29 Mart 2017 Çarşamba

Çok Zamanlı Bir Yazı

*yaşanmışlığı hakkında şüphe duyulmayan şeyler

...

Hiç de rastlantı sonucu buralara gelmemiştim. Bazı şeyleri anlamaya başladığım günden itibaren hayatımın daha farklı olmasına karşı içimde bir fırtına kopuyordu ki sorma gitsin! Aslında bir sepet dolusu portakala benzetiyordum herkesi, birbirinin aynı olmak için değişik bir uğraş içindeydik. Yok yanlış anlaşılmasın o günlerin de üzerimde emeği büyük ve hatta hakkını ödeyemeyeceğim kazanımlara sahibim. Ama işte zaman sağından solundan hunharca akarken sabit noktaya konumlanmak bir yerden sonra düşüncelerinle bir hayli meşgul oluyor doğrusu..
Uzun bir serüvendi bizimkisi. Çevreye, baskılara, kaygılara ve en önemlisi seslere aldırış etmeden sağlam bir kararın başrolleri olduk. Hem yalnız hem çok kalabalıktık ve bu da her türlü sorumluluğun bizde olduğunu gösteriyordu. Derken kendimize bir kapı aralayıp 'onların' arasında yer edinmeye başladık. Evet, daha önce hiç karşılaşmadığımız çoğu manzaraya şahitlik ederken bir anlamda sürüklendiğimizin de farkındaydık. Bu süreçte fazlaca tecrübe edindik ama en çok da ben ve o ayrımını öğrendik. Onca şeye rağmen sonunda kazanan biz olmuştukya, bu paha biçilemez bir duyguydu. Adını başarma içgüdüsü ve inanç koyduk. Birlikte çıktığımız bu yola ruhen birlikte ama bedenen ayrı devam etmenin verdiği hafif buruklukla yeni güne uyanmaya devam ettik..
Yeniden benliğimle kaldığım ilk gün tam da o gündü. Biraz gerginlik vardı üzerimde ama beklentim dışında gelişen avuç dolusu güzellik beni gevşetmeye yetmişti. Hatta şu sempatiklik- sevecenlik bütünlüğüne bir ordu misali dahil oluşumuz sanıyorum hep akıllarda kalacaktır(!) Kafamda hep şu portakal mevzusu olduğundan başlangıçta önlemimi sıkı aldım doğrusu. Bu da garip birşey; hem birşeye karşı istek ve umut besleyip hem de onun gerçekleşmeyeceğine inanmak. Ama işte hayat, seni şaşırtmaktan hiç vazgeçmez diye boşa demiyorlar. Böylelikle yeniden bir takım olabilme hissi beynimde bir odacık kiralamış oldu. Bu sıralar -itiraf ediyorum- gözümde ultra pembe bir gözlük, aman ne çiçek çocuk olmalar ne pozitiflikler belli değil! Hayır bana n'oluyosa takıl git işte illa bir öne çıkma çabası illa bir özgüven patlaması! Şu burç denen meret yüzünden hep.. Neyse, evet saflığın dibine vurmuşken -ki bunu çok sonra anlayacağım- yeni insan tanıma olayı aldı başını gitti vallahi. Çünkü aynı dönemde aynı anda pekçok işin içerisindeyken ve hatta bazen aynı anda aynı yerde olabilme gibi bir yetenek bile edinebilmişken insanlar bu 'hazır bulmuşluk' pastasından yemek istiyor. Nasıl olsa orada birisi var, o hallediyorya ooh yan gel yat! Neyse neyse yine ayrıntılara teslim olmadan uzaklaşmalı..
Dedilerki 'farklı yerler görmeli, başarılı karakterleri tanımalısınız.' Kabul edip düştük yollara. Şehir sınırlarını aşmışken aynı araba içinde bir sürü farklı karakterin herkes bilincindeydi. Zaten bu sınırları aşma olayının belki de bir amacı buydu, bilemiyorum. Süratle özetlemek gerekirse; herşeyin başlangıcı işte bu gündü.. Hem iyikilerim var, hem çok kızgınım. Aslında en çok kendime öfkeliyim. Kazandığım çok şey oldu tabi ama bunun verdiği o yıpranmışlık nasıl tarif edilir bilemiyorum. Başlarken, birgün tüm iyi niyetlerin savrulacağını ve ortada bırakma politikasının uygulanacağını bilseydim kesinlikle ama kesinlikle organizasyonun mutfağında yer almazdım. Öyle böyle derken zaman yine dört nala geçti ve gün gelip herşey su yüzüne çıktığında sen de anladın biliyorum. Umrumda mı, tabiki hayır! 
..Henüz yolun fazlasıyla başında olmama rağmen kafamı geriye çevirdiğimde gördüğüm manzarayı dünyanın hiçbir köşesinde bulamam bence. Düşünsene bu evrede tüm bunları yaşamışsak gelecek etaplarda bizi neler, kimler bekliyor kim bilir. Çok koşup çok yorulmuş olsam da daha gidilecek çok yol, görülecek çok insan var. Sanıyorumki bu mektubun devamı da ancak o şekilde gelebilir..

- birgün okuman ve hiç okumamış olman dileğiyle..


28 Mart 2017 Salı

Doğallık Değil Ukalalık

Ben bu kelimelerin anlamlarına karşı oluşan çarptırılma politikasına biraz kafayı takmışımdır her zaman. Bu yüzden çoğu zaman 'takıntı yapma', 'ayrıntıda boğdun beni', 'amaaan gül geç' gibi cümlelere maruz kalmak kaçınılmaz oluyor. Aslında çok keskin bir tavır sergilemiyorum ama tabi herşeyin de sınırı bir yere kadar sonuçta. 
Bundan yaklaşık iki sene önce mevsimlerden bahardı sanıyorum, yine bir whatsApp grup sohbeti esnasında -ki o zamanlar kalabalık bir arkadaş grubuna dahildim(!)- gündelik muhabbet dönerken birden iki arkadaş arasında yüksek nabızlı bir gerginlik başladı. Sebebi de 'ay ben doğalım şekerim, içim dışım bir kalbimdeki ağzımda yahu!' cümlesinden başka birşey değildi tabiki. İşte ben de o günden itibaren kendisini doğal vitrininde sergileyen ama aslında içten içe kurnazlık güden kişiliklere karşı daha hassas olmaya ve fazlaca sorgulamaya başladım. Ha bir de bonus olarak hayatınızdan çıkmaya başlıyorlar, o çok huzur verici birşey. 
Benim için kelimelerin hayattaki yeri ayrıcalıklı olması gereken bir unsur açıkçası. Sonuçta nasıl ki her yeni gün kendimize aynı özeni gösterebiliyorsak, ağzımızdan çıkan sözlerin ya da sergilediğimiz hareketlerin de bakımını yapmak bizim işimiz. Şimdi şu ben doğalımcılara geri dönüyorum, tamam doğalsın anladık. Ama zaten kendisini doğal hisseden bir insan bunu dile getirme ihtiyacı duymaz ve tavırlarında her daim yansıttığı bir iyi niyet vardır. Hadi bunu geçtim, böyle bir insan gündelik hayattaki etkileşimler söz konusuysa sınırlarının da bilincine varacak kapasiteye sahiptir zaten. Yani birgün kraliyet ailesinden hallice davranıp ertesi gün freni patlamış kamyon modunda takılmaz. Sanıyorum buradan ulaşmak istediğim sonuç; 'tutarlılık.' İşte aradığım kelime! 
Yine birgün buna benzer düşüncelerimden bahsederken -üzerine alınmış olacak- bir arkadaş 'sen de amma kuralcısın ya yok şöyle olsun yok böyle olmasın, n'apalım hayatı hep planlayarak mı yaşıycaz of!' tarzı bir serzenişe geçti. Hayır tabiki de, ben de hayatın öyle yaşanmayacağının fazlasıyla farkındayım. Demek istediğim sadece sapla samanı ayırma olayı. Yoksa her insanın farklı yönleri var ve herkes dört dörtlük gibi bir savunma peşinde de değilim. 
Bana göre bu tip mevzular farklı insanların aynı ortamı paylaşmasıyla kendisini daha anlaşılır kılıyor. Çünkü öyle ortamlarda her birey kendisiyle baş başa ve herkes bir diğerine fikirlerini iletebilme özgürlüğüne sahip. Kimisi bu özgürlüğünü kullanırken yapıcı eleştiriler yolundan gidiyor, kimisi işi hırsa bindirip ortamın seviyesini ciddi anlamda düşürüyor. Yani aslında bu tabiri kullanmayı sevmiyorum ama bazı insanlar gerçekten de akıllı davrandığını düşünerek kaostan, karmaşadan besleniyor ve bunun adını da doğallık koyuyor. Oysa ki yaptığı ukalalığın kendisi de epey farkındadır eminim.
Hayattaki bazı değerlerin peşinden gitmek çok da zor olmamalı. Bir insana başta saygı duymak, sonra içten geliyorsa bir sevgi beslemek sanılanın aksine ekstra bir eylem değil bence. Eğer yaşam serüveninde bir rol sahibiysek tabiki de ideallerimizin, tutkularımızın peşinden koşmak bizim de hakkımız ancak durmamız gereken yeri biliyorsak daha hızlı ulaşacağımıza inanıyorum.
Neyse, ben daha fazla insanların muhakemesini yapma denizinde boğulmadan en iyisi hafif bir müzikle kafa dağıtayım yoksa olacak gibi değil..

27 Mart 2017 Pazartesi

#sosyolugat2- Norm& Değer

Sosyolojiye biraz ilgisi olan her insanın ilk on içerisinde sayabileceği kavramlardan ikisi olan norm ve değer, genellikle kardeş kavramlar şeklinde ele alınıyor. Bu nedenle ben de ikisine ortak paydada yer vermek istedim.

Daha önce hiç kulak aşinalığı olmamış birisi için afilli sayılabilecek bir isme sahip olan norm, en en yalıtılmış şekliyle ifade etmek gerekirse toplum içerisindeki bireylerin uymaları yönünde bir beklenti oluşturan bir takım kuralları ifade etmektedir. Burada kural kelimesi genel anlamda da fazlasıyla kullanılıyor olmasına rağmen, resmiyete bağlı ya da 'astığım astık' bir pozisyonu ifade etmez. Daha çok belirli davranış örüntülerine ya da ortak davranışlara yönelik bir beklenti içerisinde olmak gibi anlamlar barındırır. Yani birgün birisi çıkmış da 'bunlar senin normların, iyi ezberle, hayata böyle bakacaksın' dememiş. O halde normların öğrenim sürecinin de toplumsallaşma bağlamında gerçekleşeceğini söylemek yanlış olmayacaktır. 
Evet, normların beklenti içerdiği bir gerçek fakat bu durumun doğruluk derecesi her daim aynı seviyede olmayabilir. Bazen doğru olarak nitelendirilen davranış ile normatif olarak nitelendirilen davranış arasında farklılıkların oluşması da bu yüzden. Hatta bu durum, normlar açısından değerlendirilen davranışın bir anlamda sapkın sayılmasına da yol açabilir. Aslında buradaki ortak fikir, normların toplumsal düzen ile tamamen paralel ilerleyeceği yönündedir. O halde normlar, sadece bir birey tarafından değil toplumsal etkileşim yoluyla kendisini ortaya koymaktadır diyerek lafı daha fazla aynı yörüngede dolandırmak istemiyorum. 😏

Gelelim değer kavramına.. Sosyoloji dünyasında bu biraz sınırları geniş bir kavram aslında. Bu nedenle çok yalın seviyeden birşeyler yazmaya çalışıyorum ki boğulmayalım(!) Klasik bir biçimde değer, insanların olması gereken hakkında duydukları bir inancı ifade etmektedir. İnsanlar toplumsal hayat içerisindeki başat roller ışığında başkalarının sahip olduğu tutum ya da davranışlara çeşitli değerler yükleyerek toplumsallaşma sürecinin bir parçası olurlar. Yani farklı değerlere sahip bir toplumun farklı bir toplumsallaşma süreci olacağını da söyleyebilirim. 
Diğer yandan normal şartlar altında toplumların çeşitli tutumlara karşı sergilediği hoşgörü dolu tavrı, söz konusu değerler olduğunda daha fazla tutarlılık ve homojenlik barındıran bir karaktere bürünmektedir. Çünkü değer kavramının beraberinde iyi- kötü veya iyi- doğru ikilemlerini getirmesi, hem toplumsal düzenin hem de toplumsal çatışmanın kaynağında yer almaktadır. 

Norm- değer 'yoldaşlığı' nın bilinen en büyük nedeni ise, tabiki de kültürü oluşturma ve yansıtabilme yönündeki katkılarıdır..

26 Mart 2017 Pazar

Bir Çocuk Bir İnsan

Tam dört günlük yokluğun ardından yeniden klavye başına geçmek ne güzel bir duyguymuş meğer! Son birkaç haftadır tempolu geçen günler sonucunda açıkçası fiziken olduğu kadar beyin yorgunluğu da hissediyordum. Eh, hazır böyle bir ruh halindeyken ufak ayarlamalar sonucunda kendimi şehirden uzakta bulmam kaçınılmaz olacaktı. Böyle hızlı verilmiş kararları severim ben. Çok fazla eşya almadan, çok kasmadan yapılan yolculukların tadının daha fazla hissedileceğini düşünürüm. Belki de kısa bir zaman dilimini değerlendirmek gerektiği için böyle düşünüyorumdur, bilemiyorum.
Neyse, lafın kısası şöyle bol yeşillik, ekstra oksijen arasında bir yerlerde varlığıyla yokluğu bir vaziyette haftasonu geçirebildiğim için mutluyum tabiki ve en kısa zamanda tekrarlamayı umuyorum. 😋
Hep derlerya mekan değişikliğinde fayda vardır diye. Gerçekten de öyle. Bir kere kafayı dağıtıyorsun. Hiçbir şey yapmamış olsan bile, aynı ortamı paylaştığın fakat daha önce hiç tanışmadığın insanlarla etkileşime geçmek bile farklı kılıyor seni. Açık konuşmak gerekirse benim de en keyif aldığım şeydir bu durum. Çünkü bana göre her insan bir yaşanmışlıktır. Bu yüzden imkan buldukça yeni insanlar tanımaya ya da yeni yerler görmeye gayret ediyorum. Yola çıkarken beklentim yine bu yöndeydi ve böyle de oldu. Ama bu sefer fazladan bir güzellik daha oldu. Tüm günümü güzelleştiren, kalbi güzel küçük bir hanımefendi ile tanıştım. Tanışmamız için bana göre hiçbir sebep yoktu ama o 'ben seni şurada otururken gördüm' gibi dünyanın en saf tavrıyla geldi yanıma. Sanki beni uzun zamandır tanıyormuş gibi sempatik konuşmasıyla tanıttı kendisini. 'Şimdi arkadaş olalım mı?' diye sormayı da ihmal etmedi, ben de seve seve kabul ettim. İçime de çok tatlı bir huzur doldu açıkçası. Çocuk masumiyeti dedikleri şey buymuş dedim kendi kendime. Oysa küçük Selin' in yerinde bir başkası olsaydı ve bir ihtimal tanışmak isteseydi kafasından türlü çeşit muhakeme yapıp sonunda bundan vazgeçerdi eminim. Çoğunluk adına bu kanıya varabilirim ve belki kendimi de zaman zaman bu çoğunluğa dahil edebilirim. Çünkü biz insanlar arasındaki en temel problem, birbirimize duyduğumuz bu güvensizlikten kaynaklanıyor. Tabiki de sorgusuz sualsiz gidelim herkesle konuşalım, tanışalım demiyorum. Sadece içimizde varolan ve belki de engelleyemediğimiz o doğrudan ön yargılarımızdan bahsediyorum. Zaten şu irdelemeden kabullendiğimiz ön yargıları bir bırakabilsek birbirimize duyduğumuz saygınlık da yükselişe geçecek.
Aslında Selin ile vakit geçirirken bir yandan da bunları düşünüyordum. Tam da o sırada annesinin gelip 'insanlara rahatsızlık vermeyelim' demesi, olayı tamamen özetledi yani! Bir çocuk bir insana nasıl rahatsızlık verebilir bunu da anlamış değilim ama en azından Selin' in annesinin bu durumu algılayabildiğini umuyorum(!) 
Velhasıl kelam küçük Selin ile yollarımız iki ayrı şehir olarak ve belki de sonsuza kadar ayrıldı, kim bilir. Ama tüm bir haftasonumun, dinlenmelerin, manzaranın, oksijenin ya da herhangi birşeyin yanı sıra bana en keyif veren ve tüm yorgunlukları götüren tek şeyin bu olduğuna karar verdim. 
Umarım birgün bir yerlerde, farklı insanların ortak paydada buluştuğu her noktada, beyinde oluşan ilk düşüncenin ön yargıları işaret etmediği günleri görebiliriz.. 

22 Mart 2017 Çarşamba

Siz ve Olduğunuzdan Farklı Görünme Çabanız

Üzgünüm ama sizin şu kendinizi farklı sergileme anlayışınızdan içim şişti! Sağa dönsem siz, sola dönsem siz, kafamı çevirsem beynimin içinde yine siz. Şöyle bir alana toplasak hepinizi, içimizdekileri söylesek üzerinize alınır mısınız? Hoş, onu da denemedik değilya! 
Hadi bir zamanlar gençlik deniyordu. 'Cehalet' diye geçiştiriliyordu. Kendi haline bıraklar, aman boşverler havada uçuşuyordu -ki bu da nasıl bir mantıksa doğruluğu sorgulanır-. Ama bakıyorum halen bir değişim olmamış. Herkes kendi keyfinin gönlünü hoş etmekle meşgul. Bir de ne kadar istemediğin şey varsa hepsi gelir seni bulurya, en fenası.. Artık bu fenalık durumuna alışmış olmaktan da sahte tavırlar ordusuna mana aramaktan da gerçekten beynim yandı. Hayır ben anlamıyorum, neden bir insan olmadığı bir kalıba bürünmek ister ki? Tamam kendini gerçekleştirme çabası, evet varoluşunu somutlaştırmak istiyor falan filan.. Zaten kimsenin kimseyi engellediği de yok. Çıksın efeler gibi 'ben buyum' desin sonrasına kimse karışamaz. 
Kendime de kızıyorum aslında. Belki de en çok kendime öfkemden dolayı bu karşı duruşum. Kayıtsız kalmayı, önemsememeyi ya da içimde bile olsa şu gelgitleri yaşamamayı bir türlü öğrenemedim. Gerçi eskiye kıyasla bu yine 'tecrübelenmiş' halim. İnsanları biraz daha iyi analiz edebilmiş halim diyelim. Ama işte bir yere kadar..
Bir de şu nabza göre şerbet verenler var. Zekiyim diye geçinen ama türlü çeşit taklalar atarak insanları idare ettiğini düşünen tipler. Hepsi de üniversite ile girdi hayatıma şimdi doğruya doğru.. Sorsan hepsi adeta kanatsız bir melek! O masumiyet rolünü öyle profesyonel oynuyorlar ki durup 'ya bi dakika ben mi yanlış yapıyorum?!' diyorsun. Ben bu tip insanları hayatında tutan bir karakter olmadım hiçbir zaman. Çünkü kimsenin vakit hırsızlığı yapacak kadar hakka sahip olduğunu düşünmem. Ama bazen şartlar öyle farklı oluyor ki, sen ne kadar kaçarsan kaç kestirmeden arayı kapayıp yine önüne çıkıveriyorlar. O da yetmezmiş gibi kaleye içten girerek örgütledikleri takım arkadaşlarıyla bazı haklı çıkma politikaları sunarak umduğun dağlara kar yağdırtıyorlar. Ha çok mu önemli, hayır tabiki de değil. Ama işte gel de iç sesini bastır..
Tek umudum en azından kendi adıma birgün bu maskeleri gerçekten de tamamiyle indirebilmiş olmak. Bir an buna cidden inanıyor muyum diye sordum kendime, cevaptan pek emin değilim ama en azından neyi istemediğimi çok iyi biliyorum. Bu da bir adımdır. Ya da kendini kandırmak. Nasıl adlandırmak istiyorsanız öyle.
Velhasıl kelam, yazmak da olmasa nasıl içimizi dökerdik bilmiyorum.. 💬

20 Mart 2017 Pazartesi

#sosyolugat1- Toplum

Oturdum düşündüm ve bundan sonra her haftanın başlangıcı olan pazartesileri, sosyolojik kavramlar/ terimler adına kendi çapımda(!) bir sözlük oluşturmaya karar verdim. Hem kendi bilgilerimi canlı tutmak, hem de 'blogda böyle bir köşem olsa' iç seslerimi biraz dindirmek adına bir yerden başlamam gerektiğini düşündüm. Eh madem öyle buna bir isim de bulmak lazım diyerek sosyoloji ile lugatı birleştiriverdim..

...

Ele almak istediğim ilk kavram tabiki toplum oluyor. Çünkü sosyolojiyi açıklarken ilk başvurulan kurtarıcı kavramdır bu. Ya da lafı uzatmak istemiyorsanız 'amaan toplum bilimi işte canım' der geçersiniz. Bu nedenle kavramda bir takım monotonlaşmalar yaşanmış demek yanlış olmayacaktır.
Toplum denilen şey özüne bakıldığında ortak paydada buluşan, ortak bir kültürü pay edinen ve birlikte yaşama güdüsüne sahip insancıklar grubudur. Gündelik hayat içerisinde her birey için toplum 'tam da orada kendi halinde duran ve üzerine çok da laf söylenemeyecek somutlukta' bir olgu olabilir. Ancak her konuda olduğu gibi toplum adına da keskin genellemeler yapmak, sosyolojik platformda yanıltmalara sebep olmaktadır. Daha açık bir ifade ile, toplum ama hangi toplum? Bunun modern toplumu var, geleneksel toplumu var,  kapitalist toplumu var, efendime söyleyim marjinal toplumu var. Var da var yani.. Diğer yandan bunların hepsini aynı sınırlara hapsedersek, kültürlerinin de yaşam tarzlarının da birebir aynı olduğunu savunmak durumunda kalırız ki bu tip yargılar sosyolojinin kabuslarındandır. 
Bir de şöyle bir algı var, 'toplum işte ya devletle aynı şey.' Cık! Bu sefer işin içine bürokratik meseleler girer ki bürokrasi kavramına değineceğim güneşli günler yakındır(!) Aslına bakarsanız sosyologların da kafası karışık, bir kısmı toplumu olduğu şekliyle kabullenip teoriler üretirken diğer kısım ayrıntılarda boğulup sorgulayıcı bir tarz benimsemektedir. Ancak ortak kanaat, toplumun kişiliğe sahip bir gerçeklik olduğu yönündedir. 
Uzatmadan toparlıyorum; sosyoloji bünyesinde toplumdan bahsediyorsak bir araya gelmiş insanları incelemekle yetinemeyiz. Aksine toplum; insanlar arasında gerçekleşen etkileşimler, yapıp- etmeler, sahip oldukları davranış kalıplarına dair birbirleriyle bulundukları paylaşımlardan ibarettir. Bireyler arası ilişkide herkesin bir görevi vardır ve bunu yerine getirmek birincil amaçtır..

19 Mart 2017 Pazar

Ayrıcalıklı Kategori: Öneri Filmler

Blog camiasında filmlerin değerlendirilmesine verilen önemi, dahil olduğum süreç itibariyle çok rahat gözlemleme şansı edindim. Filmler hakkında internette okumaya alıştığım o değerlendirmeler dışında blog değerlendirmelerini okumak bana daha fazla keyif verdi açıkçası. Aslında genel anlamda bir film, bir kitap ya da herhangi bir konuda eğer belirli önermelerde bulunacaksam kendimi hep temkinli hissetmişimdir. Çünkü hem o seviyeye her daim kolay ulaşamayacağımı, hem de herkesin kendi farklı düşünce yapısının olduğunu düşünürüm. Fakat tüm bunlar demek değil ki önerilere kapalıyım. Aksine, çevremdeki herkesten ama herkesten öneri almak benim için nefes alabilmek kadar mühim bir unsur. Hal böyle olunca bir yerden sonra çabuk tükettiğim için şöyle farklı tatlar hissedeceğim filmlere ihtiyaç duymaya başladım. O kadar sıradanlaşmış ki böyle bir gereksinim içinde olduğumu bile unutmuşum.
Tam da bunun üzerine bugün, kendisiyle tanışmak için çok geç kaldığımı düşündüğüm ama hiç tanışmayabilir olma ihtimalini de gözeterek şanslı hissettiğim MOMENTOS bana taze bir öneride bulundu; Already Tomorrow in Hong Kong. 2015 yapımı romantik film. Çok fazla teknik bilgi verme taraftarı değilim açıkçası. Ben işin mekan kurgusu kısmına değinmek istiyorum. Çünkü ciddi anlamda bir Hong Kong turuna çıkmış gibiydim. Bunun yanında izlerken bazı şeyleri hiç garipsemediğimi farkettim çünkü gördüğüm şey aslında kentin mimari kurgusunun modern yani güncellenmiş haliydi. Hani şurada bahsettiğim kurgu gücünün profesyonelliği gibi ama daha fresh olanından. Zaten konu itibariyle ikili ilişkilerin dışında o rengarenk Hong Kong sokaklarının güzelliğine gidiyor aklınız. 
Böyle sakin, huzurlu, naif romantik -çünkü klasik romantiklere kıyasla hareketlilik minimum seviyede- tadı almak isteyen herkese öneriyorum. Ancak sonunu biraz garipsemedim değil. Sanıyorum izleyicinin hayal dünyasına ya da taleplerine bırakılmış bir seçenek. Ya da herkesi kendi dünyasında memnun etme çabası da olabilir. 
Bu güzel öneri için tekrar teşekkürlerimi sunarak her türlü öneriye açık olduğumu belirtmek istiyorum.. 😊 
İyi seyirler.. 
magazin: başrol karakterlerinin evlendiklerine dair birkaç bilgiye rastladım, iyi olmuş bence😄

Zor Görünen Kolaylık: Planlı Olmak

Bu zamana kadar kiminle tanıştıysam, sosyal hayatta ya da resmi hayatta farketmez hep 'o kadar plansızım ki neyi ne zaman yapacağımı bilmiyorum.' cümlesini duymuşumdur. Biz insanlar modern hayatın hızlı koşturmacasına ayak uydurmayı kendimize şart koştuğumuz için istiyoruz ki düzen su gibi akıp gitsin, önümüze bir engel çıkıp da tökezlemeyelim. Bu durum tabi biraz da kontrol mekanizmalarının talep ettiği bir unsur. Yani birileri 'yap' diyor ve farkında olsak da olmasak da işin bir ucundan tutmaya başlıyoruz.
Planlı olmak meselesi daha doğrusu şöyle söyleyim; yapılacakların hangi mantık ve sıralamayla gerçekleştirileceğine dair program oluşturabilme becerisi benim için öğrencilik yıllarında edinilen bir kazanımı ifade ediyor. Uzun yıllar süren eğitim hayatının temposu ancak ve ancak bir program dahilinde gerçekleşirse faydalı olacağına inananlardanım. Buna dair en büyük tecrübem, kendim. Çünkü ben de bir zamanlar neyi nasıl yapacağımı bilmediğim için aynı anda herşeyi çok kısa sürede yapmak istiyordum. E haliyle iki ayağım bir pabuca giriyordu ve ortaya çıkan sonuç da tam bir fiyasko.. Sonra üniversiteye hazırlanırken -düşünün program olayını o derece geç farkettim- danışman bir hocam ile böyle bir uygulamaya karar verdik. Açık konuşmak gerekirse başlangıçta pek de işe yarayacağını düşünmüyordum. Çünkü zaten gelmişim kaç yaşına(!), sınav kapıya dayanmış, herkes bir beklenti içerisinde. Bense bir köşede adeta süper kahraman olmak için nasıl çırpınıyorum belli değil! Ama sonra 'heheyt kaybedecek neyim var' diyerek kendimi uzman ellere teslim ettim. Meğer saçma bir koşturma içerisindeymişim de haberim yokmuş. İnanın hiç abartmıyorum, yaşadığım şey tam bir hafifleme ve vicdan rahatlığıydı. Evet, vicdanım çok rahatlamıştı çünkü kendi kişiliğimi yansıtan bir program dahilinde ve öz irademle yapmak istediklerimi yapabiliyor, fazladan zaman bile artırabiliyordum.
Üniversite sürecinde programlı olmanın faydasını fazlasıyla görenlerdenim ancak bu anlayışın hayatın tüm evrelerine yayılması taraftarıyım. Sonuçta her daim acil işlerimiz ya da sorumluluklarımız olması gerekmiyor. Hergünü evde geçiren bir anne de olabiliriz, bir iş adamı da.. Tek amaç; hobilerimiz, zevklerimiz, kaçınmak istediklerimiz doğrultusunda bir tablo oluşturmak. Ve bunu yaparken de mühim kategorileri, gün içerisinde kendimizi verimli hissettiğimiz zaman dilimlerine yerleştirmek. 
Program bilincini edindiğim günden itibaren hiç tereddüt etmeden herkesle paylaşmaya çalışıyorum. Çevremde yoğun tempoda koşturanlar kadar çok vakti olup bunu farketmeyenler de var. Yani her kesime hitap edebilecek bir potansiyele sahip. Ancak program yapmak demek 'herşeyi sığdırayım, en kısa sürede ben halledeyim, diğer hafta boş zamanım çok olsun' tarzı hırsları ön planda tutmak değildir. Eğer bu tip hırslara yenik düşen bir benliğiniz varsa hiç harekete geçmeyin derim, kesinlikle ters tepecektir. Sonuçta burada her birey, yapacağı şeylere dair bir alan oluşturmaya çalışıyor. İş inada binerse ufak çaplı depresyonlara kadar götürebilir.
Formasyon eğitimi alırken staj yaptığım lisedeki öğrencilerime de bu yöntemi uygulamıştım. Üzerinden onca zaman geçmesine rağmen bu kolaylığı edinebildikleri için halen mesajlar atarlar. En çok da bu mutlu ediyor beni sanırım. Çünkü insan bir noktadan sonra hayatında başka hayatlara da faydalı olabilecek işler başarmayı istiyor. Etkileşime geçtiği bireylerle farkındalıklarını paylaşmak ve onların gözlerindeki ışıltıyı da görebilmek istiyor. Haliyle geri dönüşlerin verdiği keyif gerçekten paha biçilemez. 
Hep dediğim gibi önemli olan karar vermek ve bir yerden başlamak. Her daim kendi isteklerimizi göz önünde bulundurarak.. Çünkü biz istersek yapamayacağımız şey yok. 💪

18 Mart 2017 Cumartesi

Zamanın Kovaladığı Değil, Zamanı Kovalayan Anneler

Açık konuşmak gerekirse kendimi bildim bileli hayatta kendisine bir duruş edinmiş, mesleğinde belirli başarılara imza atmış, bununla yetinmeyip hayatında diğer yarısını bularak bir de üzerine çocuk yapmış 'çalışan anne' kategorisinin altın üyeleri hep dikkatimi çekmiştir. Ortak bir hayat yaşıyoruz ama onların 'zamanım yok, yetişemiyorum, vay anam aman!' diyenlere en güzel cevap olduğunu düşünürüm hep. Çünkü zamanın ruhu denilen o trene çoktan binmişler ve inmeyi bir kere bile düşünmemişler.
Bunun çok çok zor olduğu düşüncesine kesinlikle katılıyorum çünkü kendi kişiliğinin patronu olmak ayrı, başka bir bireyin tüm sorumluluğunu üzerine almak çok ayrı. Onu da geçtim sonuçta sil baştan bir insan yetiştirmek gibi bir görev edinmek her insanın kolay tercih edeceği bir yol olmasa gerek. Bu gelişime bir yandan pozitif bakıyorum ama diğer yandan da hatrı sayılır çoğunluğun tam tersi gidişatı üzmüyor değil. Malesef ki çoğu kadın, çoğu anne evlat sahibi olduktan sonra sanki hayatı tamamlamış da ekstraları yaşıyormuşçasına kelimenin tam anlamıyla 'kendinden vazgeçme' psikolojisi içerisine giriyor. Burada dış faktörleri şuan için bir kenara bırakacağım çünkü herkesin sahip olduğu olanaklar farklı. Ben sadece bireyin kendi benliği ve kendi psikolojisi dahilinde fikirler üretebilirim. Evet, kendinden vazgeçme psikolojisi için birgün anne olmak gibi bir şart koşulmuyor tabi ama genel bir gözlem yaptığımda bunu rahatlıkla dile getirebilirim. Bana göre olay şöyle başlıyor; hayatının en büyülü anını yaşadıktan sonra anne, kendisindeki değişimlere bir türlü ayak uyduramıyor. Bunu yalnızca fiziksel değişimler olarak düşünmeyelim. Hal- hareket, tavır da fazlaca önem taşıyor. Bu nedenle aynaya her baktığında 'amaan zaten kim görüyor ki boşver' gibi sinyalleri bir ordu halinde beynine iletiyor. Hal böyle olunca yüz defa aynaya bakıp bunu söylüyorsa, bir adım sonrasında artık dayanamayıp isyan etmeye başlıyor. İsyan etmek derken 'yeteeer yaşamak bana artık bir zulüm, daha fazla dayanamıciim!' tarzı birşey değil tabiki. Kendi kabulleniş mekanizmasında kendisi için duvar örmeye başlamasından bahsediyorum.
Böylesi bir süreci yaşayan çoğu anne ne yazık ki tüm bunları yalnız yaşamaya mahkum kalıyor. Etrafında onu anlayan, onun tavırlarını sentezleyebilen ya da onu dinleyen birisi olmadığında kendisini hayattan soyutlanmış hissetmeye başlıyor. Ancak çevresinde olumlamalar yapan bireylere sahipse en azından bu sürecin toparlanmasını daha hızlı gerçekleştiriyor diyebilirim. Hemen bir empati yapıyorum ve ulaştığım tek sonuç, aile arası çatışma oluyor. Yani hem anne, hem eş, hem de çocuğun yaşam alanına sağlıksız müdahaleler gerçekleşmiş oluyor ki bu durum özellikle çocuğun gelişim evrelerine denk geldiğinde büyük tehlikeler oluşturabiliyor.
Diğer bir mesele 'kendime vakit ayıramıyorum' meselesi. Bunun da diğerleri kadar tehlike barındırdığını söylemek yanlış olmayacaktır. Diyelim ki anne üniversite mezunu ve mesleğine ara vermek durumunda kalmış. Başlangıçta pek aklına gelmese de zaman ilerledikçe o eski dinamik haline, pratik haline fazlaca özlem duymaya başlayacaktır. Eskiden her hafta bir kitap bitirdiği düşüncesi bile onu yerle bir etmeye yetecektir. Dolayısıyla yeniden eski formuna kavuşmak isteyen anne çok az da olsa birşeyleri başarabilmek ister. Fakat gündüz çocuk, akşam eş, ev işlerini de unutmazsak kendisine ayırabileceği beş dakikası bile kalsa hevesi kalmıyor. Bir de şu fiziksel açıdan eski görünümüne kavuşma isteği var. Sanırım annelerin çoğunluğunun problemi bu yönde. Malum çocuk ile birlikte vücutta meydana gelen değişimler bazen kalıcı olabiliyor. İşin içine biraz genetik faktörü biraz da hareket halinde olma girince kimisi için bu hiç sıkıntı olmuyor. Ancak bunu dert edinen anne, her pazartesi spor yapmaya niyetlenip her salı bu fikirden koşarak uzaklaşıyor. Çünkü kafasında nasıl bir program yapacağını şaşırdığı için bir anda her yöntemi uygulamak ve jet hızıyla sonuç almak istiyor. Zaten spor salonuna gitmekmiş, vay efendim yüzmeye, pilatese gitmekmiş vuhuu nasıl bir hayal dünyası belli değil! E evde karın kası, kol, bacak sıkılaştırma çalışayım dese beş dakika yapsa günün geri kalan tamamında muhakkak çocuk ile ilgilenmesi gerekiyor. Çocuk da gerçekten ilgi istiyor şimdi eğri oturup doğru konuşalım, öyle 'ay uyuttum melekler gibi uyur, birşeye ihtiyacı olmaz.' demekle iş bİtmiyor. 
Şimdi yazının en başındaki o 'çalışan anne kategorisinin altın üyeleri' ne dönmek istiyorum. İnsan şaşırıyor değil mi? 'E madem öyleydi her anne demekki böyle olabilirmiş.' diyor. Doğru aslında. Sonuçta bu tip anneler yani hem çalışan, hem eve bakan, hem çocuk büyüten anneler biyonik anne olmadığına göre ya da ölümsüzlüğün formülünü keşfetmediklerine göre(!) bu iş inanç ve kararlılıkla, biraz da azimle gerçekleşiyor diyebilirim. Evet yineliyorum, herkesin hayat şartları aynı değil, herkes aynı kulvarda yarışmıyor. Ancak ne olursa olsun her bireyin kendi kapasitesi dahilinde başarabilecekleri mutlaka vardır ben eminim.
Önemli olan 'zamanın ruhu' nu kendi ruhunda hissedebilmekten ve bu adımı atarken kendine güvenebilmekten geçiyor. Hayat insana ne sunarsa sunsun bir noktada durup bir soluklanıp, yüzümüzü ışığa çevirerek ve sahip olduklarımızın varlığına şükrederek birşeyler yapmaya niyetlenirsek eninde sonunda kazançlı tarafa geçeceğimize inanıyorum.. 😍

17 Mart 2017 Cuma

Kafaya Taktığım Şarkılar

Evet ben de bir şarkı keşfedince bıkana kadar dinleyenlerdenim. Evet ben de bir zaman dinlediğim bir şarkıyı rafa kaldırmışken, herhangi bir yerde ona ait bir tınlama duyunca yeniden gün yüzüne çıkaranlardanım. Evet evet, ben de o şarkının sözlerini yer- zaman gözetmeden hunharca paylaşanlardanım.
Demişken gençlik yıllarımda(!) neredeyse hergün dinlediğim ama sonra ne olmuşsa unuttuğum o şarkıyla karşılaştım. Nasıl da özlemişim.. 👇

Açıkçası tercihen genelde yabancı dinliyorum ama Mabel Matiz bende hep yeri ayrı kalacak isimlerden. Listemde her daim bir şarkısı bulunur. Bunun dışında benim için kelimelerin büyüsü sanırım melodilerden bir tık önde geliyor. Yani bir şarkıyı dinlerken ne anlatmak istediğini fazlaca önemserim. 'Kanka bi parça var off yıkılıyo kopuyosuuğn!' nidalarından önce 'vaov yine sözlerde kaybolmuşken kendime denk geldim.' diyebilmek daha da keyif verici bence.
Bana sorarsanız müzik zevki denilen şu mevzu öyle 'hop' diyerek kazanılan birşey değil. Bugün halen pekçok akranımın bir müzik zevki edinememiş olması ya da daha doğrusu bunu önemsemiyor olması ne yazıkki es geçilemez bir durum. 'Zevkler ve renkler tartışılmaz.' klişesine ben de katılıyorum evet ama kişisel tercihlerin hayat gidişatındaki önemine de dikkat çekmek istiyorum. Laf arasında şunu da şuraya bırakayım. 😊


Bir de insan bazen sözlerin dünyasından sıyrılıp kafa dinginliği istiyor. Özellikle sakin birşeyler yapacaksanız ya da hazırlık aşamasında motive edecek aracılar bakınıyorsanız tüm zamanların güncelliğini kaybetmeyen enstrümantal parçalarını favorilerinize ekleyin derim. Vazgeçilmezlerimi ekliyorum. 😉



Tabiki müzik paylaşmakla bitmez ve sınırları hiçbir zaman çizilemez. Benim de aklımda, gönlümde 'ah şunu da eklesem, ya bu da vardı, off bunu dinlemeyen çok şey kaçırır' dediğim onlarca parça var emin olun. Belki ara ara paylaşırım belli mi olur. 😎
Keyifli dinlemeler.. ❤

16 Mart 2017 Perşembe

Hediye Almanın Türlü Çilesi

- Merhaba bir hediye bakıyorum, yardımcı olabilir misiniz?
- Tabi, nasıl birşey olsun?
- Valla şimdi çok güzel olsun ama çok farklı olsun. Kimsede olmayan birşey olsun ama absürtünü istemem. Çok büyük olmasın ama bakınca göz doldursun. Ha bir de kaliteli görünsün ama abartıya kaçmasın. Bunun dışında çok da fazla birşey istemiyorum ya.
-...!...


Ahh biz insanlar ne ilginciz yahu! Şu diyaloğu yaşamayan ya da yaşayana şahit olmayan yoktur aramızda. Eğer değer verdiğimiz, sevdiğimiz birisi için birgün geldiğinde hediye almak adına kolları sıvamışsak yandık! İster haftalar önce olsun ister son gün olsun kafamızda birşeyler tasarlamış bile olsak o hediye çilesi çe-ki-le-cek! 
En son üç gün önce şehir dışındaki bir arkadaşıma hediye almak için harekete geçtim ben de. Sorsanız kendisi hakkında hemen hemen herşeyi sayabilirim ama nedense iş hediye seçimine geldiğinde bir nefes kesilmesi, efendime söyleyim hafiften gelen soğuk terler, bir panik dalgasıdır başlıyor. Hayır samimi olmadığım birisi olsa yine anlayacağım bu tepkimeleri ama..
Üniversiteden önce tüm arkadaş çevrem Kayseri dahilindeydi ve açıkçası yine öyle böyle derken hediye işini daha rahat halledebiliyordum. Bunu da yeni farkettim aslında. Meğer ne zor işmiş arkadaş! 'Beğenecek mi, ya beğenmezse değiştiremez de, o kadar yol bana bunu mu göndermiş pehh derse' -ki demez-. Ama işte insanoğlu, illa bir olayı abartmamız katmerlememiz lazım işimiz rast gitmez yoksa(!).
'Amaan sen de ne abarttın canım ne var hediye almakta, bir iki aksesuar, olmadı kıyafet alırsın gider.' diyebilirsiniz. Ama işte öyle olmuyor. Bende şöyle bir takıntı varki, alacağım hediye mutlaka hatrı sayılır olmalı. Yani yıllaar yıllaar sonra bile baktığında 'vaaoov bu hediyenin yeri de bende ayrı' diyebilmeli kişi. Maddi imkanlardan çok manevi yaşanmışlıkları yansıtmalı. Nereden nasıl edindim bu huyu bilmiyorum ama küçüklükten gelme bir olay anlayacağınız. Çünkü benim lugatımda hediye dediğin özel birşeydir ve onu özel yapan da karakterleri yansıtma oranıdır. Tıpkı kendime birşeyler seçerken gösterdiğim özen gibi, karşımdakine de bu özeni hissettirmeliyim. İşte tüm bunlar bir araya gelince adeta çilekeş haller ordusuna dönüşüyor. Bir de ne yalan söyleyim bir yerden sonra 'hmm geçen yıllarda bunu yapmışım, aa bu fikri de mi uygulamışım, yok artık bu nerden aklıma gelmiş!' tarzı trajikomik haller içinde bulabiliyorum kendimi. Dolayısıyla bazen aylar öncesinden bile çalışmalara başladığım oluyor.
Ama bunun verdiği keyif çok başka biliyor musunuz? Hediyenin büyüğü küçüğü olmaz evet ama böylesi bir durumda karşınızdaki kişinin gözlerinde görebildiğiniz o parıltıyı hiçbir şeye değişmek istemiyorsunuz. Gün sonunda başınızı yastığa koyabildiğinizde içinizde yumuşacık bir huzur alanı hissediyorsunuz. En önemlisi de, hayat serüveniniz dahilinde hafızalarda yer edecek bir anının daha başrolü haline geliyorsunuz.
Ama bir konu varki değinmeden geçemeyeceğim, şu bahsi geçen diyalog varya. Hah işte küçük çaplı bir empati yapmak bile o diyalogdan koşarak uzaklaşmak için yeterli. Evet, bizler alıcı olarak kendi dünyamızın endişeleriyle dört nala gitmiş olabiliriz ama ya ilgilenen kişi? Yazık onun suçu ne zaten büyük ihtimalle iş yorgunluğundan kafası yanmış, bir de üzerine gidip üç bilinmeyenli denklem tadında kelimeler sarfedince 'ha!?' diye tepki vermemek için baya zorluyordur kendisini.
Uzun lafın kısası, nasıl hissediyorsak öyle uygulamalıyız bence. Kimse bizi pahalı hediyeler alalım diye zorlamıyor ya da ufak hediyeler için ayıplamıyor. Önemli olan karşımızdaki kişiyi tanımamız ve onu gerçekten seviyor olmamız. Zaten tüm bunlar olduğunda gerçekten içimizden gelerek birşeyler yapmanın keyfini rahatlıkla çıkarabiliriz, bana güvenin.. 😉✌

Zorunlu Eğitime Hayır!

Sanırım bu hayatta araba kullanmaktan sonra en fazla keyif aldığım şey kitap- kahve- blog üçlemesi. Ben de hiç durmadım kahvemi yaptım ve uzun zamandır üzerine yazmayı istediğim kitabımı yanıma aldım. 
Zorunlu Eğitime Hayır, Catherine Baker isimli bir annenin elinden çıkmış bir kitap. Başlıktan da anlaşıldığı üzere kendisi bazı kabullenişlere bir karşı duruş sergilemiş ve kızını okula göndermemiş. Bunun sebepleri arasında okulun insana dair bir kontrol mekanizması olduğu, aynı şeyleri yapan robotlar haline getirdiği ve otoriter bir gözetimin bulunduğu gibi sebepleri sıralayabilirim. Dolayısıyla Baker durmamış 'seni yeneceğim okuulllll!' gibi nidalar atarak 'sen misin beni zorlayan göndermiyorum kızımı arkadaşım!' diye kendi adlandırmasıyla tam bir duruş sergilemiş. Bununla da yetinmemiş kendilerine 'Karşıt- Okul' dedikleri bir topluluk içerisinde, kendi kafasında olan vatandaşlar ile birlikte yıllarca mücadelelerini sürdürmüşler. Eh tahmin edersiniz ki Baker' ın toplum tarafından karşılaştığı tavır ve tutumlar pek de hoş olmasa gerek. 
Kitabın temel fikirleri arasında, daha doğrusu yazarın kendi düşünceleriyle de paralel diyebilirim; okulun aslında küçük yaştaki çocukları bünyesine alarak onların tazeliklerinden, doğallıklarından, verimliliklerinden ve düşüncelerinden yararlanmayı hedeflemesi ve bunu da yaparken daha da verimli olacağız gibi bahaneler ardına saklanması yatmaktadır. Bu nedenle de okulun tek yaptığı şey, çocuklara itaat etmeyi öğretmektir.
Teorik bir kitap tanıtımı olmaması açısından genel hatlarıyla kitabı bu şekilde özetleyebilirim. Biraz değişik bir kitap biliyorum, sonuçta hepimiz bu sistemin yolcularıyız ve açıkçası içerisinde bulunduğun bir mekanizmayı sorgulamak pek objektif olamıyor. Ama ben kitabı bitirdiğimde aklımda tek bir soru vardı; 'yahu iyi hoş da bu çocuk ne yiyecek ne içecek?'. Yazar bunun savunmasını tamamen özelleştirilmiş eğitimlerle, grup çalışmalarıyla vs. karşılıyor ama tabi o kendi imkanlarına göre konuşuyordur eminim. Düşünsenize burada böylesi bir durumda çıkacak kargaşayı! Tamam ben dört dörtlük bir eğitim sistemine sahibiz demiyorum, değiliz zaten. Temelinde fazlaca eksiğimiz, kendisini yetiştirmesi gereken kadrolara fazlaca ihtiyacımız var. Ancak öyle ya da böyle sistem üzerinde sağlam olmasa da bir denge kurulmuşken biri çıkıp 'yav kardeş bu ne biçim eğitim ben karşı çıkıyorum!' dediğinde ardından devasa bir grubun gideceğini sanmıyorum açıkçası. Ha diyelim ki gittiler, bu da ne yazık ki bir yere kadar kendisini devam ettirebilir çünkü işin içine maddi şartlar ve geçim sıkıntısı gibi somut gerçekler girmeye başlayacaktır.
Tüm bunların yanı sıra aslında gözle görülmese de bir kesim gerçekten de bu eğitim sisteminin doğruluğuna kalben inanmış durumda. Daha idealist, daha sorumluluk sahibi bireylerin yetişmesi ancak ve ancak bu eğitimin tamamlanması ile mümkün. Şimdi gelin de bu çelişkili ortamda hangi tarafı seçeceğinize karar verin!
Bana göre gerek toplum içerisinde gerek kendi adımıza yapmamız gereken tek şey, kendimizi yetiştirebilmeyi bilmek. Sonuçta her birey sonsuz imkana sahip değil ve bu bir ayıp da değil. Zaten imkanlar dahilinde ufak da olsa bunu kendimize gaye edinebilseydik ben eğitim sisteminin de gelişmişlik seviyesinin de daha ileri olacağını düşünüyorum.
Farklı fikirleri karşılaştırmak açısından kitap tavsiyemdir. Yine paralel soluk arayışı içerisinde olursanız, Ivan Illıch' in Okulsuz Toplum kitabını da öneriyorum. İyi okumalar.. 😏
- Üzerine bir de bu.. 👈

15 Mart 2017 Çarşamba

Bir Tutam Tarkovski

Yazıma başlamadan önce uyarmam gereken bazı şeyler var;
- Tarkovski sineması bilindik komedi ya da aksiyon- macera tarzında kesinlikle değildir. Aksine tüm bu kalıpların çok dışında.
- Hiç denemediyseniz ve yalnız izlemek istemiyorsanız yanınıza alacağınız kişi 'ooff ağbii bu nedir ya!', 'içim şişti kanki gel ortamlara akalım' kafasındaysa hayatınızın hatasını yapıyorsunuz, demedi demeyin..


"İnsanlara insan olduklarını daha çok hatırlatmalıyız." -A. Tarkovski

Yıllar yıllar önce portakalda vitaminken(!) gezegende 'Tarkovski sineması' adlı bir kavram olduğundan habersiz yaşayıp gidiyordum. Yaş büyüdükçe ilgi alanları da oluşmaya başlıyor haliyle. Sinemaya, kitaplara, müziğe her daim bir ilgim olmuştur açıkçası. Ancak sosyoloji ile birlikte ilgi alanlarım daha da gelişmeye daha da özgünleşmeye başladı.
Tarkovski ile ilk tanışmam üniversitenin ilk yıllarında fakültenin sinema klübü dahilinde düzenlenen bir etkinlik ile oldu. Ondan öncesinde kendisine dair birkaç makale okumuştum, kulak aşinalığım da vardı tabi ama olayın tamamen içinde değildim. Hem merak, hem öğrenme arzusu, e bir de tabi okuduğun bölüm sanatla sinemayla vs. iç içe olunca kendini odaklanmış buluyorsun. Şimdi oturup size Tarkovski kimdir, nedir, ne yer ne içer faslını uzun uzun anlatamayacağım, şu camdan atlamam daha mantıklı olur yani(!). Buradan genel bir bilgi edinebilirsiniz.
Başlangıçta herşey normal olacak diye düşünmüştüm açıkçası. İlk defa bir Tarkovski filmi izleyecektim ve ne kadar zor olabilirdi ki? Yanımda üç arkadaşım, özellikle bir tanesi sürekli telkinler veriyor; 'bakın sakin izlemeye çalışın, sınırlarınızı zorlamaya çalışın ve ne olursa olsun sakın yarıda bırakıp çıkmayın.'  Ooo! O son cümle beni benden aldı yani eşsiz birşeyin içinde olduğumuzu idrak ettim ne yazık ki.. Neyse, film başladı ve gerçekten de hayatımın een en çileli, en zor, en akıl almaz dakikaları resmen geçmek bilmedi. Başlamadan önce bizi uyaran arkadaşımın gözü üzerimizde tabi, ha çıktılar ha çıkacaklar.. Yalan olmasın bir ara isyanlara girdim bırakıp gitmek istedim ama tuttular beni(!).
Biliyorum biraz gözünüz korkmuş olabilir ama emin olun bir kere izlediğinizde her ne kadar acı da çekseniz eğer üzerine fikirler üretebiliyor, kafa yorabiliyorsanız çok zevk aldığınızı ve aslında sevdiğinizi göreceksiniz. Nitekim bende de öyle oldu. Üniversite son sınıfta düzenlediğimiz sempozyumda Tarkovski sinemasının mimari ile kurgulanması üzerine konuşmacı olarak yer aldım. Hitap ettiğim kesimden de sonrasında çok güzel geri dönüşler aldım. Hazır laf açılmışken aslında bahsetmek istediğim tam da Tarkovski sinemasının kurgusu üzerine. Çünkü kendisinin de en önemli özellikleri arasında mekanı kurgulayabilmedeki yaratıcılığı dikkat çekmektedir. Yani şöyle ifade etmek gerekirse; daha az diyalog, daha az hareket, daha fazla derinlik.. Mekanın ve zamanın derinliği.. Tarkovski tüm bunları yaparken herşeyi adeta fotoğraf karesi tadında yorumlamak ister. Bu nedenle herşey daha yavaş, kendi tabirimizle daha 'sıkıcı' ve daha sorgulanır pozisyondadır. Dolayısıyla çok büyük bir zihin gücüne ulaşmayı hedefler. Zaten toplum içerisinde bu filmleri zor yapan da ciddi anlamda zeka gerektirmesi ve kafa yormak için uzun zamanlar istemesidir. 
Diğer bir unsur Tarkovski sinemasında hep bir hüzün, huzursuzluk ve varoluş ızdırabı vardır. Çünkü en büyük esin kaynağı kendi hayat hikayesidir. İşte bu kasvetli ortamın desteklenmesi de ustalıkla kullanılmış mimari ile sağlanır. Gündelik yaşamda kent hayatının mimari ile kurgulanışı, Tarkovski' yi kendisi yapan nitelikler arasındadır.
Tüm bu özellikler doğrultusunda Tarkovski' nin sinemaseverler arasında ileri gelen isimlerden biri olduğunu söyleyebilirim. Pekçok yönetmenin ilham kaynağı olması da kaçınılmaz oluyor haliyle. Tam da bunun üzerine bu hafta vizyonda yer edinen bir Ferzan Özpetek filmi; İstanbul Kırmızısı' nı izlediğimde ufak ufak Tarkovski esintileri çarptı yüzüme. Hoşuma da gitmedi değil açıkçası. 
Eğer siz de yeni bir soluk arayışındaysanız ya da merak duyuyorsanız, bulduğunuz ilk rahat ve geniş zamanınızda, kafanız boşken bir Tarkovski filmi ile başlayın derim. 'Ayna', 'Nostalji' ve 'Kurban' benim favorilerim arasında. Umarım ucundan kıyısından da olsa içerisinde kendi zevkinizden kırıntılar bulabilirsiniz. İyi seyirler.. 😊

Neden Sosyoloji ?

Yaklaşık beş yıl önce herkes gibi ben de eğitim hayatına dair kafamda sorularla yaşıyordum. Benim için aslında üniversite demek sıradan birşey olmamalıydı. Belki de yakın çevremin aynı yolda ilerlemesi -bir kabulleniş de denebilir- de beni farklılığa yöneltmiş olabilir. Şimdilerde anlıyorumki öyle bir karmaşa içersinde insanı doğru yönlendirecek kişiler fazlasıyla önem taşıyor. Zaten çoğu insanın hayatında doğru insanları bulamamakla ilgili problemleri olduğunu göz ardı edemeyiz. Ne diyordum ? Evet, doğru insan. Biraz daha açacak olursam, motive eden insan. Ne sıklıkla bulunabilir bilmiyorum ama o yıllarda yaptığım seçimlerin çok şanslı seçimler olduğunu düşünüyorum. Çünkü ben içine girdiğimde mutlu olabileceğim bir ortam hayal ediyordum. İşte bu sebeplere paralel olarak kendi ilgi alanlarıma yönelik bir sınır belirledim. Sosyolojiyle yollarımız çok kitap okumaktan dolayı kesişiyordu. İnsan başta fazlaca tereddüte kapılıyor, nasıl olacak, bunun için yeterli miyim, belki de yapamam gibi sorular sorup duruyor ama gerçekten de isteyince herşeyin üstesinden gelinebiliyormuş, anladım. 

Sosyoloji, bir buz dağının alt kısmının varlığını bilmek ve bunu bilerek yokluğuna dair çıkarımlarda bulunmak gibi. Uzun ve engebeli bir yolda onlarca kişiyle koşarak yarışırken bazen düşüp kalkmak bazen de hemen birinci olmak gibi. Sevmeyen için abartısız ızdırap ! Kesinlikle söylüyorum kafa yormayı ya da okuyup etrafa bakınmayı sevmeyen için tam bir işkence mekanizması diyebilirim. Ama içinde küçük de olsa merak kırıntıları barındıran biri sosyolojinin harikalar diyarında kendisini o dayanılmaz karmaşıklığa(!) hafifçe bırakarak diyar diyar gezebilir. İşin en eğlenceli yanı bu olsa gerek. Bende de öyle oldu tabiki. Birgün bir baktım aslında 'o şey' i ararken başka başka şeyler bulmuşum ve bu beni hiç yormadan olağan şekilde gerçekleşmiş. Zaman geçtikçe birşeyler yazabilmeyi, bir ortama girdiğimde farklı yorumlar yapabilmeyi, yeri geldiğinde arkadaş grubumla başımız ağrıyana kadar tatlı tartışmalar yapabilmeyi öğrendiğimi farkettim. Elbette herşey toz pembe değil, daha önce zorlanmadığım kadar sosyolojiyle zorlandım. Hatta yeri geldi pes etmeyi bile düşündüm ama tabiki uygulamadım. 😊 Şimdi dönüp baktığımda neden sosyoloji diyorum. Cevap basit; keşkelerimden çok iyikilerim olduğunu gördüğüm için, kendi adıma ve kendim için hayatımda doğru kararı vermiş olduğum için ve farklı düşünebildiğim için iyiki sosyoloji !

14 Mart 2017 Salı

Tüketiyorum O Halde Varım!

Toplum olarak birşeyleri hızlı harcamaya, çabucak tüketmeye öylesine endekslenmişiz ki elimize geçen herhangi birşeyin kıymetini kesinlikle bilmiyoruz. Büyüklerimiz hep söyler, eskiden onca imkansızlık içerisinde bile en ufak şeyin kıymetini ne kadar bildiklerini. Oysa şimdi genç- yaşlı herkes malesef bunun değerini anlayacak potansiyele bile henüz ulaşamamış durumda.
Malumunuz çağımızın gereği teknoloji dünyasının en büyük hedef kitlesi tabiki de gençler üzerinde. Genç ve dinamik beyinlerin daha hızlı kavrayabilir olma yeteneğine güvenerek de her hamle adeta onlar için altın tepside sunuluyor diyebilirim. Aslında bir yandan iyi bir yandan kötü çünkü böylesi fırsatlar kullanabilmeyi bilen ellere geçtiğinde devleşebiliyor ve sınırsız fayda sağlıyor. Ama tam tersi olduğunda ise ortaya yalnızca birbirine özenmekten bir adım ileriye gidemeyen bir toplum çıkıyor. 
Gündelik hayattaki koşturmacalarımızda gençlere dair pek çok gözlem yapma fırsatı bulabiliyoruz hepimiz. Bazen değişik şeylerle de karşılaşıyoruz tabi. Ama en azından kendi adıma konuşmak gerekirse bizler ucundan kıyısından da olsa aynı kuşağı bir şekilde yakalayabildiğimiz için fazla garipsemiyoruz sanırım. Böyle söylüyorum ama açıkçası genç yaştaki bireylerin hayatları boyunca boş zihinler olarak yetişmelerine de içim gitmiyor değil. Ben burada biraz cafe kültürüne değinmek istiyorum. Hepimizin bildiği üzere cafeler artık neredeyse hayatımızın temel gereksinimleri arasına girmiş durumda. Son zamanlarda sıklıkla karşılaştığım bir durum var; yeni açılan bir cafe keşfediyorum diyelim. Taze bir mekan olması ilgi alanım dahiline girmesinde büyük rol oynuyor. Bu tazeliği değerlendirip keyifli vakit geçirebildiğim ilk zamanlarda bir sıkıntı olmuyor ancak birkaç hafta sonra tekrar gitmek istediğimde gerçekten o tazeliğin yerinde yeller estiğini görüyorum. Sebebini araştırdığım şey aslında tam da bu hızlı tüketme hastalığına götürüyor beni. Yani düşünün artık o kadar yapacak hiçbir aktivitemiz kalmamış, o kadar boş vakit sahibi olmuşuz ki anında o şeyi elde edip anında hevesimizi alıp anında bir kenara bırakır hale gelmişiz. 'Hızlı yaşıyorum, hayatımın her dakikasını değerlendiriyorum.' kafasını bence çok yanlış yorumlamışız. Ha herkes mi böyle, tabiki değil. Ancak burada irade denilen o kavram fazlaca önem taşıyor. Çünkü kapılıp gitmek, sıradanlaşmak çok da zor olmayan şeyler. Çoğunluğun tercih listesinde ilk sırada gelen şeyler. Biraz kafa yormak ya da farklı olmak -ama farklı olacağım diye de absürtleşmemek- gibi şeylere ihtiyacımız var aslında. İşte tüm bunların yolu da meraktan geçiyor. Merak yani araştırmak, keşfetmek, istek duymak.. Sadece bakmak değil onu gerçekten hissederek görmek. Alışmışız armut piş ağzıma düş olayına, hazıra konmanın keyfini aldığımızı düşünüyoruz. Ama aslında yaptığımız tek şey onu hunharca harcamak oluyor. İşte bu yüzdendir o arkadaş ortamında yapacak birşeyler bulamayışlarımız. Ya da bu yüzdendir hep aynı mekanlarda takılmalarımız. Şöyle kafamızı kaldırıp bir baksak çoğu şeyi idrak edeceğiz aslında.
Bir de bu özenme meselesine takıyorum ben ya! Yani tamam aynı zevklere sahip olabilirsin ya da aynı hayat tarzında ilerlemek istiyor olabilirsin. Ama madem öyleydi şimdiye kadar aklın neredeydi be arkadaşım! Neden kendin düşünüp üretemiyorsun da o şeyi illa başkalarında görmen gerekiyor yani? Buna hiç anlam veremiyorum gerçekten. Hem kişinin kendi hevesini hem de karşıdakinin direncini yerle bir eden bir durum bence bu. Yanlış anlamayın, 'ben çok farklıyım off kimse bana benzeyemez' demiyorum. Hatta bize ilham verecek kişileri kendimize bir anlamda idol olarak belirlemenin motivesine de inananlardanım. Sadece o 'kopyala- yapıştır' durumu bana fazlasıyla ters geliyor. 
Çok mu şey istiyorum bilmiyorum ama, bu isteklerim arasında sanırım en önemlisi etrafımda gözlerini tam anlamıyla açan, farkındalığı yüksek bireylerin daha da fazlalaşması yönünde. Yani diğer bir deyişle; okuyan, çok okuyan, okuduğuyla yetinmeyip araştıran bireylerin fazlalaşması demek istediğim. Yine hızlı tüketebiliriz ama kaliteli tüketelim yeter.. 👌 

13 Mart 2017 Pazartesi

İletişimsizlik Sorunsalı

Bu hayatta yaşadığım ne kadar olumsuzluk varsa eminim ki hepsi de bir noktada iletişimin kesilmesinden kaynaklanmıştır. Açıkçası ben yetişkin bir bireyde kendini ifade edebilme potansiyelinin gelişmiş olmasından yanayım. İlla okusun, eğitim alsın ya da kurslara gitsin kendini hırpalasın demiyorum. Sonuçta hepimiz bu toplumun birer parçasıyız ve gün içerisinde fazlaca etkileşime geçmekteyiz. İnsanı insan kılan unsur da zaten bu etkileşime geçme çabasından geliyor. Dolayısıyla iletişim kurmanın bir beceri olduğu sonucuna da ulaşabilirim buradan.
İnsanın kendisiyle baş başa kaldığı anlara dikkat edin. Genelde kendisini nerede nasıl ne pozisyonda konumlandıracağına dair planlar yaparken bulursunuz. Çünkü biz insanlar olay anında pek aktif olamayıp sonrasında zaman geçince söyleyecekleri ya da yapacakları aklına gelen canlılarız. Bu yüzden de bunu bir eksiklik kabul ederek kendimizi daha iyisine, daha özgününe alıştırmaya çalışırız. Aslında olması gerektiği gibi yalnızca sağlıklı iletişimler kurabilsek belki de bu çabalara gerek kalmayacak.
Hep ilk iletişim ailede başlar gibi klişeler duymuşuzdur hepimiz. Aslında çok doğru; iletişimin ilk evrelerinin tohumlarını atan ebeveynlerdir. Temel gereksinimlerin kazanılmasında büyük payları vardır. Yani ne kadar doğru ve sağlıklı bir ortam, o kadar kendisini ifade edebilen bireyler. Fakat ebeveynlerin belirli bir yere kadar suladığı bu tohumları filizlendirmek doğrudan kişisel tercihlerle alakalı bir durum. Sonuçta her sağlıklı iletişim kurulan aileden dört dörtlük bir insan yetişecek diye bir kural yok. Ya da tam tersi için de geçerli. Önemli olan yetişmişlik derecesinin farkında olmaktır bence. 
Mesela hepimiz televizyonlarda ya da sosyal medyada toplum tarafından kendisini yetiştirmiş bireyler olarak kabul edilen insanları görmekteyiz. Fakat bir bakıyoruz normal şartlar altında başarısı yüksek olan bu insanlar, yeri geliyor iki lafı bir araya getirecek üreticiliğe sahip olamıyorlar. Ya da en olmadık yerlerde büyük gaflara imza atıyorlar. E haliyle toplumda çizdikleri o imaj da doğrudan zedeleniyor. Demekki neymiş, herşeyi bilip çok konuşmak değil, çoğu şeyi bilip düşünerek konuşmak gerekiyormuş. Ama ve lakin hepimiz insanız biliyorum ve hata yapmamız çok normal. Zaten hepimiz kusursuz olalım demiyorum ve kimseyi de eleştirme niyetinde değilim açıkçası. Çünkü benim de kendime dair bir potansiyelim ve kapasitem var ve ben de bu sınırlarım dahilinde iletişim becerilerimi geliştiriyorum. Neyse konuyu fazla dağıtmayayım. Evet, iletişimsizlik denen bu meret gerçekten de tam bir hayal kırıklığı oluyor çoğu zaman. Sanıyorum bu konuda gurur- ego ikilisinin rolünü görmezden gelmek yanlış olur. Çünkü bazı zamanlarda ne kadar kabullenmesek de farkında olalım ya da olmayalım bu ikilinin etkisi altında fazlaca kalıyoruz. Bu da ne yazıkki bizi hoş olmayan sonuçlara götürüyor.
Buna en basit örnek olarak arkadaş ilişkilerini vermek istiyorum ki ben, insan hayatında arkadaşlık ilişkilerinin önemine çok çok fazla inanan birisiyim. Birgün artık kendi kararlarınızın başına geçmeye başlıyorsunuz ve ailenizden sıyrılıp toplum içerisinde bir yer edinmeye çabalıyorsunuz. İşte bu yolda yanınıza aldığınız kişiler de hayat gidişatınızın belirleyicileri oluyorlar. 
Ben her zaman için ortada bir problem varsa konuşarak halletmekten yanayım. Karakterim gereği de gerginlik taraftarı değilim açıkçası. Ancak zaman geçtikçe -ve tabiki tecrübe edinmeye başladıkça- anladım ki bazen bazı insanlarla kesinlikle ama kesinlikle iletişime geçilmiyor. İsterseniz havada on takla atın, dünyayı koşarak dolaşın ama iletişim kurmanız imkansız! Açıkçası bunun farkına neden bu kadar geç vardığıma dair kendimi çoğu kez sorgularken bulduğumu da söylemeden edemeyeceğim. Sanırım farkına varmak da farkına varmamış olmak da pek hoş bir durum değil. Neyse, bu tiplemelerin genel özelliği sürekli ama sürekli, durmaksızın, nefes almayı unuturcasına konuşmaları. Kendilerini çok konuşarak haklı çıkacaklarına dair bir karara yıllaar yıllaar önce inandırmışlar belliki(!). Diyelim ki bir gaflete düştünüz ve birşeyleri açıklamaya mı kalkıştınız, koşarak uzaklaşın derim ben. Çünkü kendi dünyalarında efendi de köle de onlar. Kral da, halk da.. Bu yüzden de dışarıdan gelecek müdahalelere karşı savunma mekanizmaları her daim hazırda bekliyor. İyi birşey mi diye soracak olursanız, tabiki de değil hatta kötü tarafı daha ağır basıyor. Bir de açıkçası iki insanın karşılıklı iletişime geçmesinden daha doğal ne var ki diye düşündüğünüzde durumun vehameti daha da fazlalaşıyor. Böylesi bir durumla hayatın ilerleyen zamanlarında daha fazla karşılaşıldığını söyleyebilirim. Mesela en basitinden üniversite hayatı. Bu tür kopuklukların neredeyse merkezi olarak nitelendirebilirim. Aynı anda aynı ortamda türlü çeşit beyinle aynı paylaşımların yapılmaya çalışıldığı bir platform orası. Dolayısıyla insanlar, laf anlatmaktansa kolay yolu seçip iletişimi tamamen kesmeyi tercih ediyorlar. Ha bunun yanı sıra kimileri de varki aslında içinde bulunduğu durumdan kesinlikle hoşnut olmamasına rağmen 'mış gibi' yaparak günü kurtarmayı hedefliyor. Hatta yeri geliyor önemli başrollerde görüyorsunuz onları. Ama işte eninde sonunda aslında ortada gerçeklikten uzakta kurulamamış iletişimlerden başka 
birşey olmuyor.
Velhasıl kelam, hayatta bizlere verilen değerli zamanlar boyunca eğer birşeyleri başaran olmak istiyorsak önce bir dönüp kendimizi onarmaktan başlamalıyız işe. Zaten öncelikle kendisine faydası dokunan bir bireyin çevresini güzelleştirmesi de kaçınılmaz olacaktır. Bir de ne olursa olsun, ne yaşanırsa yaşansın -biliyorum bazen şartlar ciddi anlamda uygun olmuyor, herşey her zaman toz pembe değil- ufak da olsa karşımızdaki insanın anlayacağını düşünüyorsak tereddüt etmeden konuşmak gerektiğine inananlardanım ben. Sonuçta insan olmanın temel gereksinimleri birşeyleri paylaşmaktan, fikir alışverişinden ya da ortak paydada buluşmaktan geçiyor.
Umuyorum ki birgün hepimiz hayat boyu sağlıklı iletişim kurabilenlerden olabiliriz... 😉

Motive Olmanın En Doğal Yolu: Kendini Dinlemek

Hepimizin gezegendeki serüveni bizi bekleyen meraklı bakışlar arasında aldığımız ilk nefes ile başlıyor. İnsan ömrü -uzun ya da kısa farkı olmaksızın- her dakikası öğrenme odaklı bir potansiyel. Yani yaşadığımız süreç boyunca istediğimiz takdirde öğrenmeye hevesli olabiliriz. Aile içinde başlayan bu öğrenmeler, sosyal öğrenme ile kendisine ivme katabilen ya da evrilebilen bir bütün aslında. Bize düşen yalnızca istemek ve bunun için çaba göstermek.
Küçükken annemin, babamın, öğretmenlerimin ya da benden yaşça büyük insanların bu kadar çok şeyi nasıl bilebildiklerini düşünürdüm hep. Ne zaman aklıma birşey takılsa ya da ne zaman birşeyi merak etsem aradığım cevaba ulaşmanın tek yolu gidip bilen birisine sormaktan geçerdi. Her ne kadar ben cevapları bulamamış olsam da sonunda öğrenmiş olmak bile beni bir sonraki adıma motive ederdi. Sonra birgün anladım ki herkesin bu hayatta belirlediği ve sınırlarını çizdiği bir yolu, bir amacı varmış. Yani ben de birgün soru soran olmaktan çıkıp sorulara cevap veren takımına geçebilirmişim.
Tabi hayat her zaman kolay olmuyor doğrusu. Bazen insan herşeyi bildiği hissine kapılıyor. Bazen tüm yolların kapandığına ve çıkış yolunun asla olmayacağına inanıyor. Bazen de gerçekten bilse bile soruların doğru cevabını veremiyor. İşte tam da bu noktada pes etmemek ve yeniden başlamak için gereken şey, kimseyi değil yalnızca kendini dinlemek oluyor. Evet, kendini dinlemek.. Bence bir insanın farkında olabileceği ve hayatında tecrübe edebileceği en güzel şey bu. Çünkü özüne dönüp kafa sesine kulak verdikçe rahatlıyor, rahatladıkça heyecanlanıyorsun. Acaba daha başka neler bulabilirim kendimde diye meraklanıyorsun. Ve bence bunu yaşamak çok keyifli. Fakat kendini dinlemek dediğimde ani kararlar vermek ya da aşırı içe kapanıp etraftan soyutlanmayı kastetmiyorum. Aksine kalabalıklar içindeyken doğru yerde ve doğru anı yaşıyor olmak aslında demek istediğim. 
Dedimya hayat her zaman kolay olmuyor. Büyüdükçe ve daha fazla insan tanımaya başladıkça kişisel tercihlerin önemini algılıyoruz hepimiz. Yaptıklarımız yapabileceklerimize ışık tutuyor hep. Baktığımızda aslında insan doğası gereği her daim daha fazlasını istemeye odaklanmışken bence bu çelişkili durumu avantaja çevirmek de kötüye yormak da bizim elimizde olan bir karar. O halde durup bir nefeslenip kafa sesimize kapı açmamız gerekiyor. Tabi kapı açıyoruz diye de 'aman ben şöyleyim, vay efendim hep benim istediğim olur, kimse sözümden çıkmayacak' gibi ağa moduna girmemek çok önemli. Zaten belki de işin sırrı bu, bencillikten uzaklaşmak. Son birkaç yıldır bu bencillik konusu benim çok dikkat alanım içerisinde. Belki de bu yüzden kendimize dönmenin önemini fazlaca farketmiş buluyorum kendimi. Çünkü bazen öyle zamanlar oluyor ki herkesten, herşeyden hatta kendinden bile bıkıyor insan. Tahammül edecek ne zamanı ne de hali kalıyor. Sadece kendim için değil toplum adına da bunu rahatlıkla dile getirebilirim aslında. Hal böyle olunca da insanlar özüme döndüm zannedip egolarına ya da bencilliklerine altın varaklı köşkler inşa ediyorlar. Bu da zaman içinde kopuk ve soyutlanmış bireyler bütününü doğuruyor.
Yeri gelmişken belirteyim, yalnızlık öyle sanıldığı kadar korkutucu birşey değil aslında. Açıkçası bu uzun serüvende hepimiz bir yerlerde bir şekilde tek başına bireyleriz. Ve ben bu yalnızlığın doğru yorumlandığı takdirde güzel tecrübeler doğuracağına inananlardanım. Yani insanı olgunlaştıran, mantıklı adımlara iten şeyler işte bu yalnız kaldığında sergilediği tutumlardan geçiyor. Çok küçük şeyler de olabilir; yeri gelir bir kıyafet seçiminde, yeri gelir üniversite tercihinde, yeri gelir gezeceğin ülke sıralamasında.. Ama öyle ya da böyle son noktayı kendimizin belirlemesi gerekir. Zaten bu bir anlamda hayata atılmaktır. Büyümektir. Ya da her nasıl adlandırmak istiyorsanız. Sonuç olarak önemli olan kendimizin farkına varıyor olmaktır bence. Böylelikle güven duymaya ve hedefler koymaya başlarız. 
Herkesin de bildiği ve söylediği gibi; kalbini dinle, o seni eninde sonunda doğru yola götürecektir.. 💗

1 Mart 2017 Çarşamba

Bir Sen Eksiktin WhatsApp !

Bir arkadaşım az önce isyan etmiş; 'aynı resmi önce snapchatten sonra instagramdan sonra whatsapptan izliyorum, kusucam!' diye. Hem çok güldüm hem sonuna kadar hak verdim. Sosyal medyanın bu umarsız ilerleyişi garip bir hal almaya başladı doğrusu. Ben fazla ilgili değilim açıkçası, yalnızca instagram sürüsüne dahilim ama tabiki de herkes gibi diğerlerinden de habersiz değilim. Bir de arkadaşlarla bir araya gelince ve kafamıza eserse snapchati olandan kedi- köpek falan oluyoruz işte. Neyse, herşey instagrama 'story' uygulamasının gelmesiyle başladı. Aslında daha geriye gidersek önceden snapchat insanlara böyle bir hizmet sunuyordu. Fakat bunu gören instagram daha fazla dayanamadı ve sen misin storylerin efendisi diyerek bu gelişmeyi kendisine eklemeyi başardı. Böyle bir durumda amaç, insanların kafasını karıştırmak ve aynı anda aynı yerde hatta o yerlerin hepsinde olabilmeyi sağlamak. İnstagram amacına ulaştı mı, oo hem de ne ulaşmak! Artık normal paylaşımların çoğunun yerini storyler almaya başladı. Hal böyle olunca -akıllı telefonlarımız da bu güncellemelerden geri kalamayınca tabi- herkes işin bir ucundan tutmaya başladı. Normalde günde bir ya da iki defa gördüğümüz bir paylaşımı üç- dört defa görebilir olduk. Eh, insanoğlu alışmak üzerine programlı ne de olsa, bunu da hemen sindirdi. Derken derken bir sabah uyandık ve o da ne! Bizim whatsapp diğer ikisinin bu plansız iş birliğine epey içerlemiş, akşamdan sabaha hırs yapmış. Altından girmiş üstünden çıkmış vee.. Story uygulamasını getirip adını da durum koyarak o özlü sözleri de sonlandırmış. Hay Allah! Oldu mu şimdi bu hiç yakıştı mı sana? Bir neslin birbirine gönderme yaptığı ama sorsan kimsenin kabul etmeyeceği, o atarlı giderli durum yazılarını kaldırarak kaç kişinin hayallerini yıktın haberin var mı be whatsappcığım?! 
Bu şöyle birşey aslında; XL beden olup S beden elbise içine girmeye çalışmak. Ya da bir şirkette sekreter olup eve kendini limuzinle bıraktırmak gibi. Tamam gelişim güzel şey ilerlemek demek daha fazla kitleye ulaşmak, daha popülarite kazanmak demek de yani herkesin bir misyonu, bir duruşu var değil mi ama. Bir de işin olumsuz yanı bir tarafı yaparken diğer tarafı yıkmak oluyor. Özellikle bu son güncellemeden sonra çoğu arkadaşımın 'o nerede, bu nerede, ayy kişi listemi bulamıyorum, profil fotoğrafımı göremiyoruuuuum!' gibi onlarca sorusuyla boğuştum desem yeridir. Yoksa beni çok mu ilgilendirir vay efendim story gelmiş de durumlar gitmiş de ortalık karışmış da falan filan..( e ilgilenmiyorsan ne laf salatası yapıyorsun derler adama)
Tamam tamam uzatmıyorum. Tabiki ben de bir kullanıcı olduğum için ve bunlardan yararlandığım için biliyorum ki böylesine büyük çaplı uygulamaların tek amacı birincil ve eşsiz olmak. Tüm bu eziyetler(!) bu yüzden. Ama işte işin cilvesi, onlarla da olmuyor onlarsız da.

Canım Mart

Bugün aylardan en afillisinin ilk günü! Evet benim için gerçekten de 'klas' bir ay geldi. Aslında tamamen kış insanıyımdır ben. Hatta ne yalan söyleyim o geçiş dönemlerini, ara mevsimlerini pek hoşnut karşılamam. Çünkü ne öylesin, ne böyle. İki arada bir derede, ay hele o 'ne giyeceğim' temalı gardrop önünde saatler harcama senfonileri yok mu! En fenası.. 
Malumunuz kış mevsimlerinde garip şeyler yaşıyor olmamızdan dolayı ve ne yazıkki doyamadan veda ettiğimizden ötürü -kendi adıma söylemek gerekirse- bir yanımız hep buruk. Ama çoğu insan için bahar ile gelen coşku sanırım daha tercih edilir birşey. Evet güneşli günler, evet mis kokular, kuşlar, börtü- böcekler, papatyalar falan filan. Komik arkadaş! Ne o öyle 'ahh o bahar kii yasemin kokularıyla evimi süsleyen bir elmas kadar parıltılı ve bir o kadar da ahenkli ödüll' tarzı Sezen Cumhur Önal' dan hallice artistik hareketler. Hayır ne gerek var yani tamam işte bahar geldi. Sanki ilk defa gezegende çiçek açıyor da güneş çıkıyor. Biz insanlar gerçekten absürt varlıklarız vesselam. Birşeyi yeter ki abartalım gerisi hiç önemli değil. 
Konumuz Mart ayı ama şu bahar lakırdısına ekleme yapmadan geçemeyeceğim. Bugün bir habere gözüm çarptı: 'Aman dikkat! Bahar yorgunluğuna esir olmayın.' Yıllardır tartışılan bir konu bu hatta uzmanların bilimsel açıklamaları da mevcut ama bana bu olay çok çelişkili geliyor. Daha doğrusu şöyle; bir toplum düşünün ki mevsimler arası geçişlerde güneşli günlerin, sıcak havaların gelmesiyle mutluluk oranında artış gösteren ve pozitifliğe yakın olabilen bir tutum sergiliyor. Fakat gel gör ki aynı toplum onca 'laylaylom' arasında ne oluyor da bahar yorgunluğuyla adeta salıveriyor kendini? Yani birgün birisi uyanmış ve 'aman Allahım şu anda bahar yorgunuyum!' diye paniklemiş mi? Hadi onu geçtim. Kendisini yorgun mu hissediyor, o zaman neden suçu bahara atmış? Madem öyle kış mevsiminde gelen yorgunlukları neden sorgulamamış? Evet, kafamda deli sorular ama anlatmak istediğim tek şey bu şehir efsanelerinin tamamen planlanmış mekanizmalar olduğu meselesi. Normal şartlar altında küçük şeylerle mutlu olmayı başarabilmiş insan bedenine bilinçaltı -ya da nasıl adlandırmak isterseniz- ile empoze edilen bozukluklar. Ki ancak bu şekilde düzenin devam etmesi mümkün. Kafam karıştı diyorsanız daha da kısa özet geçeyim; boşverin! Aynen öyle. Yahu güneş çıkınca mutlu mu hissediyorsunuz, devam edin. Mesela ben gibi Mart ayı gelince içinize oksijen mi doluyor, bırakın sonuna kadar dolsun. Ha demiyorum ki çiçek çocuk olun. Ama kendinizi yorgun, halsiz, bıkmış hissediyorsanız suçu bahara atmayın. İyiyken herşey iyi de en ufak olumsuzlukta mı mevsimsel bozukluk var yani?! Amaç aslında sorgusuz sualsiz kabul edilen ya da doğru bilinen yanlışları onarmak. Tüm bu söylediklerim yanlış da çıkabilir, gerçekten bilimsel kanıtlarla beni çürütebilirsiniz de. Ama her ne olursa olsun güneş çıkınca içimize doğan iyi niyetler sebep bahar yorgunluğu olsa bile bence geri plana itilmemeli. Tıpkı hasta olunca çabuk iyileşmenin yollarını aramak gibi. 
Konuyu biraz dağıtmış olabilirim ama sonuç olarak en sevdiğim aya giriş yapmaktan huzur duyuyorum. Bu nasıl ifade edilir tam emin değilim ama sanırım böyle hissetmenin benim için 'motivasyon' getirdiğini söyleyebilirim. Dolayısıyla içinde kendimi iyi hissettiğim bir ay geldiğinde daha enerjik olduğumu ve daha yeni, daha doğru kararlar aldığımı da söylemem yanlış olmaz. O yüzden size ufak bir tavsiyem, kendinizi en canlı hissettiğiniz o anı belirleyin ve hiç zaman kaybetmeden harekete geçin. 😏