrarla uğramadığı ve hatta onca yorgunluğu hiçe saydığı bu geceyi en iyisi bir yazıyla değerlendireyim dedim. 
Geçen hafta aynı tarihlerde bir arkadaşımın bebeğini kaybettiğini, diğer bir arkadaşımın ise bebek beklediğini öğrendim. Sevinmeli mi yoksa üzülmeli mi, yoksa olduğumuz yerin muhakemesini mi yapmalı, doğrusu bilemedim. Hal böyle olunca şu birkaç gündür üzerimde bir dalgınlık var; düşünceler silsilesi... Canım da sıkılıyor açıkçası. Bana uzanan birşeyler olmamasına rağmen sıkıyorum canımı. Belki de sıkmak istiyorum kim bilir. Sıcak havanın rehaveti de eklenince sabahları uyanıp olduğum yerde akşama kadar durma potansiyeline sahibim bence. 
Birkaç hafta önce bir belgesel kanalında pür dikkat kaplanın zebrayı dişlediğini izlerken yine cız etmişti içim. Oysa o anki ruh halim çok saçmaydı, işin içinden 'e doğanın dengesi işte, o onu yiyecek ki hayatına devam edebilsin' gibi cümlelerle çıkabilirdim. Aslında normalde öyle yaparım da zebra seviyorum işte, sevince kıyamıyor insan(!)
Bazen çok gülüyorum; sürekli aynı hamlelerin olduğu bir hayatta hala bazı şeylere neden hayret ettiğime dair... Hala olması gerekenlerin kendisini pürüzsüz sunmaya devam etmesi gerekirmişçesine bir tavır takınan beynime abartarak gülüyorum hatta. Kendisini çoktan bir konuma yerleştirmiş şahısların, durumların, mekanların anılarımı dürten saliselik uyarılarını hissediyor olmak da saçma geliyor bana. Şu hayatta bir 'olmuş bitmiş' diyenlerden olamadık... Hepsi de yürüyüp gittiler vallahi, ben yerimde sayıyorumdur belki. Neyse...
Davul bile dengi dengine derler ya, sanırım bu baya doğru. Gerçi düşününce bazı istisnalar buluyorum ama sonuç yolunda hepsi aynı kapıya çıkıyor. Doğrusu bu hayat döngüsünün neredeyse sıfır hatayla halen devam ediyor olması hem şaşırtıyor hem de tedirgin ediyor. Bu sahici bir algı meselesi mi yoksa gerçekten de olması gereken mi, tam karar veremiyorum. Zaten tüm bunları sürekli düşününce de düğüm oluveriyor insan. En iyisi akışına bırakmaksa, ben ondan da fazlasıyla sıkılmış durumdayım...

3 Temmuz 2017 Pazartesi

#sosyolugat13- Kentleşme& Kentlilik

Sosyolojinin bir zaman sonra kentleşmeye ilgi duyması, bünyesinde bu disiplin için de olanak tanımasına imkan vermiştir. 19.yy' ın hızla gelişen sanayi şehirleri aslında ilk zamanlardan itibaren kendisini gösterse de bu büyümenin getirdiği denetimde bir esneklik ya da gevşeklik de kaçınılmaz olmuştur tabi.
Adı üzerinde kentleşme, bir şehrin oluşumunu ele alan bir kavramdır. Bu sürecin çok uzun soluklu olduğunu dikkate alarak, ticaretin ve tabi ki kapitalizmin genişlemesiyle birlikte büyük şehirlerin kurulduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Yani aslında monotonluktan ziyade sosyolojik tartışmaların hatrı sayılır boyutta olduğunu söyleyebilirim. Pek sevgili sosyoloji dünyası, ele aldığı çalışmalarda genel olarak modern toplumlar ile gün yüzüne çıkan kentleşme üzerinde durmuştur. Fakat sanayileşme ilerledikçe ve artık değişimler de geniş hitap alanları bulmaya başladıkça sosyolojinin kentleşmeye verdiği değerde azalmalar yaşanmıştır. Dolayısıyla kentleşmeyi kavrayabilmek için, modernleşmiş bir toplum yapısına ve tabi sanayi ekonomisinin de ilerlemiş olmasına ihtiyacımız vardır. Kısacası kentleşmiş toplumlara...
Fakat siz sanıyor musunuz ki kentleşme hemen hazır yoldan yerleşmiş? Hayır, tam tersine zamanında 'kentleşme karşıtlığı' adı altında bir akım oluşmuş. Oturmuşlar şehri eleştirmişler de eleştirmişler, kır yaşamını övmüşler bir de. Çünkü insanlar şehrin bu gücünden korkmuş, problemlerinden çekinmişler. Bir rivayete göre(!) yabancılaşma ile birlikte cemaat -ki ileride kendisine değineceğim- olgusunun göçüp gideceğine dair kaygılara düşmüşler. Sonra birgün çağdaş sosyoloji masaya yumruğunu vurmuş ve 'ben de varım hey hey!' nidalarıyla kentleşme karşıtlığını reddetmiştir. Çünkü çağdaş sosyolojide şehir, bir bölünmeden ziyade, kültürün, tarihin, toplum yapısının adeta bir yansımasıdır. Bu da böyle bir dipnot olsun...
Gelelim kentlilik kavramına... Aslında en yalın haliyle kentlerin ya da kentlerdeki toplulukların artık bir ritüel haline gelmiş yaşam biçimlerini anlatan bir kavram bu. Böylesi bir yaşam tarzında işbölümü oldukça ilerlemiş, çatışmalar artmış, akrabalık ilişkileri zayıflamış ve kitle iletişim araçları da her yeni gün daha fazla önem kazanmaya başlamıştır. Tabi bu unsurların şehirlerin büyüklüğüne, nüfustaki yoğunluğuna ve farklılık ya da çeşitlilik barındırmasına bağlı olarak değişeceğini de söylemekte fayda var. 

1 Temmuz 2017 Cumartesi

Bu Bir Girdap!

Bugün çok zor bir gündü. Eve dönüp kafa dağıtmaya çalışırken Mehmet Güreli' nin yaklaşık sekiz dakikalık bu videosuna rastladım. Aslında şu mevzuyu düşünecek modumda pek değildim ama yine de paylaşmak istedim. Ardından da Mehmet Güreli şarkılarından devam etmenizi öneririm.. 😉

"Birileri birşeyleri ele geçirdi fakat ne ele geçirdiklerini bilmiyorlar."






30 Haziran 2017 Cuma

Hep Aynı Nedenler, Hep Aynı Sonuçlar

Bir an için bugün eve hiç dönemeyeceğimi sandım. Çünkü öyle bir sıcak, öyle bir baskı var ki herkes gibi benim de gündemimi fazlasıyla meşgul ediyor. Tabi evlerin de sıcaklık bakımından dışarıdan eksik bir tarafı yok ya neyse... Evet, pek de alakalı olmayan bir giriş yaptıktan sonra(!) esas meseleme geçmek istiyorum.
Bu sabah ben yine karşı caddeden gelen kaza sesiyle uyandım. Yine diyorum çünkü belirli aralıklarla gerçekleşen bu kazaları sanıyorum içselleştirmiş durumdayım. Geçen yıl saymak için fırsatım olmamıştı ama bu yıl özellikle dikkat ettim ve bu sabahki kaza da eklenince sayı yirmilere ulaşmış oldu. Bunu da yazarken hem hayret ediyorum hem de olağan bir durummuş gibi karşılıyorum doğrusu. Fakat beni hepsinden daha çok rahatsız eden şey, halen bu duruma karşı bir önlem 'alınmıyor' oluşu. Çünkü bahsettiğim bu yol, gün içinde fazlasıyla trafik alan ve iki yoğun caddeyi birbirine bağlayan bir köprü niteliğinde adeta. Ben de hem yaya olarak hem araçla neredeyse hergün kullandığım bu yolu çoğu kez özellikle ziyarette bulundum; bir uyarı ya da bir önlem bulunuyor mu merakıyla... Ama, yok. Halen yok ve olacağını da hiç sanmıyorum. 
Kazalar da öyle ufak tefek ya da görmezden gelinecek gibi değil bu arada. Mesela bu sabahki şanslı arabamız(!) kaldırım taşlarını da peşinde sürükleyerek takla atmış ve bir ağaca çarparak durabilmiş. Geçenlerde meydana gelen kazada araba elektrik direği ile bütünleşmişti. Ondan bir öncekinde ise -ki en şaşırtan buydu- nasıl olduğunu hiç anlayamadığım bir şekilde araba oradaki bahçeli bir evin içine girmişti. Ama öyle bahçesine falan değil yani, bildiğiniz içine!
Şimdi bir de vatandaşın tepkisine değinmek istiyorum. Açıkçası başlarda kaza sesini duyuyordum ancak o anda gözlemleme fırsatı bulamıyordum. Zamanla kazalar monotonlaşmaya başladı ve haliyle ben de incelemek adına baya bir imkan buldum. Bu yolu aslında çok fazla insanın rahatça görebileceği, tam ortada bir yol olarak tarif edebilirim. Gerek apartmanlardan, gerek arabalardan ya da uzak mesafeden bile çok rahat görünüyor. Kaza sesi geldiğinde yurdum insanının yaptığı ilk iş merakla ama bilinçsizce olay yerinde birikmek oluyor. Eğer sürücü yaralı ya da sıkışmışsa aynı anda çoğu kişi telefona sarılıyor. Eğer hasar sadece arabadaysa, etrafında üç- beş tur atıp, birkaç defa sağına soluna vurarak geçiştiriyorlar. Tabi bu sırada hasarlı bölge de nasibini alıyor. Mesela geçen ay gerçekleşen kazada arabanın kapısı savrulmanın etkisiyle yerinden çıkmakla çıkmamak arasında kalmış. Sağolsunlar anında koparıp attılar kapıyı, ya hep ya hiç anlayacağınız!
Gelelim işin 'neden önlem alınmıyor' kısmına. Valla ne desem boş, zaten ben desem de demesem de belli ki kimsenin umrunda değil. Bana göre önlem almak için kaza sayısının bir önemi yok. Gerçi düşündüm de nasıl bir önlem alacaklar ki? 'Dikkat, ne zaman nasıl olacağı bilinmez ama bir kazaya kurban gidebilirsiniz.' falan mı yazacaklar? Hatta aslına bakarsanız o yolda nasıl kaza oluyor halen çözebilmiş değilim. Çünkü yola giriş yapmadan önce neredeyse adım başı trafik lambası var. Tabi uyanlar için... Bir de sanki bu kazalar sadece bizim evde böylesine dikkat çekiyormuş gibi bir his var içimde. Herkes halinden memnun gibi. Bu iş nefes almak kadar olması gereken birşeymiş gibi... Sorsanız herkesin haberi var, kazalardan herkes şikayetçi, 'aman bizim başımıza gelmesin de önlem alınsın' modunda ama iş harekete geçmeye gelince azalan sesler dışında bir noktaya varamıyorsunuz. Bu da benim baya sinirime dokunuyor ne yalan söyleyeyim.
Sonuç olarak bugün bir araba, bir can daha kazadan nasibini almış oldu. Şu 'cana geleceğine mala gelsin' klişesini de duymak istemiyorum çünkü malesef her defasında mala geldiğini göremedik. Muhtemelen birkaç hafta içinde yeni bir kaza daha meydana gelecek ve muhtemelen ben yine tadım kaçmış vaziyette sağı- solu ararken kimsenin birşey yapmıyor oluşuna ve bu keskin duyarsızlığa canımı sıkarak günümü geçireceğim. Tıpkı bugün olduğu gibi...