17 Şubat 2017 Cuma

Olmazsa Olmazlar: İnanç, Azim, Çaba

Doğruluğunu ister kabul edelim ister etmeyelim, başarmanın tamamı inanmaktan geçiyor. Hepimizin bildiği inanmak başarmanın yarısıdır klişesi aslında bir insanın eğer isterse neler yapabileceğine ya da hangi potansiyele sahip olabileceğine ışık tutmak için üretilmiş bir cümle. Ancak tabiki de inanıyorum demekle herşey bitmiş sayılmaz. Asıl mevzu inandıktan sonra başlar; çaba göstermek ve olacağına güvenmek.
Hepimizin gezegende ikamet ettiği süreç boyunca inişleri- çıkışları fazlaca olmuştur. Bazen ve hatta çoğu zaman pes etmenin yumuşaklığına bırakmak isteriz kendimizi. Eğer böyle zamanları sıklıkla yaşıyorum diyorsanız yapılması gereken tek şey durmak, nefes almak ve kendine güven duymaya devam etmek. Ben böyle zamanların insanlar için güncelleme tarihi olduğunu düşünürüm hep. Çünkü insan doğası kazanma ve kaybetme güdüsü ile işleyen bir mekanizmadır. Akıl ise bu mekanizmayı ilerletmeye yarayacak birincil araçtır, fakat kullanmayı bilen için. Öyle uzaktan konuşması kolay diyebilirsiniz, ben de belli bir süre önce böyle diyenlerdendim. İşin doğrusu başarmanın yolunun inanmaktan geçtiği varsayımının insanları oyalamak için sunulan bir kandırmaca olduğunu düşünürdüm. Ha böyle diyorum da hayatımda devasa işler mi başardım, hayır. Sonuçta her insanın olduğu gibi benim de yapabileceklerim kendi kapasitemle paralel işlemekte.
Hiç unutmuyorum yıllar önce bir hocam 'kendinin farkında değilsin ve sırf bu yüzden yenik durumuna düşeceksin, kendine güven.' demişti. Evet, sanırım anahtar kelime kendinin farkında olmak. Yani kendini tanımak ve isteklerini, hedeflerini belirleyerek yürüyebilmek. Bunu yapması her zaman kolay olmayabiliyor dolayısıyla burada motivasyonun devreye girmesi fazlaca önemli. Mesela her haftanın pazartesi günü spor yapmaya niyetleniyor ve aynı hafta içerisinde kendinizi salıyorsanız ihtiyacınız olan tek şey motivasyon. Bir de insan doğasında hemen bir olumsuza yönelme, efendime söyleyim bir karamsarlık, bir ölü evi modu var ki dünyamız yıkılmışçasına triplere itiyor bizi. Oysaki kendimize zaman tanımayı ve sınırlarımızı görmeyi tercih etmiş olsak büyük ihtimalle hafta başında niyetlendiğimiz sporu hayatımızın odak noktası haline getirirdik. 
Peki nasıl motive olacağım? Cevabı çok basit; ödül- ceza sistemi. Ancak kesinlikle abartıya kaçmamak şartıyla. Ve yeri geldiğinde küçük şeylerle mutlu olabilmek bilinciyle. Yine aynı örnekle ilerleyeceğim, bu hafta pazartesi niyetlendiğiniz spora başladınız diyelim. İlk gün her zaman şahane geçer emin olun. Zaten önemli olan ilk hevesi asla kaybetmemektir. Kendinize beş gün süre verin. Bu beş gün sonunda eğer başarınız tam ise çok istediğiniz bir kitabı alın mesela. Eğer başarısız olmuşsanız uzun süredir göz ardı ettiğiniz birşeyi hemen gerçekleştirin. Sonra kaldığınız yerden devam edin, hoşunuza gittiyse beş günlük periyotlara devam edebilirsiniz. Sonuçta önemli olan üzerinize aldığınız sorumluluğu bir anda yapıp bitirmek değil, doğru şekilde tamamlayabilmektir. Burada önemli olan ve unutulmaması gereken şey her insanın yapısının, kapasitesinin, yeteneklerinin çok çok farklı olduğudur. Tüm bunlar sayesinde emin olun cezalardan çok ödüllere ulaştığınızı göreceksiniz ve farkında olmadan birşeyleri başarmanın tatminiyle mutlu olacaksınız.
Hayatta herşey insanlar için fakat bazı zamanlar var ki elimizden gelen herşeyi yapmış olsak bile başarıya ulaşamayabiliyoruz. Bazen öyle ya da böyle eğer kısmetimizde yoksa inancımız hüsranla sonuçlanabiliyor biliyorum. Öyle zamanlarda da tavsiyem umudu kaybetmemekten yana. Nasıl ki başarıya ulaşıyorsak başarısızlığı da tatmamız gerekir ki böylece tecrübe kutumuza bir yenisini daha ekleyebilelim. Ben hayata pembe gözlüklerle bakan birisi olmadım ve açıkçası bunu pek savunanlardan da değilim. O yüzden ne olursa olsun aman iyilik meleği olalım aman çiçek dağıtalım tarzı bir felsefe bana epey uzakta. Önemli olan kararında ve eşit bir düzenin olması. Böylece sağlıklı bir başarı yolunda sağlam adımlara çaba ile ulaşabileceğimize inanıyorum. 😊

9 Şubat 2017 Perşembe

Whoviangiller

Bu başlığı atarken bile nasıl sevinçle doldum nasıl tebessümlere boğuldum anlatamam. Benim için Doctor Who sevgisi, bir 'Whovian' olmaktan da öte. Nedir bu Whovian diyebilirsiniz, hemen özet geçeyim.
Efendim bildiğimiz üzere Türk dizilerinde genellikle aşk, ihtiras, sadakat çerçevesinde dönen olay akışı her ne kadar büyük kitlelere ulaşsa da bir yerden sonra sarmamaya başlıyor. Özellikle dizi sürelerinin uzayıp gitmesi bunu tetikleyen en önemli faktör. Hele ki siz de benim gibi romantiklikten tamamen uzakta, böyle bilim-kurgu /fantastik tadında bir yerleşim yeri arıyorsanız yabancı dizilerin bir ucundan mutlaka tutmalısınız. Ben yabancı dizilerle lise zamanlarımda tanıştım ama o zamanlar hocalarımın da tavsiyesiyle biraz daha yabancı dil geliştirmek için aracı olarak kullanıyordum. Gerçekten de iyiki yapmışım fazlaca faydasını gördüm. Ama sonra yıllar geçti ve ben birgün Doctor Who ile tanıştım -bu zamana kadar nerelerdeydin nidaları ile!- Benim için tüm zamanların ama tüm zamanların en en sürükleyici ve en güncel dizisi kesinlikle. Hiç izlemeyenler varsa hatta hiç duymayanlar; Doctor Who BBC'nin bilim- kurgularından. Diziye ismini veren karakter -ki ismi her zaman Doctor Who olarak bilinir, halen devam eden bir dizi olduğu için henüz belirtilmemiştir- zaman yolculuğu yapan ve Dünya dışından bir karakterdir. Yani bir 'Zaman Lordu'. Ve sezonlar boyunca da başına gelen olaylar ve yaşadığı maceralar konu edilmektedir. 
Doctor Who aslında çok çok uzun yıllar süregelen bir dizi ancak bana sorarsanız en eski bölümlerini izlemek biraz sancılı olabilir. İlk tanıştığımda bir diziye bu kadar bağlanabileceğimi hiç düşünmemiştim çünkü uzun süre bir dizi arayışı içine girmişseniz bir yerden sonra fazlasıyla seçici olmaya başlıyorsunuz. Bende de öyle oldu hatta ilk sezonu tamamlamak bile istemedim başlarda. Ama sonra.. Yani o kadar sizi içine alan birşey ki hem güzel vakit geçirirken hem beyninizi harekete geçirme şansı elde ediyorsunuz. En azından saatlerce sizi alıkoymasına rağmen sonuca baktığınızda bomboş ve saçma birşey elde etmediğinizin tatminiyle keyiflenebiliyorsunuz. Fakat çok hızlı tüketmenin tek dezavantajı bitince resmen ortada kalmış hissediyorsunuz. En azından ben tüm sezonları bitirip güncel yayınlara yetişmeye başladıktan sonra bir hafta kendimi havada yürüyormuş gibi hissettim. Çevremde izlemeyen arkadaşlarımın yanında onlara göre absürt bana göre çok orijinal muhabbetlere girdim(tek çabam doctor who ile konuşuyormuş gibi yapmaktı). 😃 Ha unutmadan bir de şöyle bir durum oluyor; genç- yaşlı, seven- sevmeyen hiç farketmez önünüze çıkan herkese zönk diye anlatmaya ve 'mutlaka izle bak hayatının hatasını yapıyorsun, izledikten sonra ben daha önce ne yapıyormuşum diyeceksin bak noooluuuuğğğğrrr!' gibi şantajvari sözler tüketiyorsunuz, uyarmadı demeyin. En son anneanneme bunları söylerken buldum kendimi siz düşünün..
Birkaç ay içersinde yeni sezona start verecek olmasından dolayı haliyle o tadı aradığım çok dizi oldu. Bir iki benzeri ya da içinde Doctor Who' dan kesitler barındıran dizilere rastladım ama ne yalan söyleyim orijinali gibi tatmin etmedi. Ama hemen hemen tür bakımından aynı kulvarda bulunan ve Doctor Who gibi zevk aldığım bir dizi daha var; tabiki Sherlock. Kelimenin tam anlamıyla tek nefeste izledim diyebilirim. Doctor Who' ya kıyasla sezon bölümleri çok daha az ancak süresi biraz daha uzun. Bu nedenle rahatlıkla izleyebilirsiniz, tavsiyemdir.
Yemeden içmeden günlerce Doctor Who hakkında yaz deseler hiç düşünmeden kabul ederim sanırım. Bence zaten bu dizi ya çok seviliyor ya da hiç. Bu nedenle bir grup vatandaş(!) oturmuş düşünmüş biz en iyisi bir topluluk kuralım adını da Whovian koyalım. Seven gelsin katılsın, daha da sevsin ve bağlansın. Çok iyi olmuş çok da güzel olmuş, yaşasın Whoviangillerr !.. 😉😍👌

8 Şubat 2017 Çarşamba

Ebeveyn Vakti

Son yıllarda ülke nüfusunda genç anne- baba sayısının katmerlenerek artması ile doğal olarak bilinçlendirme politikaları da paralel bir ivme gösterdi. Aslına bakarsanız ülkece buna ihtiyacımız var sanırım çünkü çoğu iki insan büyük sevgiyle birleştirdikleri hayatlarının kalabalıklaşması adına, ilk heyecanları ile fazla vakit harcamadan çocuk sahibi oluyor. Bir kesime göre erken yaşta anne- baba olmak avantaj iken diğer kesim bu bilinçsizlikle devam edilemeyeceğinin altını çiziyor. Her iki tarafa da katılıyorum; benim için de anne- baba olmak genç yaş ile değil hazır ve bilinçli bir duruş sergilemekle olgunlaşacak bir süreç.
Böyle bir konu hakkında yazma fikri ilk oluştuğunda kendimi tedirgin hissetmedim çünkü çevremde her türlü örneği fazlaca görmekteyim. Çoğu arkadaşım bu yaşlarını evlilikle taçlandırdılar ve bir kısmı da anneliği en taze şekliyle deneyimlemeye başladı bile. Ancak tabiki de bu adımı atarken onların da aklındaki tek soru, nasıl daha iyi bir anne olabilirim dışında birşey değildi. Sonuçta evlilik bir hayat okulu ise beraberinde gelen çocuk zorlu bir sınavdır diyebilirim. Kendisini sonuna kadar hazır hisseden bir kişi bile olsa mesele 'insan' yetiştirmeye geldiğinde herkesin öğrenecek çok şeyi var bence. 
Aile kurarken bireylerin birbirlerinde aradığı temel nitelikler sevgi, sadakat, dürüstlük üzerine kurulu, bunu biliyoruz. Ancak bir bebek, bir çocuk yetiştirmenin temel gayesi şeffaflık olmalıdır bence. Şöyle ki; karşınızda işlenmemiş, tamamen organik ve beklenti içerisinde bir varlık düşünün. Kendisine verilen öz kazanımları dışında hiçbir şey hakkında bilgisi olmadığını ve kelimenin tam anlamıyla 'muhtaç' olduğunu düşünün. İşte bu iki nokta beynimizde yer edindiyse en azından çabalamak adına küçük bir adım atmış oluruz. Evet çocuk yetiştirmek adına çok fazla şey yazıp çiziliyor hatta yeri geliyor her kafadan çıkan seslerle boğuşuyoruz ama eğer detaylı incelersek karşımızda çok daha hassas bir dünya olduğunu görebiliriz. Belki de bu nedenle, daha doğrusu kendi çizgimizi öteleyemediğimizden ötürü bir çocuğun dünyası bize hem çok saf hem de bir o kadar kuşkucu gelebiliyor. 
Bir çocuğun dünyası.. İşte herşeyin başladığı nokta. Gerçekten de bizim dünyamızdan çok farklı, çok pürüzsüz ve sıfır egonun olduğu bir dünya. Tıpkı yeni bir ajanda almışız gibi düşünelim. Hani o ilk ambalajdan çıkınca burnumuza gelen tazelik kokusu vardır. Sayfaları çevirmeye kıyamayız ki kat izi olmasın ya da bozulmasın diye. Hatta yeri gelir içimiz gittiğinden bir süre onu kullanmayız bile. Ama sonra ona ihtiyaç duyduğumuz için hep elimizin altında olur ve bir süre sonra bir bakmışız yıpranmış ve son bulmuştur o sayfalar. Söylemek istediğim tam da bu. Burada önemli olan çocuğa bir eşya muamelesi yapmamaktan geçiyor. Yani o ajanda bizim gözümüzde bir ajanda ve birgün geldiğinde yenisini alma imkanına sahibiz. Ama o çocuk bir eşya değil ve birgün geldiğinde yenisini alma imkanımız şöyle dursun, bir benzerini bulmak bile imkansızdır. Bu nedenle işimizi şansa bırakmaktansa çocuğu da bir birey olarak görerek işe koyulabiliriz. Sonuçta o da bu dünyanın bir parçası ve onun da hayatında kendi tecrübelerine paralel kazanımları oluşacak. Ne kadar sağlıklı bir yol sunarsak o kadar uzun bir yolculuğa çıkabilecek. Eğer yolun başında 'sen zaten bilmezsin, kafan basmaz senin, otur, sus, yeme, elleme, koşma, ağlama...' vs. cümleler silsilesi kurarsak kesinlikle o yolu taşlayan bizler olmuş oluruz. Gerçekten de o anlamaz demeyin çünkü aslında ebeveynliğin ilk evrelerinde çok sık duyduğum birşey var; 'eğer böyle yapmazsam nasıl öğrenecek, doğruyu yanlışı bilsin çocuk.' Evet çok doğru doğru- yanlış ayrımı yapmalı çocuk. Ama ikazla değil onun gerçekten de öyle olması gerektiğini bildiği için yapmalı. Yoksa bağırmak, azarlamak, dövmek kolay iş ve bunu herkes yapar. Önemli olan kuralına uygun metodlar uygulamak. Nasıl ki bugün birileri karşımıza çıksa bağırsa ya da emirler yağdırsa zorumuza gider, çocuk için de bu aynen böyledir hatta çocuk iç dünyasında bunu anlamlandıramadığı için daha fazla çatışma içerisinde kalır. 
Biliyorum şimdi bana 'aman canım uzaktan konuşması kolay' diyeceksiniz. Evet haklısınız kesinlikle yaşamayan bilmez. Kendi arkadaşlarımdan da gözlemlediklerim bu doğrultuda. Ama benim yapmak istediğim ahkam kesmek değil, bu bilincin önemine vurgu yapmak. Sonuçta her insanın kendine dair yöntemleri vardır ve kendi sınırlarının farkındadır. Ama önemli olan imkanlar dahilinde değişime, yeniliğe, saygınlığa açık olmaktan geçiyor.
Bir önemli konuya daha değinmek istiyorum; 'yapma!'. Bu bir ikaz cümlesi evet ancak bu cümle bir çocuğa kullanıldığı an şartlar ne olursa olsun o anda o eylem adeta çikolatadan bir ev kadar büyülü hale geliyor. Yani kısaca imkansız olan şeyin cazip gelmesi mantığı gibi. Sık karşılaşılan bir örnek, misafirliğe gidilen evde çocuğun herşeye dokunmak istemesi ve annenin gününün zehir olması. Bırakalım gezsin, dolaşsın, baksın. Keşfetsin. Çünkü daha yeni yeni kendi ortamından farklı bir yere girmeye ve değişmeye başlıyor. Zaten o evin ya da o eşyaların kendisine ait olmadığının bilincinde bu çocuk. Ve zaten yapmayacak. Ama bir anda arkadan bir ses ona ne yapması gerektiğini söylediğinde bu sefer kendi alanına birisi müdahale ettiği için tepkisini bu şekilde göstermek istiyor. 'Benim çocuğum evde kuzu gibi ama ne zaman bir yere gitsek canavar kesiliyor!' diye sitemlenen bir annenin aslında sorunun kendisinde olduğunu da böylece gözler önüne sermiş oluyoruz. O halde öncelikli gaye sabır ve sakinlikten geçiyor. Bunun yanında uygun ortam oluşturmak ve zaman tanımak da yardımcı gayeler arasında. Hayatımıza bu adımları sağlıklı şekilde geçirdiğimiz takdirde hem bilinçlenmeye hem de huzurlu bir aile ortamında yetişen, gelişen evlatlara sahip olabiliriz. Yeter ki isteyelim.. 😉

1 Şubat 2017 Çarşamba

Sen Aslında Sen, Sen Değilsin

'Shopsa shop, filtreyse kralı bende. Daha parlak, daha pürüzsüz cilt de yaparım incecik fizik de!' diyenlerden misiniz?

Güzel memleketimin olmazsa olmaz sosyal medyası ahh sen nelere kadirsin öyle. Seninle de olmuyor, sensiz de bir yanımız hep eksik. Günlerce hatta haftalarca ayarlamalar yapıyoruz, planlar silsilesi kuruyoruz, arkadaş gruplarımızla buluşabilmek için türlü takla atıyoruz. Sonra o gün gelip çatıyor ve akıllarda tek soru fotoğraflarda nasıl çıkacağımıza dair oluyor. Aslında çok komik insanlarız yahu. İnanın hepimiz öyleyiz. 'Yooğğ ben asla değiliim' diyen de on misliyle öyle. Bizi öyle bağlamışlar ki sosyal medyaya, öylesine kanımıza karışmış ki o büyüsü, iki laf etmek yerine gözümüz kapalı tercih ediyoruz. Sosyal medyada herkes tarafından görülmesi ve tabiki beğenilmesi amaçlanan tek bir fotoğraf karesi için saatlerce uğraş verebiliyoruz. Sebebi işte bu cümledeki kalın harflerle yazılmış kelime; beğenilmek.
Hiç düşündünüz mü neden sosyal mecralarda herkes güzel, herkes fit, herkes pahalı mekanlarda gösteriş içinde ya da herkes huzurlu? Ya da gerçekten de herkes o gördüklerimiz kadar güzel, fit, gösteriş içinde ve huzurlu olabiliyor mu sizce? Cevap tabiki hayır. Zaten cevap olumsuz olduğu için bunca boş uğraş. Çünkü artık bir toplum içerisinde boy göstermeye başlamışsanız size sunulması amaçlanan tek bir unsur vardır; olmak istediğiniz kişi olabileceğinizi diğer insanlara ispatlamak. Yani her insan kendi yaşam alanı içinde sahip olduğu çevreye paralel şartlar ile sınırlanır. Bu şartları gözle görmemiz ya da her zaman duyularımızla algılamamız kolay olmayabilir. Hatta tam tersine böyle durumlar içten içe, sessizce işleyen kusursuz planları anımsatır. Bu sayede biz insanlar tıpkı birer robot mekanizmalar gibi beynimize yansıtılan sinyalleri uygulamaya koymak isteriz. İmkanlarımız olsa da olmasa da onu uyguluyor olmak bizler için daha kaliteli insan olduğumuza kendimizi inandırmak gibi bir anlam ifade eder. Birincil amacın bu olduğu bilinen bir ortamda haliyle yardımcı araçların üretilmesi gerekir ki işte bu da direkt sosyal medyayı bizlere sunar. 
Çok geniş bir platform bu sosyal medya ama nasıl oluyorsa normal zamanlarda ya da gerekli şeylere yeri geldiğinde çalışmayan beynimiz bu konuda tam bir profesyonel. Bu beceriden(!) mahrum olanın tek sonu dışlanmak. Bundan haberdar olmayana yapılacak tek şey abartılar ötesi tepkiler vermek -sanki dünyanın sonu gelmişçesine-. Yani ne yaparsanız yapın bir zaman geldiğinde kendinizi bu işin bir ucundan tutarken mutlaka buluyorsunuz. Ha yeri gelmişken tam bu noktada 'ay yok ben sosyal medyaya karşıyım sadece mecburiyetten kullanıyorum' diyen tipler var. Yalan söylüyorlar, inanmayın, kesin bilgi yayalım. Arkadaş bir insan nasıl mecburiyetten instagram kullanır da bir de üstüne onlarca paylaşım yapar ve hepsinde de türlü çeşit filtre uygular sorarım yani. Bir de şu filtre çilesi var. Bence sosyal medya kullanıyor olmaktan daha fazla performans gerektiren birşey. Öyle kafana göre filtre yapamazsın yani. Bunun pürüzsüz yüzü var, parlaklığı var, zayıflık efekti var, bir de tüm bunları yapıp da hiçbir şey uygulamamışçasına doğal göstermesi var. Var da var yani! Sonra ben duymadım vay efendim haberim yoktu demeyin.
Son olarak muhtemelen herkesin başına gelen klişelerden bahsederek toparlayacağım. Malum bu sosyal medya furyasıyla uzun zamandır görmediğin arkadaşlarını falan buluyorsun. Benim hiç öyle bir ihtiyacım olmadı sonuçta hayatımıza milyon tane insan giriyor hangi birisini bulalım değil mi! Neyse, geçenlerde bir arkadaş eklemiş zamanında samimi olduğum ama bir yerde yollarımızın ayrıldığı bir arkadaş. Ekleme faslı bitti vs. o anda inceleme fırsatım olmadı açıkçası. Günler sonra bir bakayım dedim ayy gerçekten demez olaydım. Ben şok! Hayır işin komik tarafı şu oluyor, şimdi zamanında samimi olduğun evine girip çıktığın yaşantısını bildiğin bir insan var sonuçta. Hadi değişti diyelim e gemileri yakıp inanılmaz uç hayatlar yaşayacak hali yokya! Potansiyeli belli bir yerde. Ama ve lakin o fotoğrafları görmez olsaydı bu gözler. Hayretler içerisinde kaldım yani efekt uygulamada ve amacına ulaşmada böylesine bir örnek daha önce hiç görmemiştim. Düşünün bu yazdıklarıma kaç ay oldu halen alışabilmiş değilim hatta arkadaş listemde görüp de bu kimdi sileyim diye niyetlendiğim oldu çoğu zaman.
Velhasıl kelam, sözlerime çok sevdiğim bir şarkının birkaç sözüyle son versem sanırım çok şık olur;

Sen aslında sen, sen değilsin.
Sendeki bende ben değilim.
Bir sen var bende senden farklı
Bir ben var sende benden ayrı.
Kandırma kendini.. 😉