25 Ocak 2017 Çarşamba

Gecikmeli Kar Sefası

Akşam dinlenmecesi çayımı yudumlarken penceremden dışarı baktım ki -sonunda- gökten inen beyaz pamukçuklara dair birşeyler görebildim. Her yıl mevsimlerin yer değişiminden kaynaklı gecikmeler olmuyor değildi ama bu yıl sanki kar Kayseri' ye gönül koymuş da yağmak istemiyor gibiydi. Haftalar boyunca yurdun dört yanında kar kıyamet, trafik o biçim, insanlar kendinden geçmiş şekilde ana haberleri takip ettikten sonra mecburi bir özlem içine giriyorsunuz haklı olarak. Onu da geçtim mevsim normallerini görmek şöyle dursun, arkadaş bir bulut bir rüzgar efendime söyleyim bir karartı birşey olmaz mı yahu! Yok. Yok olması da yetmiyor bir de nasıl günlük güneşlik nasıl tertemiz gökyüzü anlatamam yani. Hal böyle olunca insan kendini mazlumdan hallice hissediyor vallahi. Şimdi nerede o eski kışlar demek çok klişe olacak ama gerçekten de çocukluğuma dair en belirgin an o belimize kadar karların içinde kaldığımız, geniş gövdeli kardan adamlar yaptığımız ve okulların tatil oluş haberini dört gözle beklediğimiz günler. Eskinin herşeyi güzel diye boşuna dememiş büyüklerimiz..
Açıkçası bana göre aslında olması gereken birşeyi beklemek bile üzücü geliyor. Çünkü farkında olsak da olmasak da belirginliklerimizin kolaylıkla değişkenliğine şahit oluyoruz. Siz buna büyümek deyin, yaşlanmak deyin ama ben 'tozlanmak' diyorum. Ve bunu bile isteye bizlerin yaptığına şahit olmak da bonusum oluyor. Tabiki hava şartlarına müdahale etmekle ilgili bir varsayımım yok ancak bu dünya bizler içinse ve bizlerle paralel döngü sağlıyorsa -elimizde olmayan şeyler dışında- ulaşabildiğimiz herşeyden bizler sorumluyuz. İyiye kullanmak da bizim elimizde yıpratıp bırakmak da..
Neyse, şaka bir yana bir on dakika pencerem açık kar keyfi yaptım ama yavaştan buz tutmuş gibiyim. Zaten tüm gün kendisini hissettiren ayaz da karın habercisiydi. Ama iyi oldu. Her kar yağdığında heyecanlanırım ben, çocuk tarafımızı özgür bırakmaya bahane bulduğumuzu düşünürüm. Bu yüzden de keyfini doya doya çıkartmak gerektiğine inanırım ki böyle fırsatları hayatımız boyunca kaç kere elde edebileceğimiz de muamma değil mi.. 😊

16 Ocak 2017 Pazartesi

Farkındalıklar ve Diğerleri

Ben bazı insanların bazı davranışları bilerek yaptığını düşünürüm. Genellikle bu durumu da takıntı olarak nitelendiririm. Çünkü birkaç gözlem sonucunda anladım ki, insanlar anlayış konusunda epey kıtlar ne yazık ki. Mesela yıllarca arkadaş olduğunuz bir insanı her yönüyle tanıdığınızı ve artık sıkıntı içine girmeden hareket edebileceğinizi düşünürsünüz. Ama öyle anlar vardır ki -sabır noktanızı sınayanlardan- döner bakarsınız ve 'benim tanıdığım insan gerçekten bu mu?' diye sorarsınız defalarca. Evet belki hatayı başkasında aramak hep bize kolay gelmiştir ama böyle bir durumla karşılaştığımda kendime en önemli tavsiyem asla pes etmemek üzerine olmuştur. Pes etme kavramını burada daha 'aksesuar' niyetine kullanıyorum aslında. Şöyle ki, eğer kendinize güveniyorsanız ve akıl tartınızda bir eşitliğe ulaşabilmişseniz, aynı zamanda sahip olduğunuz değerler ışığında yolun sonunda bir ışık görebiliyorsanız ne olursa olsun peşini bırakmayın derim. Bırakmayın ki bir insan başka bir insan üzerinde bir açık yakaladığını sanıp da dengesini kaybetmesin. O hatayı yapmaya bile kalkışmasın ama varsayalım yaptı, onun hata olduğunu keskin çizgilerle anlasın.
Bazen -ve son zamanlarda sık sık- kendimi kontrol ediyorum; yanlış yapıp yapmadığıma dair. Arada sırada kendime olağandan fazla kızıyorum. Belki de bazı şeyleri yediremediğimdendir kim bilir.. Ama belirli zamanlarda hızla gelip geçen bir anımsama oluyor, hani böyle beyninizin arka planına itelediğiniz ama varlığından her daim haberdar olduğunuz şeyler gibi. Sanırım buna insanların çıkarlarına yönelik davranışlarını farketme farkındalığı desem yanlış olmaz. Çünkü birşey oradaysa oradadır, siyahsa siyah, beyazsa beyazdır. Gözle görülebilen ve aksi ispat edilemeyen hiçbir şey için kimse savunmaya geçemez. İşin komik tarafı ne biliyor musunuz? Savunmaya geçmeye çalışanlar. Yani kendini hep en önde görüp hep en doğrusunu yaptığını sananlar. Gündelik hayatta adım başı karşılaşabilirsiniz ve eminim karşılaşıyorsunuz da. Ama bir yerden sonra ve tüm iyi niyetler tüketilmişken sadece durmak ve sonsuza dek durmak istiyorsunuz. Tam da bu noktada insanoğlunun hissetme yetisi hem avantaj hem dezavantaj diyebilirim. Çünkü galiba en kötüsü o şeyi hissetmek ve sonrasında da o hissin doğru olduğunu tecrübe etmek.
Bendeki yazma isteğinin en çok böyle zamanlarda oluştuğunu farkettim nedense. Ha bir de bu tip farkındalıklar insanlar arası samimiyetin en büyük düşmanı. Samimiyet kaybı da güven duvarlarını bombalayan yegane ekipman. Dolayısıyla birbirine hassas zincirlerle bağlı bu düzenekte sık sık fazlasıyla yorulduğumu kendime hatırlatmışımdır. Açıkçası bunu pek tercih etmezdim çünkü 'bilmek' bazen gerçek anlamda can sıkıcı ve hatta acı verici olabiliyor. Çoğu insanın olduğu gibi benim de aklıma 'ne yapmalıyım' soruları haddinden fazla geliyor, ancak benim için bir sınırdan sonra çabalamak akıntıya kürek çekmekten farksız. 
Büyüklerimizin dediği olgunlaşma olayı heralde bu sınırla birlikte zincirlerinden koparak özgürleşiyordur değil mi?..

13 Ocak 2017 Cuma

O da mı Evleniyor !?

Bu gözler daha neler görecek, bu kulaklar daha neler duyacak ah! Bir zaman sonra sosyal medyayı kullanırken -özellikle instagram- artık karşıma söz,nişan,kına,düğün dörtlemesinden birine dair fotoğraf çıkacak diye bir fobi edindim kendime. Hem şaşkın hem başım eğik 'like' vermekten yılmış şu küçük kalbim bugün de bir evlilik haberiyle sarsıldı a dostlar!
Bir beyin sarsıntısı geçirmiş gibi nitelendiriyorum kendimi. Çünkü en son bıraktığımda(!) üniversite son sınıftaydım, bir yandan derslerle uğraşırken diğer yandan pedagojik formasyon alıyordum ve gerçekten çok yoğundum. Doğal olarak benimle aynı hamleleri gerçekleştiren herkesin de vakit sıkıntısı vardı. Sonra birşeyler oldu bir sis dalgası gibi. O aradaki süreçte ne oldu bilmiyorum hayır kafayı biryerlere vurdum da hakiki bir travma desem, ı-ıh değil. Elime ne zaman telefonu alsam ne zaman whatsApp ya da instagram turlasam; 'seyirlik değil ömürlük', 'sonsuza kadar evet', 'kalbimin sahibi sonunda buldu beni', 'gerçek sevginin en net hali' falan da filan da.. Bu nedir yahu! Siz ne ara herşeyi hallettiniz de ne ara mezun olmayı sindirdiniz de ne ara dinlendiniz de ne ara birileriyle ciddi kararlar almaya başladınız? İnanılacak gibi değil yaşayan bilir vallahi.
Herşeyi geçtim, arkadaşım biz senin tüm hallerini biliyoruz. Belirli bir süreç boyunca öyle böyle birbirimizi tanımışız. Arada bir bağ kurmuşuz ya da kurmaya çalışıyoruz. Yahu bir ara, bir sor soruştur. Ya da arama tamam vazgeçtim, bir mesaj at de ki ben evleniyorum haberiniz olsun. İki gün sonra sağda solda fotoğraflarımı görünce kalp krizi moduna girmeyin de. Ay çok mu zordu sanki?! Sanki sen haber verdiğinde ben ortalığa çıkıp 'durun siz kardeşsiniz!' mi diyecektim(!) Bak daha az önce ya birkaç dakika önce whatsApp grubumdan -evet o meşhur kız gruplarından- 'senin x arkadaşın evleniyor muuooğğ???' mesajını alarak kendimi şok pozisyonunda buldum. İşin garip yanı bu mesajı atan arkadaş ile evlenecek olan arkadaş arasında fazlaca tanışma farkı var. Yani ikisi birbirini tanımıyor bile! Ve ben bunu dıdısının dıdısından duyuyorum, instagramı bir açıyorum ki vay başımıza gelenler..
Şimdi yanlış anlaşılmak istemem. Herkesin bir kısmeti vardır ve hakkında hayırlı olan zamanda çıkar karşısına. Kimseye evlenemezsin de demiyorum, Allah mutlu mesut etsin. Ama bizimki de kalp be arkadaşım. O elini vicdanına bir koy, biraz anlayış göster. Ayrıca şunu anladım ki düzenli periyotlarla böyle şoklar yaşıyorsanız ve ola ki kontrolü elden bırakacak olursanız, ufak çaplı depresyonun aday adayı olabilirsiniz. İnanın bana bunların hepsi üst üste binip tepecik oluşturduğunda camı açıp 'haaaaayyııaaaağğğrrrr' şeklinde nida atasınız geliyor.
Ay bir de nedense(!) bu haberlerin ana kahramanı hep o beklemediğimiz kişi oluyor. Hani şu sessiz, varlığı yokluğu bir, fazla sosyal olmayan, yıllar sonra bir yıllıkta ya da bir fotoğraf karesinde görüp de aa bu da varmış denilecek cinsten. Nasıl beceriyorlarsa bir de hepsi aynı anda önemli karar alıyorlar, aynı güne düğün tarihi falan belirliyorlar. Sonra seni arayıp davet edince de hadi buyur bakalım hangi birinde boy göstereceksin? Bitti mi, hayır. Biraz sakinleşmişken hoop çocuk faslı başlıyor ki ooo sorma gitsin! Artık her daim sosyal medyada gençliklerine(!), düğünlerine dair fotoğraf paylaşıp duruyorlar, sanki çok yaşlandılarya! Sonra vay efendim neden tepki veriyorsun? E sen beni bombardımana tut tut sonra da gel hiçbirşey olmamış gibi devam et. Yani kusura bakmayın ama bazı şeyler kolay kolay unutulmuyor malesef. Benim tek amacım bu yolda aynı kaderi paylaştığım kardeşlerime bir ses, bir nefes olabilmek! 
Ha bu arada bu tepkilerin kalıcı etkileri yok merak etmeyin. Mesela ben şuan bir evlilik haberi daha aldığım için böyleyim. Gideyim bir dolanayım, birşeyler içeyim, birkaç saat de sosyal medyadan uzak durursam, tamamdıır.. 

Gündelik Hayat

Sizin de komedi filminden hallice şeyler yaşadığınız günleriniz oluyor değil mi? Hani böyle arkadaşınızla buluşmuşsunuz da, bir noktadan sonra da kıvama gelmişsiniz gibi bir gün. Ne yalan söyleyeyim benim oluyor, hem de bazen 'yok artık bu kadarı da fazla!' derken buluyorum kendimi. Aslında uzun uzun düşünmeme rağmen bazı şeylerin neden olduğuna dair en ufak bir fikir bile yürütemiyorum. Ha bir de nedense böyle abesle iştigal her olayın da içinde bulunuyor olmam heralde bir tesadüftür diye düşünüyorum.
AVM kültürünü fazla destekleyen biri değilim ama aklınıza gelebilecek türlü çeşit olayın merkezi tam da onlar. Yani aynı anda yüzlerce insanla rastlaşabilirken kendinizi bir aksiyon sahnesinde, bir entrika içersinde ya da olası bir tartışma şahitliğinde bulmanız kuvvetle muhtemel. Bana sorarsanız hikayenin başı toplu taşımada başlıyor. Çok sık toplu taşıma kullanmıyorsanız ve birgün kullanmak için harekete geçtiyseniz eyvah eyvah! Çok değil daha birkaç hafta önce vasıta olarak tercih ettiğim tramvayda -ki kendisi geniş takipçi kitlesine sahiptir- bir elin parmağını geçmeyecek kadar teyzenin muhabbetine dahil oldum, sağolsunlar(!)
- Hatce, bacım, geçen gün böğrüm ağrıyor diyordun nası oldun anam?
- Amaan Ayşe abla acile gittim birdene iğneyi verdiler gerisingeri döndüm.
- Eh, ossun, onunla geçmiş ossun.

Kısa bir sessizlik..

- Anam bugün yediğimden birşiy anlamadım. Keteyi de hazır almış voo kuru kuruya yedirdi bize.
- Gelen sefere ben alayım oturmayı gıı şuna bak sefil olduk içesine.
...
Toplu taşımanın en büyük cilvesi o saat diliminde her kuşaktan insanla aynı oksijeni solumanız gerektiğidir. Hadi amcalar teyzeler bir yere kadar. Yani en azından bir yerde susmayı bildikleri için sabır sınırlarınızda fazla dolaşmıyorlar. Ama o ergenler! Ah o ergenler! Sürü psikolojisine sahip, özgüveni en uç noktada yaşayan, dakikada binlerce kelime sarf etme kapasitesine sahip insancıklar topluluğu.. Biliyorum kanları deli akıyor anlıyorum ama durdan sustan anlamıyorlar arkadaş, bizimki de kafa yani! 
Şimdi burada iki tip ergen var; 1) okuldan kaçanlar, 2) okuldan çıkanlar. Okuldan kaçanların daha tehlikeli(!) olduğuna emin olabilirsiniz çünkü sanki kaşıkçı elmasını çalmışçasına bir endişe içindedirler ve yaşadıkları adrenalini insanlara yaşatabilme konusunda da ustadırlar. Kesinlikle bulundukları ortamın farkında olmadıkları için yaşadıkları her olaya vakıf olmanız çok normal çünkü bağırarak konuşmanın bir tık abartısına sahipler. İşin ilginç yanı bu zamana kadar okuldan kaçıp da farklı birşeylerle vakit harcamak isteyenine hiç denk gelmedim. Tek dertleri internet cafeye gitmek ya da AVM dolaşmak. Ama bir farkla; toplu taşımada bir grupcuk halindeki ergenlerimiz AVM' ye geldiklerinde birleşip adeta çete haline gelmektedirler, lütfen dikkatli olalım(!)
Ergenlerle teyzeler/ amcalar arasında müthiş bir rekabet vardır, ortak noktada uzlaşmaları asla mümkün olmaz. Bunu nasıl anladım, şöyle; bir- iki yıl önce yine tramvay ile ulaşım sağlarken sanırım yağmurlu bir hava vardı ve çok kalabalıktı. Haliyle tıklım tıkış dolu tramvayda normal birşeylerin olması beklenmezdi. Öyle de oldu, kalabalıktan ayakta kalan memnuniyetsiz teyzelerin ve hareketli ergenlerimizin aynı yerde bulunduğu tramvay ani bir frenle sarsılınca bizim hafif toplu teyzelerimiz bir güzel ergenlerimizin üzerine uçuşa geçti. Bir nevi 'altta kalanın canı çıksın' şeklinde düşünebilirsiniz. Sonrası malum.. Ben de neyseki olayı bizzat yaşayanlar arasında olmadığıma şükretmiştim çünkü arada ezilme tehlikesi geçiren halktan insanlar(!) da olmadı değil.
Şimdi düşündüm de bunun gibi sayısız şeyler yaşamışım ve hepsi de birbirinden trajikomik. Ben çözüm olarak kendime bir 'uzak durulacaklar listesi' hazırladım. Ha bir de tehlike anında yapılması gerekenler var. Tabi bir de sakin kalmanın birkaç basit kuralı.. 👏

10 Ocak 2017 Salı

Geçip Giden Zamanları Bir Yerlerde Bulsam

Biliriz ki bazı şarkıların yeri çok ayrıdır, tıpkı bazı insanlar gibi. Gezegen içinde herhangi bir konumda ikamet eden her insan ömründe defalarca yeni tanışmalar yaşarken defalarca da vedaların baş rolünü üstleniyor. Tam da bu noktada bugün şehirler arası otobüs terminalinde buldum kendimi, çok sevdiğim bir arkadaşımı yeniden karşılamak üzere. Benim için iki şeyin habercisi terminaller; yeniden nefes almak ve kendinden vazgeçmek. Yeniden nefes almak çünkü, artık öyle bir noktadasın bir sebepten ötürü kaybettiğini düşündüğün şey/ kişi sen göz açıp kapayıncaya dek yeniden dönüvermiş yanına. Kendinden vazgeçmek çünkü, hayatımıza giren her insan ya da değer verdiğimiz her birey aslında bizden bir parça taşıyordur. Spesifik birşey aramaya gerek olmaz bazen, bir bakışta bile ortak noktada buluşabilmek yeterlidir. İşte bu yüzden aslında veda ediyorum sanarken özümüze ait vazgeçişler içersindeyizdir -farkında olalım ya da olmayalım- 
Benim için terminaller hep veda kokuludur ama eğer birisini bekliyorsanız ve zaman avantajınız varsa bir köşeye oturup sessizce adeta tiyatro sahnesindeymişçesine koşuşturan o tiplemeleri gözlemlemek çok zevkli, emin olabilirsiniz. Ben sosyolog olduğum için gözlem yapmak hayatımın ileri gelenlerinden ama kim olursak olalım gerçekten görebilmeyi bilmemiz gerektiğini düşünüyorum ki bence hayatın tadını veren ufak unsurlardan birisi de bu. Bugün de yine aynısı oldu. Bazen çok güldüğümü farkettim çünkü aslında oraya her adım atışımda aynı diyalogları yaşıyormuşum. Bilirsiniz terminal içinde otobüs firmalarının bilet satan gişeleri ve o gişelerin babayiğit, gür sesli ve bir o kadar da görev aşkıyla yanan(!) personeli vardır. 'Ankara, Konya, Ankara, Konya! Ablacım Ankara mısınız?', 'Ankara buradan, Mersin şuradan, duymayan kalmasın!' gibi türlü çeşit kelime oyunlarıyla bir takıldı mı peşinize yandınız demektir. Ayrıca ablacım Ankara mısın da nasıl bir soru siz düşünün. Ha bir de bu ısrarcı çete olumsuz cevap mı aldılar, kesinlikle pes etmezler. Yahu ben zaten yolumun yolcusuyum sen bana gelip 'ablacım Adana var Bursa var.' dediğinde 'hmm bir Bursa alayım o zaman' mı diyeceğim yani? Gerçekten yüzlerce kere bu durumla karşılaştım ama halen anlam verebilmiş değilim.
Geçelim yolcular silsilesine, şu bekleme süresinde aynı havayı teneffüs ettiklerimizden bahsediyorum. Bugün bir tanesi baya ilgimi çekti. Oturduğum yerin tam karşısında olduğu için tabi biraz da gözüm takıldı galiba, elleri kolları omuzları boynu her tarafında bir doluluk ki öyle böyle değil. Havanın ayazından baya üşümüz belli, başında şapkası elinde eldivenler. Derken gözüme onca yoğunluk arasında elinde tutabildiği telefonu ilişti. Yani sağ elinde telefonu tutarken aynı anda o elinin bütünüyle iki adet çanta daha tutuyordu. İşin ilginç yanı ortamın müsait olmasına rağmen üzerindeki eşyaları bırakmayıp işkence çekercesine telefonundan da vazgeçmemesiydi. Kim bilir kimler ne kafalar yaşıyorlar değil mi? 
Fakat bunun yanı sıra bir diğeri ve bence gözden kaçmayacak en önemlisi, artık herkesin birbirine karşı büyük bir ön yargı ve tedirginlikle yaklaşıyor olması ne yazık ki. Yani yanınıza birisi oturduğunda, saati sorduğunda ya da birşey istediğinde vs. koşullanmış olarak kafada türlü 'acaba' şimşekleri tüm hızıyla çakıyor. Nedense olumlu düşünmek yerine her defasında kötü birşey olacakmış ya da niyeti bozukmuş hissi doğuyor içimize. Bu durum bir yandan normal bir yandan anormal çünkü birbirimize güvenmemiz gereken bu zamanlarda aslında birbirimizden ne kadar da yabancılaştığımızın en somut kanıtı. Belki de bir adım atsak rahat bir yolculuğa çıkabileceğiz ama beynimizin içinde ördüğümüz duvarlar yapacağımız hamleleri doğrudan engelleyen faktör oluveriyor. Herşeye rağmen kendi adıma birşeyleri görebildiğim ve en azından tebessüme bürünebildiğim için sanırım yapmam gereken en doğru şey bunları da hafıza çantama atmak olacak. 
Son olarak yukarda bahsettiğim olumsuz cevap almasına rağmen peşinizde dolanan o arkadaş vardıya, bir noktadan sonra 'eeeh yeter beaa' diyesiniz geliyor, bence diyebilirsiniz. 😁


9 Ocak 2017 Pazartesi

Trajikomik TV

Dün akşam haberleri izlemek için kanalları gezinirken bir haber kanalında vahim gibi gösterilen bir komediye şahit oldum. Malumunuz kış mevsimindeyiz ve bugünlerde tek gündem İstanbul'u etkisi altına alan yoğun kar yağışının trafiği felç edip etmemesi(!) Bir garip millet olduğumuz için yazın kar, kışın deniz diye tuttururuz ama gel gelelim kış mevsiminde yağan kar için sanki absürt bir doğa olayıymışçasına ortalığı galeyana getiririz. Öyle de olmuş. Anlıyorum, habercilik anlayışında şartlar ne olursa olsun işini gerektiği şekilde yerine getirmek zorundasın. Ama tutup da olay yeri inceleme modundaki o zavallı haber spikerini rüzgarın en şiddetli olduğu noktaya çıkarıp makyajı akmış, suratı birbirine karışmış, koca kış ortasında bir Allahın kulu başına bir şapka vermemiş bir haldeyken yansıtmak nedir sorarım size! Heralde artık soğuktan beyinleri dondu ya da gözlerine bir perde indi ki kimse bunun farkında değil çünkü akıl sağlığı yerinde bir insanın böyle birşey yapması pek mümkün olmazdı diye düşündüm. Yazık spiker de haberi sunmak için ya onu geç büzüşmüş ağzını oynatabilmek için şekilden şekile giriyor artık kendini salmış ölüm kalım meselesi haline gelmiş siz düşünün vehameti. Neyse tabi ben bir şok ifadesiyle biraz da habere mizah mı katmak istediler acaba diye düşünürken başka bir kanala geçeyim dedim, demez olaydım! İğne atsan yere düşmez trafiğin tam ortasına koymuşlar spikeri. Ne halin varsa gör demişler resmen. Spiker de korku filminden hallice bu tablo içinde bulunduğunu anlamış olacak ki yüzünde bir dehşet ifadesiyle, sağından solundan yerler buz tuttuğu için kayan arabalardan kaçmaya çalışarak sunmaya çalıştı haberi. (Ne anlattığını anlamamış olsak da bozuntuya vermedik ülkece)
Şimdi buradan hoop geçiyorum gündüz kuşağı çilesine. Bilen bilir takriben saatler 13.00 itibariyle başlayıp 19.00 itibariyle son bulan o esrarengiz süreçte hangi kanalı açarsan aç bir evlilik programı izlemek zo-run-da-sın. Tek amacın var; o onunla çaya çıkmış mı, diğeri berikini kırmızı odaya götürmüş mü, ilk talibi son talibini reddedip eskiden talip olan iki adayıyla sosyal medyadan iletişime geçmiş mi? Bunun yanında gündüz kuşağının sunduğu hizmetler arasında yok yok. Entrika mı dersin, efendime söyleyeyim kavga mı dersin -ki en çok reytingi kavga alır o yüzden kavga baş tacı olmak zorundadır- ne ararsan var yani. Zaten bu konuda üç insan tipi sayabilirim;
1- 'Hayııaar, ben kesinlikle bunları izlemem çok avaağm' diyen.
2- 'Ayol tüm gün evdeyim sabah kocayı işe çoluk çocuğu okula gönderiyorum. Erkenden yemeğimi yapıyorum. Komşularlan bir araya gelince dedikodudan eksik mi kalaydım hahayyt' diyen.
3- 'Ehehe ya evet ben biliyorum o programları birkaç defa reklamda görmüştüm ama benlik değil ağbi yeaa' diyen ama içten içe izleyen.

Ben gündüz kuşağını bağımlılık olarak nitelendiriyorum. Özellikle evlilik programları tam bir kafa dağıtma mekanizması. Beynini bir kenara bırakıp izlersen lunaparka gitmiş gibisin ama ola ki bir hata yapıp mantık yürütmeye çalışır, olayların doğruluğunu sorgularsan geçmiş olsun senin beyin yandı bitti kül oldu. Yok yok olayın gerçekliği falan yok ya, hepsi danışıklı dövüş inan bana. Sen sanıyor musun o ikili birbirini gerçekten seviyor? Vay efendim neymiş aralarında yirmi sekiz yaş fark varmış ama sevmenin yaşı olmazmış. Ha bir de şey var, 'Ben buraya x kişisi için geldim ama sadece ona geldim kesinlikle onu almadan çıkmam.' Ertesi gün locada. 
Geçenlerde gündüz kuşağıyla ilgili bir köşe yazısı okudum. Yani bu gazetecileri de anlamak zor iş. Arkadaşım sana yaz diye fırsat vermişler özgün olsana biraz, değerlendirsene bulunmaz nimetini. 'Ülkece gülmeye ihtiyacımız var.' Ya hakkaten mi diyorsun gerçekten hayatımda duyduğum en orijinal yorum! Bunu zaten yoldan geçen amcaya sorsak söyler, söylemekle kalmaz dahasını da ekler bir sonuca bağlar yani. 
Bitirmeden evlilik programlarında tribünde oturan yorumculara da değinmeden geçemeyeceğim. Bence program içinde yaşanan olaylar silsilesinden çok daha komikler. Kim olduğunu bilmediğimiz ama artık o programa izleyici olarak gele gele işin kompedanı olup çıkmış hatta bununla kalmayıp her adayı yakınen tanıyarak onlarla vakit geçiren teyzeler grubu. Mesela siz bilir misiniz Şaduman Teyze kimdir, nedir? Büyük ihtimalle birkaç yıl önce sıradan bir ev hanımıydı. Ben de kendisiyle bir haber sitesinde tanıştım. Haberin başlığında 'Şaduman Teyze' nin bu yorumu çok konuşulacak.' tarzı birşey yazıyordu. Allah Allah kimmiş bu Şaduman hiç duymadım derken arama motoruna yazma ihtiyacı hissettim acaba duyulmuş birisi de ben mi tanımıyorum diye. Çünkü öyle sıradan bir haber sitesinin başlığı değildi bu. Neyse sonuçta ne gördüm tabi ki koca bir saçmalık. Bilmem ne evlilik programındaki bilmem ne yorumcusuymuş da miş de.. Ve tutmuşlar bunu haber yapmışlar yani o derece mühim bir şahıs kendisi ki ülke gündeminde yer edinebiliyor siz düşünün.
İşin komedi yanı bir kenarda dursun malesef artık teknoloji çocukları denilen o nesil tüm bunları görerek ve beyinlerine işleyerek yetişiyor bu da bir gerçek. Diğer bir gerçek ise tüm bu yazdıklarımın çoğunluk için yadırganmayacak hale gelmesi ve aslında olması gerekenin bu olduğunu savunmaları. Sanırım bizlere en çok da bilinç lazım ki en azından hangisi doğal hangisi trajikomik ayırt edebilelim(!)
Canım memleketimin güzide insanları, belki de onlar olmasaydı şuan buraya ne yazacaktım ben değil mi ama!  😜

8 Ocak 2017 Pazar

Biz de Gençtik

Bundan yıllar önce orta okulda kendi halimde okuluma gidip gelirken herkesin diline birşeyler dolanmaya başladı. Çocuksun, fazla önemsemiyorsun. Önemsemiş bile olsan ertesi gün kafandan uçup gidiyor. Orta sona gelince anladım ki işler ciddileşiyor ve bir ucundan benim de tutmam lazım. Neyse, dillerine doladıkları şey liseymiş meğer. O zamanlarda farkında olmadığım ama yıllar sonra acayip gereksiz birşey olduğunu anlayacağım liseye giriş sınavı için herkes bir endişe, bir yarış, bir hedef abidesi haline gelmiş. Hiç unutmam sınıf hocamız -ki kendisi bizlerle baya ilgiliydi sağolsun- sınava hatrı sayılır bir zaman kala birgün bize bir hedef ağacı yaptırdı. Bu ağaca herkes hedefini yazacak ve böylece onu her sınıfa girdiğimizde görme şansımız olacaktı. Yani motive olmamızı sağlayan bir unsur diyelim biz ona. Kimse kusura bakmasın ama sanırım olayın gazıyla Everest' ten hallice hedefler koydu herkes. O gün okula pasta- börek birşeyler yapıp götürmüştük, ağacı da onları yerken yaptık sanırım karnımız doyunca kafayı bulmuşuz ki o hedefler çıkmış. Velhasıl bu serüvenin başı böyle başladı.
Tercihimi çocuk gelişimi üzerine kullandığım lise yıllarımda açık söylemek gerekirse rahat bir yapım vardı. Yani gençliğin de vermiş olduğu yetkiye dayanarak ve tabiki arkadaş ortamının o büyüsüyle kuralları fazla önemsemeyen, saygı sınırlarını aşmamak kaydıyla hocalardan çekinmeyen, tırnak içinde yaramaz bir dönemdi benimkisi. Diğer yandan belki de hayatımın en güzel dönemleriydi çünkü ömrümün sonuna kadar birlikte olmak istediğim dostluklar kazandım ve iletişimimizi hiç koparmadık. Liseye ilk başladığımız dönem kuzuların sessizliğini oynayan sınıfımız gün geçtikçe son sürat kaynaşmaya ve inanılmaz orjinalliklere(!) imza atmaya başladı. Nedense kimsenin aklına gelmeyen şeyler hep bizim aklımıza geliyordu ve biz de onu mutlaka uygulamaya koyuyorduk. Tabi zamanla bir profesyonellik oluşmaya başladığı için onları değerlendirmek lazımmış diyorum şimdi.
Yine birgün sanırım mevsimlerden kış iken müdür yardımcısı geldi sınıfa, yanında bonusuyla. 'Arkadaşımız yeni hocanız, kendisi kısa bir süre önce mezun oldu ve artık aramızda..' diyerek bizleri baş başa bıraktı. Bir liseliye söylenmemesi gereken birşey varsa o da yeni mezun olduğunu vurgulamak bence. Bir de hoca da olsa o yeniya, sen uzun zamandır oradasın artık neredeyse mekan sahibi olmuşsunya, üstüne bir de kafan türlü çeşit hinlik peşindeya hadi şimdi buyrun şamatanın gırgırın haddi hesabı olmaz. Aslında o dersin her ayrıntısını hatırlıyorum ama kırk beş dakikalık dersin yarısı bile dolmadan hüngür şakırt ağlayarak sınıfı terk eden bir hoca profili sanırım yeterli bir cevap olacaktır. Sonra yine sınıfça disipline mi gittik ne yaptık hatırlamıyorum. O dönem modaydı disiplin hele bizim için takıldığımız ikinci mekan konumundaydı. Özellikle yazılı sınav zamanları. Şimdi bakıyorum da bizim yazılı zamanlarında kopya için kurduğumuz düzenekler ödül falan almalıymış bence(!) Tabiki kopyayı savunmuyorum ama gençlik hevesiyle kopya çekmedim diyen birine de inanacak değilim yani. Zaten her öğrenci gibi biz de artık umudun hiç kalmadığı derslerde uyguluyorduk bunu. Hani o kadar çaresizsin, çalışmışsın ama olmamış, sınıfa bir gelmişsin kimse çalışmamış oo daha ne olsun! 
Gizlice telefon saklamalar, 1 nisan şakaları, okuldan kaçmalar, dersi kaynatmalar.. neler neler. Gençliğin kaçınılmaz cilveleri. Geçenlerde liseden mezun olurken hazırladığımız yıllık çıktı karşıma. İtiraflar kısmında yaptığımız bazı şeylere gerçekten ben de inanamadım şimdiki aklımla. O derece potansiyele sahipmişiz yani vallahi helal olsun bize! Hatta iyiki de yapmışız çünkü her ne kadar yaş büyüdükçe yapılan şeylerin mantıkla uzaktan yakından alakalı olmadığı düşünülse de sonuçta gençliğin olmazsa olmazlarıydı hepsi. Gülmenin, eğlenmenin, içinde tartışmalar bile olsa kaldığı yerden devam etmenin en tatlı zamanlarıymış onlar, insan çok sonra idrak ediyor bunları. Ayrıca lise takımınızla halen kopmadıysanız ve sık sık bir araya geliyorsanız geçmişe dair yaptığınız dedikoduların keyfini size anlatamam. Tabi ben olaylara kendi açımdan bakıyorum, şuan bir de bizimle aynı ortamda bulunma şansını(!) elde etmiş hocalarımızla konuşmak lazım. Bazen düşünüyorum gerçekten sınırları zorlayacak birkaç vukuatın mimarı olmuşuz ama yapacak birşey yok, kusura bakmayın ya da bakın, biz de gençtik yahu!.. 👐

Emrivaki Cumhuriyeti

Son zamanlarda insanların gariplikleri üzerine epey kafa yordum sanırım. Başlarda çözmeye fazlaca meyilliydim ama sonra baktım devreler yanmaya başlıyor, en iyisi 'mış gibi' yapayım dedim. Gerçi bu da tavsiye ettiğim bir yöntem değil ama yine de anlık kurtarıcı modunda işe yarıyor. 
'Ahh şimdiki aklım olsaydı..' ile başlayan cümlelerin hepimiz baş kahramanı olduk biliyorum. Ben de yine birgün bu cümleyi kurmaya hazırlanırken(!) telefonuma bir mesaj geldi. Kayseri dışındaki bir arkadaşım buraya geleceğini ve görüşmek istediğini yazmış. Normalde ses çıkarmam böyle şeylere ama belli ki benim de ufak bir yoğunluğum söz konusu. Okul bittiyse, herhangi bir işle meşgul değilseniz ya da bir ilgi alanınızın olmadığı düşünülüyorsa haberiniz olsun evde her daim hazır ol modunda kapıda beklediğinizi düşünen bir hayran kitleniz var demektir. Ha oldu da yoğunluğunuzu dile getirmek gibi bir hataya mı düştünüz, ayıklayın pirincin taşını! Vakti zamanında frekansınızın çok uyumlu olduğunu düşündüğünüz kişilerin bile asla anlamaya çalışmadığını göreceksiniz, bana güvenin. İşte bu arkadaşım da -nedendir bilinmez- görüşmemek adına kendi tabiriyle bahaneler ardında kaldığımı düşünmüş olacak ki ısrar kıyamet aynı şeyleri söylemekten bir gerilimin başrolü oldu ne yazık ki. Halk arasında emrivaki diye nitelendirdiğimiz bu durumdan haberi olmadığına artık tüm kalbimle inanıyorum. Aslına bakarsanız benim hayatımda bu tip karakterler fazlasıyla olmuştur. Burada benim anlayamadığım şey, bir insanın neden emrivaki yapmak gibi bir gereksinimi olduğu. Sonuçta hayat iki kişinin karşılıklı ve sağlıklı iletişimi üzerine işleyen bir döngü. Gelip de 'hayır öyle değil, böyle, böyle, böyle olacak' dersen 'arkadaşım ya sen hayırdır?' diye de cevabını alırsın darılmaca yok. Tabi bu cevabı o an öyle vermek kolay değil. Hatta büyük ihtimalle olayların içersindeyken emrivakilerin amacına ulaşıp ulaşmadığını anlayabilmek de mümkün değil. Zaman geçip de uzaklaşabilmeyi başarmışsanız mukayese edebilmeye başlıyorsunuz. Eğer böyle bir imkanınız varsa mutlaka yapın derim çünkü çevrenizdekiler sanıyorlar ki güç onlarda. Daha doğrusu sesli söylemeseler bile içten içe bir baskı mekanizması kurabildiklerini düşünmek onları en birinci yapıyormuş hissine kapılıyorlar. Bu da zamanında kurmak için uzun uğraşlar verdiğiniz samimiyet duvarlarının bir darbede yerle bir olmasını kaçınılmaz hale getiriyor. 
Herkesin hayattan çıkaracağı dersler farklı olduğu gibi benim de hayat gidişatımda emrivakilerin olmadığı dersler yer alıyor. Kolay kolay bir insan tanımanın, birilerine güvenmenin artık imkansız sayıldığı zamanımızda böyle pürüzlerin hayatımızdan çıkarılmasıyla sağlam ilişkilerin kurulacağına inananlardanım ben. Yanlış anlaşılmasın burada egodan bir kale içinde tek yaşamaktan bahsetmiyorum, sadece konu her ne olursa olsun eğer birşeyler içimizden gelmiyorsa o yükün altında kalmaktansa bazen vazgeçmenin faydasını görmemiz gerekiyor sanırım..

5 Ocak 2017 Perşembe

Basmakalıplaştıramadıklarımızdan Mısınız ?

Hey sen! Evet evet, sen. Beni olduğum gibi kabullenemeyen. Şimdi sakinleş ve satırlarıma göz gezdir bakalım.
Her metrekaresine sayısız insan düşen canım gezegenime ayak bastığım günden itibaren ben de her yıl üyeliğini güncelleyen bir yolcuyum. Bilirsin, kimsenin olmadığı gibi ben de fazla kalmayacağım buralarda. Daha ilk günden sonunu sorguladığım ama bitişine dair fikrimin olmadığı bu günlerimi üzerine basa basa yaşamak istiyorum. Bu esnada seninle yollarımız kesişmiş olabilir. Hangimiz daha şanslı tartışmayalım istersen(!) Biliyorum sen de ben de belirli bir yaşam tarzı üzerine yetiştirildik. Önümüze birçok imkan sunuldu ve zamanla kendi irademizi şekillendirmeye başladık. İki tema yüklendi bize; biri olduğumuz diğeri olmaya çalıştığımız/ olması için can attığımız. Şimdi gel seninle eğri oturup doğru konuşalım. Belki biraz zamanımı aldı ama senin temanın olması için can attığının farkına vardım. Can atmakla kalmadın aramızdaki tontiş ilişkinin en zirvesine çıkarak eteğindeki taşları kafama kafama fırlattın. 
Şimdi yeniden merhaba arkadaşım, seninle yeniden ama ilk defa tanışıyorum. Bu evren en sonunda sana kalmayacaksa sanırım 'trendy' olgulardan haberdar değilsin. Anlıyorum, nefes almaya başladığın andan itibaren yanına kim gelip gittiyse egodan uçan balonuna gazı vermiş de vermiş. Küçükken içtiğin süte özgüven tozundan bir çay kaşığı koyacakken yanlışlıkla bir yemek kaşığı koydukları için bencillik olarak meyve vermiş ne yapalım. Gördüğün gibi seni olduğun gibi kabullenebiliyorum. Peki sen hiç denedin mi bunu ? Hani o 'kusura bakma ama sen şöylesin böylesin yok kılsın yok tüysün bla bla...' dediğin zamanlar varya, hah işte hiç kendini yorma çünkü ben böyleyim. Merak etme sana çok değer veriyor olsaydım kusura da bakardım peşinden de koşardım. Çok ilginçtir hayatımın her evresinde senden bir kopya ile aynı oksijeni soludum. Klonlanmış gibisiniz vallahi helal olsun. Ama her etapta anladım ki sizin sayenizde olgunlaşabiliyorum ve bu beni sonunda mutluluğa götürüyor. Aslında kaybettiğimi düşünüyorsun ama senin hiçbir zaman anlayamayacağın bir kazanç kumbaram var benim. Gözünde biraz çabalayabileceğine dair bir ışık görmüş olsaydım sana da alırdım bu kumbaradan emin ol. Ha böyle demişken biliyor musun eskiden umursamamak böylesine kolay değildi çünkü objektif düşünme yeteneğimi henüz edinememiştim. Şimdi tam tersine boş vaktimi sana harcayacağıma kalabalıklara karışıp avantaj puanları toplamaya devam ediyorum.
Sonra birgün yollarımız kesişiyor. İşte hikayenin başlangıcı tam da bu noktada. Şu 'kimileri' ile başlayan cümleler hep olmuştur hayatımızda değil mi? Kimileri bittiğini düşündüğü anda başımıza senarist kesiliyor vay anam vay! Şöyle oldular, zamanında şunları yapmıştılar, vay efendim hesap sormalar da dedikodudan partiler de ohoo.. Neyse diyeceğim şu ki; ben aslında hiçbir zaman beni parmakla yargıladığın kelimelerin sahibi olmadım. Her ortamda sesli moda aldığın kulağına yapılan fıslamalar küçültmedi beni. Birşeyler gizlemeye ya da dallastan hallice mevzularına hiç gerek yoktu, hiç de reyting almadı zaten. 
Bu yüzden hergün her anımda, kalpten ve samimiyetle bu zamanların geçip bu günlerin biteceğine inandım. Herşeye rağmen inandım ve kendime güvendim. Baş ağrılarımın biteceği günü sabırla bekledim. Ve beklentiyi karşılayarak muradıma da erdim panik yok.
Hadi eyvallah! 😎

Modanın Yandan Yemişi

'Moda insanın kendine yakışanı giymesidir.'
Klişeler, klişeler.. Bırakalım bunları. Herhangi bir sosyete tabakasına ait değilseniz ya da modacı kategorisinde yer edinmiyorsanız modayı uykusuz gecelerce takip etmenizin bir faydası yok. Her yıl güncelleme tuşuna bastığımız moda kavramını bana sorarsanız artık küçük çocuklar bile oyun haline getirmiş görünüyor. Sebep mi? Sebebi çok basit; tabiki TV programları. Muhtemel bir bireyin gün içersinde geçirdiği zaman boyunca izleyebileceği 'moda' kalıbı altındaki yarışma programlarında sanki insanların tek derdi tulumun altına bootie giymekmiş ya da star parçanın tek bir yerde olmasıymış gibi entrika içinde entrikalar sergileniyor. Genelleme yapmayacağım ama yok mu arkadaşım bir işin ustası babayiğit ? Şöyle çıksın mesela önce kumaş anlatsın bizlere. Uzaktan baktığımızda bile kaliteli kumaşı seçmeyi öğretsin. Renklerin o ihtişamlı dünyasındaki uyumu anlatsın mesela. Ya da ne bileyim en azından tek derdi kaç puan vereceğine yönelik olmasın yeter. Ama işte yurdum insanı ana temadan kopuş yaşayarak daha ziyade ekranda entrikası olayı lafı sözü bol insan topluluğuna tavizi bol tutmayı seviyor. Bu işe gönül vermiş ustalar ise arka planda kalmayı ya da kendi çevrelerinde daha mütevazi hayatlar yaşamayı tercih ediyor.
Çoğu ağızdan duymuş olduğunuz şeyi bir de benden duyun, evet iyi giyinmek ya da güzel görünmek için abartı paralar harcamaya hiç gerek yok. Ancak kalite için sanırım kesenin ağzını biraz açmak gerekiyor. Şöyleki, modanın yol arkadaşı olan bireylere baktığımızda aslında karmaşadan uzak, fresh ve net bir görüntü sergilediklerini görüyoruz. Bazen bir ayakkabıyla ya da bir saç ile bile sağlam bir portreye ulaştıkları ortada. Bizler ise tam tersi ne kadar renkli o kadar canlı diyoruz, nerde desen orda ben diyoruz, yılan derileriyle dantelleri birleştirip üzerine bir de leopar ekliyoruz aman aman! Ben demiyorum ki sürekli klasik giyinelim bir kasvete bürünelim. Tabiki elde olan imkanları kullanmak çok güzel ama yerinde ve zamanında, püf noktası bu. Ha unutmadan bir de burada vücut tipi faktörünü eklemek istiyorum. Modanın en büyük düşmanı kendi vücut tipini tanıyamamak ve ne yazık ki kulaktan dolma stil önerilerini uygulamaya çalışmak. Sonuçta herkes sıfır beden olacak diye bir kaide yok ama sırf bu yüzden de göz zevkimize ateş etmeyelim lütfen. 👊

4 Ocak 2017 Çarşamba

Kayserili Olmanın Kısa Tarihi

Döndüm dolaştım güzel şehrimin ironik tepkimelerine dair birşeyler yazmadan duramadım. Evet, burası Kayseri. Herkesin memleketi kendine özeldir tabi ona laf yok ama içinde bulunmaktan kıvanç duyduğum gerçeğini kesinlikle göz ardı edemem. Şunu farkettim, üniversiteden önce Kayseri ve Kayserili olmakla ilgili dikkat çekici bir yanım yokmuş. Çünkü girdiğim her ortamın hali hazırda kendi çevremden oluşması böyle bir gereksinim de doğurmamış. Geçiyorum üniversite ilk güne, şu klasik tanışma faslında uzayan muhabbetlere. Hani sıra sana gelir de anlamsız bir iç titremen olur, kafa sesin bir türlü susmaz 'şunu söyle bunu söyleme' diye. Tam da o gün işte. 
- Nerelisin? 
-Kayseriliyim.
-Yerlisi misin? (bu kibarcasıydı aslında yillisi misindir o)
Talas
-Evet.
-Ooo korkulur sizden ! (ve belli belirsiz gülüşmeler)
Böyle zamanlarda bocalayan bir insansanız eğer mantık sınırlarından sapmış, sanki suç işlemişçesine mahcup cevaplar vermeniz kuvvetle muhtemel. Ancak haberiniz olsun nefes alan her canlı gibi bizler de birer insanız(!)

Gelelim şu yerlisiydi değildi muhabbetine. Gezegende birgün birileri 'evet buraya Kayseri ismini verelim' dediği günlerden itibaren kan bağınız olan insanlar ucundan kıyısından o ana şahitlik etmişse, ya da büyük büyük dedeleriniz hatrı sayılır süreç boyunca ikamet etmişlerse evet yerliler topluluğunun sınırlı üyelerindensiniz. Tabi artık modern zamanların hüküm sürdüğü toplumumuzda böyle ayrımlar fazlaca dile getirilmiyor, getirilse bile hayati önem taşımıyor. Ama varlığını da kimse yerle bir etmiyor. Bizden korkulacağına dair fikre kapılan varsa aranızda, sakinliği korumaya devam. Kayseri insanı pratiktir, kıvrak zekası vardır, hızlı düşünür hızlı uygular, fazla sabrı yoktur ama her daim temkinlidir. Yolculukta, pazarlıkta, kavgada, yön sormada, iş bitirmede ona gözün kapalı güvenebilirsin. Kendine özgü yöntemleri vardır Kayseri insanının ve zamanla bağımlılık yapar benden demesi.

Ama ve lakin trajikomik şeyler de yaşamıyor değiliz. Yazımın başındaki o diyalogu birebir yaşayan bir insan olarak bunu çok rahatlıkla ifade edebilirim. Yeri geldiğinde tavırlarınızı, şivenizi, kafa yapınızı, tepkilerinizi 'garip' ve hatta 'saçma' bulan çok kişi sayabilirim. 'Yani şunlar şunlar iyi de aslında şu olmasa sen şöyle birisi olabilirsin.' gibi ahkam kesmelerin bol olduğu bir ortamda yapmanız gereken tek şey yalnızca ileriye bakarak sessizce devam etmek oluyor. Kesin bilgi.
Neyse konumuza dönelim. Eğer Kayseri' de üniversiteye hazırlanıyorsanız hangi bölüm okuyacağınıza dair büyük bir kitle oluşturmaya başlamışsınız demektir. Kazanırsınız, iki yıllık mı dört yıllık mı olduğuna dair etrafınızı saran meraklı teyzeler on kaplan gücüne eş değerde sorular sorma yeteneğine sahiptir. Hele ki o üniversite bittiyse of of! Bu andan itibaren bir anlamda gardınızı almış beklemeye hazır sayılırsınız. Girdiğiniz her ortamda, karşılaştığınız her tanıdık isimle iş ve evlilik arasında gidip gelen hiçbir zaman bir neticeye bağlanamayan sohbetler yaparken bulursunuz kendinizi. Ama merak etmeyin bir süre sonra beyniniz uyuştuğu için otomatik cevap moduna alıyorsunuz kendinizi.

Herşeye rağmen buna değer! Evet öyle çünkü şu anda bile koca bir tebessümle yazıyorum aklımdakileri. En azından monoton bir hayatın parçası değilim diyorum. Benim için her insan ayrıcalıklı değildir; kendisini geliştirmeyi bilebilen ve hali hazırdaki düzeni sorgusuz kabullenmeden çabalayandır ayrıcalıklı olan. Kendimi ayrıcalıklı olarak nitelendiriyorum ve aslında böyle şeyler yaşamanın da hayatın tadını artırdığına inanıyorum. Birgün herkesin yolunun Kayseri' ye düşmesi dileğimle.. 😋


Sahiden İnsan Ne İster ?

Az önce en sevdiğim kupamda bir çay yaptım kendime. Oturdum ve en sevdiğim konuma ayarladım kendimi; yazmaya. Aslında herkesin çözdüğünü düşündüğü ancak bir küçük kıvılcımda endişeye kapıldığı bir konuda benim de yazmış olmam gerekiyordu sanırım. Evet, hepimiz birşeyler istiyoruz ve istediğimiz şeyler gerçekleşmediğinde umulmadık karakterlere bürünebiliyoruz. Bu konuda çok samimiyim ve çoğu kez beklemediğim tepkilerle karşı karşıya kalmış bir kişiyim. Zaten tecrübe denilen o efsanevi sularda -boğulma riskini göze alarak- böyle yüzmeyi öğreniyoruz. Kimilerine göre hayat her isteğin gerçekleştiği bir rüya iken kimilerine göre tıpkı medeni bir insanın yapması gerektiği gibi isteklere ket vurmanın bilindiği bir serüven. Eh, insanoğlu çiğ süt emmiş diye boşuna dememişler. Bu isteklerin sonunu getirebilen var mı? Doğrusu ben hiç rastlamadım. Aksine herşeyin dört dörtlük olduğu, eksiklerin kusursuzca tamamlandığı ve hatta üzerine ekstraların bindiği bir ortamda bile ayrıntıda boğulabilecek yeteneğe(!) sahip insanlarla aynı oksijeni soluyoruz. 

Peki gerçekten ne istiyoruz? Mutluluk? Para? Sağlık? Ya da hepsini içinde toplayan bir paket program. İşin aslı ne istediğimizin kimse farkında değil çünkü hepsine sahip olduğumuz gün bile -ki çoğu kişi bunlara sahip olduğunun farkında bile olamıyorken- içimize bunaltılar geliyor, kara bulutlar üzerimize çöküyor, kasvet içinde kasvet yaşıyoruz. Ah biz insanlar! Modern hayatın o hızlı tüketen toplumunda kendimize en uygun yeri beğenip yerleşmesini çok iyi biliyoruz kabul edelim. Bu yolu çıkarlarımız çiziyor olabilir ya da bencil varlıklar olmamız bu duvarları örerken bize yardım ediyor olabilir. Ama irade de bize bahşedilen bir faktör ve onu kullanmak için de beynimiz tam da merkezi bir noktada 'hazır ol' da bekliyor. Çok sevdiğim bir hocam 'Ne isterseniz isteyin, ne düşünürseniz düşünün mantık süzgecinden geçirmeden hareket etmeyin.' derken tam da bunu kastediyor olmalıydı. Diğer yandan başka bir pencereden bakacak olursam tüm bu yazdıklarımı çürütecek tezler üretebilirim. Çünkü karşımda tüm ihtişamıyla sarsılmaz bir sosyal medya unsuru var. Daha doğrusu teknolojiyle hayatımıza girmiş ve bizi ele geçirmiş o kafes de diyebilirim. Günde üç saat, haftada üç gün TV, cep telefonu ikilemesinde git- gel yapan bir bireyin isteklerine filtre koyması sanırım çok beklenmedik bir hamle olurdu. Hatta içinde bulunduğu toplumun kendisini dışlama ihtimalini düşünerek bu filtreyi koyabilmesı imkansıza yakın olurdu. O halde kestirme yolu seçtiği için kimseyi suçlamamak mı doğru olan? Ya da sırf kolay olanı seçti diye sorgulama özgürlüğünü ortadan kaldırmak mı? Evet, biliyorum. Kısır bir döngü gibi. Bir bumerangın sürekli geri dönüşü gibi. Gel gelelim kendi adıma tabiki bir cevaba sahibim; henüz tecrübe sularının en derinlerinde yüzmemiş olabilirim ancak insan her yerde insandır benim için. Ne tür bir ortama girmiş olursa olsun önce kendisini düşünerek atar adımlarını. Biraz ısındığında ise çıkarlarını kolaylıkla gözler önüne serebilir. Olmaz demeyin, yıllar boyunca o çıkarlara hizmet etmiş ama bir gün geldiğinde pürüzler çıkarmaya başlamışsanız olacaklara fazla tepki vermeden oradan uzaklaşmaya bakın. Çünkü bağımsızlık, ikili ilişkilerde çıkarların en büyük düşmanıdır.. 😉

3 Ocak 2017 Salı

Merhaba

Merhaba !

2016 yılını bitirip 2017 yılına girdiğimiz bugünlerde aslında uzun zamandır aklımda olan kitap yazma fikrime nasıl başlayabilirim diye düşündüm. Çok uzun olacak bu sürece tamamen hazır olmak pek de kolay olmasa gerek. Sonra birden aklıma takip eder olduğum, zaman zaman eğlendiğim blog yazıları geldi. Neden olması dedim ve kolları sıvadım.

Ben Şerife. Bundan yıllar önce mevsimlerden kış iken gözlerimi açmışım dünyaya. Bu yüzdendir ki kışı çok severim. Uzun eğitim sürecimi 2016 yılında tamamladım ve hayatımda verdiğim en doğru karar olan Sosyoloji bölümünden kazançlarla mezun oldum. Tabiki bu kazançlar kendime yönelik çünkü öncesinde gördüğümü sandığım şeylere aslında sadece baktığımı farkettim. Çok kitap okuduğumu düşündüğüm gün daha da fazlasını okuyabilirmişim, öğrendim. Alışılagelmiş fikirlerin ardında heybetli bir orman gibi keşfedilmemiş noktaların olabileceğini anladım. Ve iyikilerime en büyüğünü ekledim.

Her insanın içinde okuyan bir yön barındırması taraftarıyım. Okumak demek merak demek ve aslında bilinenin aksine çok merak değil dozunda merak tamamen avantaj olabilir. Doğduğum yeri, arkadaşlarımı çok severim. Değer vermenin önemine çok inanırım. İnsanın boş zamanlarında ilgi alanlarına dair üretkenliğinin üst noktalarına çıkabileceği benim için bir gerçek. Tam da boş vakit varken neden sevdiğimiz şeylere vakit ayırmayalım ki! 

Kitap, müzik, yemek, moda, çocuklar, sinema ilgi alanlarım arasında. Hayvanları çok severim özellikle zürafa zaafım vardır. Ha kitap demişken ciddi bir Agatha Christie bağımlısı olduğumu da dipnot niyetine ekleyeyim. Bugünden itibaren hem kendime hem siz sevgili okura bunlara paralel fayda getirecek yazılar yazmayı kalpten umuyorum.
Bol keyifler..
😏