30 Nisan 2017 Pazar

Chaplin' in Satırları

Charlie Chaplin; bıyığı ve şapkasıyla neredeyse bir tema haline gelmiş, filmleriyle bizi kendisine bağlamış kişilik. 'Hep komik olacak değilim bir de şu derin satırlara ben dokunuş yapayım' demiş. Bana da seve seve paylaşmak düştü...

"Kendimi sevmeye başladığımda, farkına vardım ki; keder ve acı, kendi gerçeğime aykırı bir yaşam sürmekte olduğuma dair uyarılardı. Bugün, buna özgünlük dendiğini biliyorum."

"Kendimi sevmeye başladığımda, arzularımı bir insana dayatarak onu nasıl incitebileceğimi anladım; zamanlamanın yanlış ve o insanın hazır olmadığını bilmeme rağmen ve o insan ben olmama rağmen. Bugün buna saygı diyorum."

"Kendimi sevmeye başladığımda, farklı bir hayatı arzulamayı bıraktım ve etrafımdaki her şeyin beni büyümeye çağırdığını gördüm. Bugün buna olgunluk diyorum."

"Kendimi sevmeye başladığımda, anladım ki; koşullar ne olursa olsun, doğru zaman ve doğru yerdeyim ve her şey tam olarak doğru anda gerçekleşiyor. O halde, sakin olabilirim. Bugün buna özgüven diyorum."

"Kendimi sevmeye başladığımda, kendi zamanımı çalmayı ve gelecek için büyük projeler tasarlamayı bıraktım. Şimdi yalnızca bana keyif ve mutluluk veren, yapmayı sevdiğim, içimi neşe ile dolduran şeyleri kendi tarzım ve düzenime göre yapıyorum. Bugün buna sadelik diyorum."

"Kendimi sevmeye başladığımda, sağlığım için iyi olmayan her şeyden kurtuldum; yiyeceklerden, insanlardan, nesneler, durumlar ve beni aşağı ve kendimden uzağa çeken her şeyden. İlk başta bu durumu sağlıklı bencillik olarak adlandırıyordum. Bugün bunun kendini sevmek olduğunu biliyorum."

"Kendimi sevmeye başladığımda, her zaman haklı olmaya uğraşmayı bıraktım, ve o zamandan beri daha az yanılıyorum. Bugün, bunun alçak gönüllülük olduğunu keşfettim."

"Kendimi sevmeye başladığımda, geçmişte yaşamaya devam etmeyi ve gelecek hakkında endişelenmeyi reddettim. Bugün yalnızca, her şeyin gerçekleştiği 'şimdi' yi yaşıyorum. Her günü gününde yaşıyor ve buna memnuniyet diyorum."

"Kendimi sevmeye başladığımda, aklımın beni rahatsız ve hasta edebileceğini anladım. Ancak, aklım kalbime bağlandıkça, değerli bir müttefik haline geldi. Bugün bu ilişkiye kalbin bilgeliği adını veriyorum."

"Kendimizle veya başkalarıyla tartışmaktan, çatışmaktan veya herhangi bir sorun yaşamaktan korkmamıza gerek yok artık. Yıldızlar bile çarpışıyor ve bu çarpışmanın sonucunda yeni dünyalar doğuyor. Bugün biliyorum ki bu hayat!"

27 Nisan 2017 Perşembe

2017 Yılının Tasarım Ödülleri

Bugün internette gezinirken karşıma çok güzel bir haber çıktı. Uzun zamandır şöyle farklı tasarımlara rastlamadığımı farkettim ve görür görmez de paylaşmak istedim. Bu tasarımlar 2016- 2017 yılını kapsayan bir yarışma sonucunda belirlenmiş. Aslında hepsini çok beğendim ama fazla kalabalık olmaması açısından en güzellerini koymak istedim.



Sanırım bu herkes için harika bir fikir..


Piyano şeklindeki hediye paketleri. Çok şık görünmüyor mu?

 
Makarnaları muhafaza etmenin en eğlenceli şekli..

 
Burası bir kütüphane değil kitapçıymış. İnsan içinden hiç çıkmak istemez yahu!
 
İnsanlar oturmuş, bal kavanozlarını nerede saklasak diye düşünmüş.

 
Kahvesiz evden çıkmam diyenler için kahvenin sıcaklığına göre renk değiştiren bardaklar. Bence çok iyi fikir. 


Daha birçok tasarım var ancak ben bunları çok daha pratik ve kullanışlı buldum. Tasarım meselesi ciddi emek isteyen birşey, değerlerini bilmek de bizlere düşüyor... 😊

26 Nisan 2017 Çarşamba

Mutlak Özgürlük Mümkün Müdür?

Bundan tam beş yıl önce bu soru bana ilk defa yöneltildiğinde -o zamanki gençlik aklımla- 'e heralde canım, mümkün olmasa burada işim ne?' deyivermiştim. Oysaki benim orada olmam ile özgürlüğümün zerre alakası yoktu. Hatta neredeyse zorunluluktan dolayı oradaydım.
Bir zamanlar 'Özgür Kız' vardı bilir misiniz? Sırt çantasını yüklenip Tarkan' ı aramak için yollara düşer, dağ- bayır gezerdi. O sırada kendisine özenen çoğunluk da 'ayy inanamıyoruum işte özgürlük!' diyerek birer ikişer evden kaçmaya çalışıp hüsranla buluşuyordu. Düşündüm de aslında baya komikmiş yahu! Ama neyse şimdi konu bu değil, ben özgürlüğün kökenine değinmek istiyorum.
Bazı zamanlar kendimizi çok bunalmış, depresif ve hatta takıntılı hissederiz ve ne var ne yok öylece bırakıp gitmek isteriz. Eğer bu imkana ulaşabiliyorsak kendimizi özgür olarak nitelendiririz. Fakat eğer bu imkanın yakınından bile geçemiyorsak özgürlüğü o yıldızlı gecelerdeki ulaşılamayan muazzam bir rüya olarak beynimize kodlarız. Peki gerçekten de çekip gitmek demek, sahici anlamda bağımsızlık yaşayarak özgürlüğün kapılarını aralamak mı demektir? Daha doğrusu şöyle sorayım; bir insan beyni her anında birşeylere bağlanmak üzere odaklanmışken nasıl olur da kendisini saf özgür ilan edebilir? Şimdi burada anlık özgürlük klişesini ortaya sunmak istemiyorum zira o durum zaten herkesin kolaylıkla yaşayabileceği birşey. 
Ben bu konuya bir ara kafayı fazlasıyla takmıştım ve üniversitede buna benzer bir nedenle anket uygulaması düzenlemiştim. Direkt olarak bu cevabı verecek bir soru yoktu ama çok iyi anımsıyorum bir katılımcı 'aslında rahatıma düşkünüm ve sıkıya gelemem. Kafama eserse çeker kapıyı giderim ama ne kadar özgür hissetsem de aslında en basitinden telefonuma bile bağımlıyım ben.' demişti. Ve sanırım verilebilecek en güzel cevaplardandı bu, keşke kendisiyle konuşabilme fırsatım olsaydı. Neyse, bunun üzerine ben de günlerce düşündüm. Evet gerçekten de nasıl ki nefes almaya sıkı bir bağ hissediyorsak artık telefonlarımız için de aynısını hissediyorduk. Şu sosyal medya denen meret sağolsun, meğer nasıl da görünmez iplerle bağlıyormuş iki tarafı da! O halde bana göre insan için mutlak özgürlük diye bir kavram apaçık kendisini ortaya koyamıyor. Böyle keskin bir cümle edinmekten kaçınırım aslında ama en anlaşılabilir şekilde böyle ifade edebilirim. Özgür hissetmekle özgür olmak buz dağının iki yüzü gibi; görünen kısım özgür hissetmek, orada bir problem yok. Fakat görünmeyen özgür olma kısmı hep sular altında kalmış durumda. 
Bir de özgürlüğün uçuk kaçık yaşam tarzıyla ilişkilendirilmesi adına yapılan yanlışlar var. Şöyle ki hayatı uç noktalarda yaşayan her insan özgür olmayabilir. Uç noktalarda yaşamanın şartı da özgürlük olmayabilir. Yani bu fazlasıyla göreceli bir kavramdır ve bence beyinde gerçekleşen birşeydir. İnsanların yaşam tarzları ne olursa olsun kapılarını kapadıktan sonra ardında neler olduğunu bilemeyiz değil mi? 
Uzun lafın kısası; mutlak özgürlük kavramı benim için tahayyül sınırlarını zorlayacak kadar devasa birşey. İster çılgınlar gibi özgür yaşayanlar olsun, ister ev kuşu modundakiler.. Hepsi de  koskoca evrende bir iğne ucu olmak gibi. 😉

24 Nisan 2017 Pazartesi

#sosyolugat6- Cinsiyet& Toplumsal Cinsiyet

Sosyolojik kavramlar serisinde aslında cinsiyet ya da toplumsal cinsiyetten daha öncelikli olan ve bahsedilmesi gereken birkaç kavram vardı ancak içimden nedense bunun hakkında yazmak geldi.

Sosyoloji dünyasında cinsiyet, biyolojik anlamda kadın- erkek ayrımından bahsederken toplumsal cinsiyet, kadınlık ile erkeklik arasında olan ve toplumsal anlamdaki eşitsiz bölünmeye adeta bir gönderme niteliğindedir. Cinsiyetin hem biyolojik hem de sosyolojik bir insanlık durumuna karşılık geldiği düşünüldüğünde, toplumsal cinsiyet de kadın- erkek arasındaki farklılıkların toplumsal düzlemde kurulan yönlerine dikkat çekmektedir. Ancak burada kavramın sınırları yalnızca bir kimlik ya da kişilik meselesi olarak düşünülmemelidir. Bu sınırlar aynı zamanda kadınlığın ve erkekliğin sahip olduğu kültürel idealler ile kurum ya da örgütlerdeki cinsel işbölümünü de içine alarak olabildiğince genişlemiştir. Cinsiyet kavramını sosyolojik literatürümüze ekleyen isimse Ann Oakley' dir.*
Bundan yıllar yıllar önce toplum içersinde kadın- erkek ilişkilerine ve kadınlık/ erkeklik hususundaki kültürel anlamda egemen fikirlerin gerçekliğine dair pek çok psikolojik ve sosyolojik kanıtlama çabası içine giriliyordu. Bu oldukça yoğun çabalar, tartışmalar ve nihayet çalışmalar sonucunda kadın- erkek rolleri mevzu bahis olduğunda çeşitli kültürler arasında yok sayılamayacak derecede değişikliklerin olduğu sonucuna ulaşıldı. Buna paralel olarak bir yandan da kız ve erkek çocuklarının yetiştirilme tarzlarına, yaşayış biçimlerine, gençlik kodlarına ve aile içi iletişimlerine dair çoğu konuda araştırmalar yapıldı. 
Yıllar biraz daha ilerleyip günümüz evrenine bir nebze daha yaklaştığında artık gözler değişik toplumsal cinsiyet oluşumlarının kültürel boyutuna çevrilmişti. Yani; ırksal ayrımlar, beyaz kadınların cinsel ayrımları, siyah erkeklerin mevcut konumları ya da annelik kategorisinin barındırdığı düşüncelerle olan uyumu gibi konular üzerinde mekik dokunmaya başlanmıştı.  Tabi tüm bunların aydınlanması işin içine tarih, sanat, edebiyat, antropoloji ve hatta sinemanın da dahil edilmesini şart koymuştu. 
Cinsiyet/ toplumsal cinsiyet ikiliği her dönem mutlaka belirli eleştirilere maruz kalmıştır. Örneğin; Michel Foucault*, toplumsal düzeyin dışındaki anlamlarda biyolojik bir cinsiyet bulunduğunu reddeder. Ve hatta bu konuda hızını alamaz, belki de asırlar sürecek tartışmalara sebebiyet veren bir isim olarak kendisini ateşe atar. Foucault, üzerine saatlerce konuşulacak bir isim, şuan onu burada manasızca harcamamı eminim kendisi de istemezdi. Eleştirilerin bir diğer yüzünde biyolojik farklılıkların toplumsal ötesi bir nitelik olduğunu savunan ve toplumsal cinsiyet görüşüne karşı çıkanlar vardır. Bu insanlar genelde işin feministik boyutuyla ilgilenmektedirler. Bu eleştirilerin ardı- arkası kesilmez azizim.. Mesela birileri de demiş ki; toplumsal cinsiyet kavramı, kadın- erkek arasındaki gücün aleyhine işleyen farklılıklarda odaklanmasıyla ilgili birşeydir. Yani daha açık bir ifadeyle bu kişiler ortaya ataerkillik taşını atarlar ve bu ataerkilliğin barındırdığı sorunların cinsiyet ile toplumsal cinsiyeti aynı kefeye koymak gibi bir hatadan kaynaklandığını savunurlar. Ha unutmadan bazı sosyologlar toplumsal cinsiyet kavramıyla, cinsiyet rollerini ya da cinsiyet ayrımcılığını kastetmek isterler. İşte bu da olayın ahlakçı bir yönü olup olmadığına dair çıkan eleştirilerin temelini oluşturmaktadır. 
Cinsiyet ve toplumsal cinsiyet bu camiadaki insanların gözünde adeta bir tren görünümüne bürünmüş. Önce yolu belirleyen bir kişi çıkmış, sonrası malum.. Bizim tren olmuş mu sana vagonlar silsilesi.. Resmen duyan gelmiş, duyan gelmiş, her kafadan bir eleştiri ya da bir terim üretilmiş. İşte bunlardan biri de, cinsiyet toplumsallaşması. En yalın haliyle cinsiyet rollerine göre cinsiyet rolü tutumlarının öğrenilmesini ifade eden bu kavram, biyolojik gelişmenin yardımı olmadan kendisini ortaya koyamamaktadır. Tabi yanına ekstradan sosyolojik gelişmeyi de alarak.. Cinsiyet toplumsallaşmasının görevi; anne karnındaki bir bebeğin cinsiyeti belli olduğunda ailesinin pembe ya da mavi bebek kıyafetleri alması veya araba ya da bebek alması gibi beyinsel fonksiyonları geliştirmektir. İşin içine toplumsallaşan bu bireylerin kendi kafalarına göre yaptıkları yorumlar dahil olduğunda, cinsiyet toplumsallaşması hiç tereddüt etmeden sapmalar yaşar. 

*Keskin nişancı olan Annie Oakley değil bu, karıştırmayalım.
*en genel açıklaması.

19 Nisan 2017 Çarşamba

#belgeselizliyorum- 1

Sonunda uzun zamandır aklımda olan düşünceyi yazıya dökebilmiş olmanın haklı huzurunu yaşıyorum sanırım. Açıkçası daha önceleri belgeseller konusundaki tavrım sadece TV' de denk gelirsem ve ucundan kıyısından dikkatimi çekerse oturup izlemek yönündeydi. Bir de vakit dolsun diye izlediğim hayvan belgeselleri var tabi. Fakat sonradan -okuduğum bazı kitapların da katkısıyla- belgesellere dair ayrı bir ilgi duymaya başladım. Hayvanlar alemi başta olmak üzere, evren ve insanlıkla ilgili belgeselleri birşeyler öğrenme düşüncesiyle izlemek çok farklıymış ve hatta geç kaldığım için bile üzülmüştüm.
Hal böyle olunca hem önermek hem de incelemek istediğim ilk belgesel Cosmos: Bir Uzay Serüveni' nden başkası olamazdı değil mi? Sanırım bu belgeseli kendi adıma ayrıcalıklı kılan, öyle baştan savma ortaya konmuş mantığından ziyade gerçekten de özenle ve ilgiyle işlenmiş oluşu. 13 bölümlük belgesel- dizi kategorisine dahil edilen bu belgesel aslında yine 13 bölümlük seri halindeki 80ler yapımı Cosmos: A Personal Voyage' ın devamı niteliğindedir. 
Belgeselin içeriğine dair spesifik birşeyler anlatmam elbette pek mümkün değil ancak ilk bölümü izlediğim günü hatırlıyorum, içimden 'vaov!' demiştim. Gerek görsel efektleri, gerek sınırları zorlayıcı gücü ile tam anlamıyla bir ziyafet yaşıyorsunuz. Diğer bir deyişle şu klasik uzay- zaman anlatılarından olabildiğince farklı diyarlara doğru bir gezintiye çıkabiliyorsunuz. Bunun yanında fazlasıyla kapsamlı oluşu ve olayları ele alış biçimi de akıldaki pekçok sorunun cevabı konumuna yerleşiyor. Bu yönüyle bence bu tür kategorilere hiç ilgisi olmayan bir kişinin bile dikkatini hatrı sayılır miktarda çekebilecek bir belgesel.
Tabi 13 bölümlük bir seri olması, her bölümü izlemek adına ciddi bir zaman istiyor oluşu gerçeğini ortaya koyuyor ancak 'benim vaktim değerlidir, bir saniyem bile yok' diyenlerdenseniz -en azından- ilk bölümü izlemenizi şiddetle öneriyorum. Ha bir de tercihen dublaj olayını pek sevmem ama bu belgeseli dublajlı izlemenizi öneririm. Çünkü Haluk Bilginer' in ölçülü tonlamalarıyla daha da rahat odaklanabiliyorsunuz..
Keyifli seyirler 😉

17 Nisan 2017 Pazartesi

#sosyolugat5- Sınıf Bilinci

Nihayet tüm bir günün yoğunluğunu atlatıp kendimi yazıyla buluşturabildim. Bir önceki yazımda bahsetmiştim -ki kendisi burada- , bir devam niteliğinde olması açısından ele alacağım kavram sınıf bilinci olmalıydı.

Hikayemiz bu sefer baston şeker üretip ne yazık ki çocuklarına bu şekeri alamayan ve adeta isyan edip hayata küsen David amcanın tıpkı kendisi gibi olan arkadaşları etrafında dönüyor. Arkadaşları dediysem daha dinamik ve yaş ortalaması daha ufak bireylerden bahsediyorum; neredeyse çocukluklarından beri arkadaş olan Christopher ve Matt' den.
Beş kademeli büyük bir fabrikanın en alt kademesinde çalışan Christopher ve Matt bir kış günü yine sabahın ayazında fabrikanın yolunu tutmuşken ellerinde olmadan geleceğe dair hayaller kurmaya başlarlar. Christopher kaç yıl geçerse geçsin kendisini hep aynı konumda görür fakat Matt biraz daha gözü açıklık yapar ve birşeylerin değişmesi gerektiğine kendisini inandırır. Haliyle o gün her ikisi için de bakış açılarının farklılaştığı bir gün olmuştur. Tüm bir gün boyunca aynı hamleleri defalarca yapan ikili, iş çıkışı arkadaşlarıyla köşedeki çay evinde toplanmak üzere yola çıkarlar. Bu sırada yanlarından geçen arabada fabrika sahibi Peter, camları açmış ve purosunu tüttürürken bizimkilere manidar bir bakış atmayı da ihmal etmez. Matt bunu kendisine yediremeyerek yola devam eder. Ve tabiki artık iç seslerini de bastıramayacağını anladığı için çay evine girer girmez 'Bize gelen vuruyor, giden vuruyor. Gün geliyor yiyecek ekmek bulamıyoruz bir de adam utanmadan ağzında purosu caka satıyor a dostlar!' şeklinde naralar atar ve deyim yerindeyse ortamı gaza getirir. Gruptan biri 'İyi de ne yapabiliriz bu düzen böyle gelmiş böyle gider' diye iç geçirince Matt daha da öfkelenerek 'Kardeşlerim! Kendinize gelin, bizim zincirlerimizden başka kaybedecek neyimiz var sorarım size? Şu kabuğumuzu kıralım, o kendilerini en tepede gören pis(!) burjuvaları yerle bir edelim!' der. Ve demekle kalmaz etrafta ne bulduysa eline alarak 'come ooonn' nidalarıyla ayaklanır. Tabi peşine diğerlerini takarak..
İşte tüm bunlar Marx için, üretim ilişkilerinde ortak bir paydada bulunan kendinde sınıfın, artık silkelenerek çıkarları uğruna mücadele eden ve bu yolda çevresindekileri de örgütleyen kendi için sınıf olma aşamalarının en temel noktasıdır. Canını dişine takarak üretime katkı sağlayan işçiler adeta bir devrim yapmak isterler ve amaçları da üretim araçlarını ellerinde bulunduran burjuvaları yok etmek ya da onların yerine geçmektir. Tabi burada Marx için işçiler bir anda olayların farkına vardı da bilinçlendi tarzı bir değerlendirme yapmak yanlıştır. Çünkü her ne kadar her işçi aklında böyle bir duygu barındırsa bile bunu gerçekleştirebilecek kültürel ya da mekanik ortam imkanı olmadığı sürece sesini çıkaramaz. O halde devrim fikrinin filizlenmesinde esas olarak fabrikalardaki aşırı yoğunlaşma ve bunun beraberinde gelen ortam değişimleri etkilidir denilebilir. Marksist dünyada sınıf bilincinden söz etmek demek, en yalın anlamda tam bir çıkarlar bütünlüğünün oluşması demektir. Ve ancak böyle bir bütünlük sağlandığında işçiler diğer sınıflarla çatışma halinde bulunabilirler. Aslında Marx bunu en genel haliyle burjuvaziye karşı proleterya şeklinde özetlemektedir. 
Fakat burada sınıf bilincinin oluşabilmesi için gerçek anlamda bir çıkarlar bütünlüğünün ortaya çıkması gerektiği unutulmamalıdır. Yani bu bir fakir ama gururlu edebiyatından ziyade üretim araçlarına karşı açılan mücadeledir. Ve hatta sınıf bilinci, sınıf örgütlerinin gösterdikleri mücadeleleri en iyi şekilde kontrol etmeyi bilerek ve mutlak hedeflerinin peşinden şaşmadan ilerleyerek gerçekleştirdikleri bir yetenektir. İşçiler asla hazıra konmayı düşünmezler. İşi kişisel mevzu haline getirmeyi düşünmezler. Belki buna birimiz hepimiz, hepimiz birimiz mantığı da denilebilir..
David amcanın da, Christopher- Matt ikilisinin de akıllarında birgün bu devrimi gerçekleştirerek önce burjuvaziyi kontrol altına almak, ardından üretim araçlarına sahip olmak ve en sonunda da bunları yok ederek devletin de yok olmasını sağlayacak bir plan vardır. Ya da bir hayal..

14 Nisan 2017 Cuma

İlham Bekliyorum Gözlerim Kapalı

Biz insanlar çoğunlukla üzerimize aldığımız bir sorumluluğu neredeyse son dakikaya kadar gerçekleştirmeme gibi bir alışkanlığa sahibizdir. Herkes için bu durum tamamen geçerli olmasa da en azından bir köşede oturmuş, bir yerlerden ilham gelmesini bekleyen ruh halini herkes yaşamıştır eminim.
'Peki bu ilham denen meret nereden geliyor, ya da neden bu kadar geç geliyor? Hem ona bizi bekletme hakkını hangi çılgın vermiş?' gibi soruları bir kenara bırakıp aslında herkesin bilebileceği noktalara odaklanmakta fayda var.

  • Hazır bilgiyi olduğu gibi kabullenmemek.
Evet, aslında bu belki de işin özündeki en önemli nokta. Biz isteriz ki, herhangi bir arama motoruna başvurduğumuzda bilgiler önümüze şelale gibi aksın da aksın.. Bu nedenle çoğu zaman sırf başlıklara göz atarak ya da 'zaten doğrudur ya bu' kafasıyla hareket ederiz. Sınırları tahayyül derecesini zorlayan bu internet aleminde malesef herkes kartlarını açık oynamayabiliyor, başlığı ve içeriği birbirinden farklı onlarca yazı arasında doğruyu bulmak önemli.

  • Okumaktan sıkılmamak.
Bana göre bu durum toplumsal bir sorun boyutunu çoktan kazanmış durumda. Hepimizin ama hepimizin o kadar çok acelesi var, o kadar acil işleri var ki, adeta uluslararası dev bir şirketin müdürüyüz(!) Vaktimizi boşa harcamamış olmak için de tek paragraflık bir yazıyı bile okumadan hoop geçiyoruz.

  • Farklı tarzdaki şarkıları önemsememek.
Hayatımızda müziğin öylesine yeri var ki! Tabi ki şu ayak üstü yazılmış, 'eller havaya' modu şarkılardan bahsetmiyorum. Bir duruşu, bir farkındalığı ve vermek istediği bir mesajı olan müziklerin önemini vurgulamak istiyorum ben. Tarzı ya da ritmi farketmeksizin sabırla ve dikkatle dinlendiğinde beyindeki sinyalleri fazlasıyla etkilediğini düşünüyorum. Ayrıca enstrümantal müziklerin de dikkati geliştirdiğine dair yapılan pekçok araştırmayı da göz ardı etmemek gerek.

  • İçe kapanık olmamak.
Eğer imkan varsa ve ortam da müsaitse olabildiğince yeni insanlar tanımak, yeni hayat hikayelerine kulak vermek hayal gücüne katkı sağlayan en önemli noktalardan. Özellikle bir gün içerisinde her kuşaktan bir insan ile muhabbet ettiğinizde farkı göreceksiniz.

  • Yeni yerler görmemek.
Çok klişe bir madde olduğu fikrine katılıyorum fakat ben bunu özellikle gidip yeni mekanlar aramaya çalışmak olarak algılamıyorum. Tabi ki farklı yerleri keşfetmenin katkısı tartışılamaz ancak her daim de çıkıp gezme fırsatımız olmadığı için günlük ziyaret edilecek mekanların bir listesi yapılarak motive sağlanmış olacaktır.

Ve son olarak..

  • İlham bekliyorum gözlerim kapalı ruh halinde olmamak.
Çünkü yatağın üzerinde oturup gözümüzü kapatarak ve hareketsiz durarak beklediğimiz o ilham hiçbir zaman gelmeyecek.. 😏


13 Nisan 2017 Perşembe

Acıyı Sevmek Olur Mu?

*yaşanmışlığı hakkında şüphe duyulmayan şeyler

...

Ilık bir bahar sabahı başına geçtiğim işi tamamlamak arzusuyla pür neşe yola çıktığım birgün, hiç ummadığım ya da belki alışılagelmiş bir durumun yeniden hayat bulmasıyla şaşırdığım bir anda, o uzun koridorun sonunda gördüğüm bu yüzü ömrüm boyunca unutamayacağımı eğer zamanında birileri söyleseydi , bu denli savunmasız yakalanmazdım belki de. O gün içimden 'saçmalama biz hepimiz bunca gündür tek birşey için çabalıyoruz, şimdi durduk yere bunları yerle bir eden sen olursan bir daha kimse toparlayamaz.' deyip durmak mı daha zordu yoksa o tempoda hiçbir şey olmamış gibi davranmak mı, bilemiyorum. 
Biz insanlar varoluşumuzu tamamladığımızı düşündüğümüz günden itibaren isteriz ki hayatı bize daha katlanılır kılan şeyler yol göstericimiz olsun. Açtığımız her kapıda mutlaka bir arayış içine girerken aslında ne kadar muhtaç olduğumuzu kendimize bir türlü inandıramasak da umursamadan devam ederiz. Bazen -ya da çoğunlukla- nerede bize ters, tarzımıza zıt ve bir nebze de olsa ulaşamayacağımızı bildiğimiz şeylere yönelirken buluruz kendimizi. Çünkü ulaşamıyoruz ya, gözümüzde devleştirdiğimiz o 'şey' artık imkansız sayılabilecek ya. Utanmasak paha biçemeyeceğiz. Fakat bazen o şeye ulaşılabilir olmaktan çok aradaki yaşanmışlıklar daha dikkatimizi çeker. Benliğimizi orada tatmin ettiğimizi düşünür ve tüm riskleri kucaklayarak yöneliriz, bıkmadan..

...

Çoğu zaman kendimi geçmişin muhakemesini yaparken nefesim kesilmiş buluyorum. Gerçi eskiden kendimden sonsuz bir hızla kaçıyordum, artık en azından biraz da olsa kabullenebilmiş olmayı başardığımı düşünüyorum. 'Unut, geride bırak. Yoksa yoluna odaklanamazsın!' dediler. Yanlış biliyorlardı. Hem iç dünyamda neler döndüğünü kim bilebilirdi ki? 
Herkes aynı yargıyla üzerime gelmeye devam ettikçe içimdeki suskunluk kendisini bir balon gibi şişirdi, şişirdi.. Ve sonunda kimseye belli etmeden patladı. Ben de onların aksine unutmadan yoluma odaklanmayı tercih ettiğimi düşünerek en azından işin ucundan tutmayı kendime kabul ettirdim. Ettirdim ettirmesine de.. Ah şu aklımdaki karmaşa bir son bulsaydı! Şu belli belirsiz portre çıksaydı ya kafamdan hemen. Hem hani nefret bile etmeyecektim? Hani nefret en güçlü duyguydu ve o silinince herşeyi de beraberinde silerdi? 'Eh, sildi ya zaten' dedim mırıldanarak da olsa. Sonra anladım ki ruhun da alışkanlık edindiği şeyler varmış. Mesela köpeği ölünce onun varlığını sadece duyduğu acıyla yaşatan kadının yaptığı gibi. Zaten hiçbir fark yoktu, o köpeği için acı duymayı tercih etmişti, ben de.. Ben de acı duymayı tercih etmiştim işte. Fakat kuvvetli şekilde şaşkınlığımı gizleyemedim doğrusu. Bana göre halen en güçlü duygu nefret ancak şuanda aklım, mantığım, benliğim ya da her neyse, yalnızca acıdan beslenmek ve acıyla bütünleşmek istiyordu. 
Derin bir nefesi içime çekip 'aferin kız, büyük konuşulmadık bir bu kalmıştı bunu da yapmışsın, azmine hayranım!' diyen iç sesimi bastırmak istesem de yapamadım çünkü doğruydu. Zaten ne geldiyse büyük konuşmaktan gelmişti işte, olmaz denilen herşeyin baş rolüydüm ne de olsa. Çektiğim nefesi usulca bıraktım..

12 Nisan 2017 Çarşamba

Biraz Derinlik Lütfen

Uzun uzun düşündüm ve sanırım bu defa hayatta en nefret ettiğim şeyi buldum. Bilmiyorum, bu aralar ruh halime göre bundan nefret etmek istiyorum. Büyük ihtimalle haftaya ve sonraki haftalara nefret edilecek daha 'entelektüel' şeyler bulabilirim. 
Şu kelimeyi vurgu arasına aldım. Neden, çünkü ortam kendini entelektüel göstermek isteyen nev- i şahsına münhasırlarla kasılmaya başladı. Ya da çoktan öyleydi de algıda seçiciliğim tuttu galiba. Neyse. Eline kahvesini alıp, gözüne yuvarlak kemik gözlük takan, boynuna doladığı şalını çekiştirirken bir elinin tüm parmaklarına taktığı devasa yüzükleri şalına takılan 'kahretsin bugün de şu tarafımdan entelektüel uyandım' diyerek geliyor. Buyursun gelsin hiç de umrumda değil de gelip de gözümüze gözümüze sokmasın mesela. 
Yıl olmuş 2017, elinde antin kuntin kitap taşımayı bir marjinallik göstergesi sanan neslin sonu gelmemiş meğer! Tıklım tıkış toplu taşımaya biniyorsun ya bari ortama uyum sağla da orada elinde tutma. Git bir cafeye bilmem ne krokanlı bilmem ne latteni söyle, kitaplarını da kermese katılmışsın gibi diz masaya, eyvallah. Diyorum ama şimdi de ona biraz takık vaziyetteyim. Ben uyurken birisi çıktı da 'üniversiteli gençler genç olduğunuzu hissetmek mi istiyorsunuz? Yoksa siz hala entelektüel etiketini almadınız mı? Tek yapmanız gereken 'popi' cafelerde boy göstermek, çıkın çıkın gidin!' dedi haberim mi yok yani nedir. Bir bitmediniz arkadaş ya! Ayy madem bu işe gönül verdin(!) git bir usül öğren bir eğit kendini. Oturmasını kalkmasını, elinde kahve tutmasını öğren be arkadaş! 
Neyse konudan sapmadan odaklanıyorum. En nefret ettiğim şeyi bulmuştum evet; sığ insanlar. Sanırım en iyi böyle ifade edebilirim bunu. 'Ayy ama ben öyle sanmamıştım ki, yaa ama ben öyle düşünmemiştim ki!' Niye, düşüncelerini nadasa mı yatırdın? Ya da beynini ulusa mı bağışladın nedir yani? Hadi varsayalım hiçbir şeyden haberin yok(!), evinde teknoloji yerle bir. Heralde içi geçmiş robot falansın yani -ki robotların marifeti boldur-. Bakıyorum, kaç yaşına gelmiş ve belki görmüş- geçirmiş kategorisine adaylığını koymuş insanlar. Birşey sordun mu 'hebele hübele, zönk!' Gerçekten bu tepkiyi verene şahit oldum ya. Kafa mı buluyordu ciddi miydi bilmiyorum ama bence ciddidir o.. Ha bir de şöyleleri var; 'azizim her sabah sütlü çayımı yudumlarken gazete manşetlerine göz gezdirmezsem içim rahat etmez vallahi' tarzı kraliyet ailesi baş müsteşarları. Ama şöyle toplu alanda söz sırası ona gelse iki lafı bir araya getirmek yerine kuğu gölü balesi yapmayı tercih eder bence..
Bitti mi, hayııır! Sırada en fenası var. Herşeyi bildiğini sanıp beyninde uzay boşluğu besleyenler. Bunların bir tuşu var, yıllaaar yıllar önce bir akıllı basmış ve bir daha da kapanmamış. Hangi ortama girseler illa bir fikirleri olacak, kim ne yapıyorsa illa bir karışacak. 'Dünyanın uydusu aydır' denilen bir ortamda utanmasa 'yok canım iyi bakın marstır o mars' diyecek mübarek! 
Nasıl böyle uç noktalarda yaşayan bir toplumuz anlam veremiyorum doğrusu. Bir kesim gelişirken diğerleri yer altına mı saklanıyor n'apıyor, ne gündemden ne kitaplardan bir haberler. En son okuduğu kitabı hatırlamayan, en son gezdiği yerleri hafızadan silen, geleceğe dair çıkarımlarda bulunamayan, öyle kendi halinde kumda oynayan insanlar mıyız yani, bu mudur olayımız? Ya da kendi çocuğuna 'bak kitap okumazsan şöyle şöyle olur' diye parmak sallarken kendisi bir kitap kapağı dahi açmayan ebeveynler mi olmalıyız yani? Maşallah bir çene var, kim aklına ne eserse konuşuyor da konuşuyor. Vay efendim bir durayım, birkaç defa düşüneyim, bu dediğim lafın yolu nedir ne değildir hiç düşünen yok cidden çok zekice davranışlar bunlar!
Neyse, yazdıkça daha da hırslanıyorum ama elde var sıfır. İşte bu sonuca ulaşıyor olmak da en vahimi bence..

10 Nisan 2017 Pazartesi

#sosyolugat4- Meta Fetişizmi&Yabancılaşma

Bu defa kavramları belirlerken bir ikilemde kaldım. Aslında Karl Marx* ile alakalı her konuda hem söyleyecek çok şeyim vardır hem de bir adım geride durmayı tercih ederim. Malum kendisi üzerine milyon tane çıkarım yapılmış durumda.. Meta fetişizmi ve yabancılaşma gibi sınırları geniş konular hakkında tabi ki bir çerçeve çizmek çok kolay değil ancak en yalın ve en özet haliyle birşeyler yazacağım.

Öncelikle meta, emeğin bir ürünü olarak ifade edilmektedir. Genel anlamda Marx bunu iki kavramla boyutlandırır; kullanım değeri ve değişim değeri. Kullanım değeri metanın ne işe yaradığı ya da ne ölçüde yarar sağladığı ile ilgilenirken, değişim değeri metanın pazar içerisinde ne kadar değer aldığıyla ya da sembolik olarak yüklendiği anlamlarla ilgilenir. İşte kapitalizmle birlikte değişim değeri kendisini ortaya koymuş ve metalara fazlaca değer verilmeye başlanmıştır. Bu durumun getirisi tabi ki meta fetişizmi olmuştur. Yani insanlar, kendi ürettikleri ürünleri bir süre sonra - farkında olmaksızın- fetişleştirmeye başlamışlar ve bu metayı da gündelik hayatın bütününe yaymayı es geçmemişlerdir. Söz konusu meta, insan yetenekleriyle donatılmış olduğu için artık toplum içerisindeki her hamle meta gibi algılanılmaya başlar ve dolayısıyla en dipteki o gerçek ilişkilerden uzak/ yalnızca görünen şeylere odaklı bir sistem kendisini ortaya koyar. 
Gelelim yabancılaşmaya.. Şu kapitalizm yok mu ah, hepsinin sorumlusu o işte. Şimdi yeniden başa dönüyoruz ve kapitalizm evresine bir göz atıyoruz. Malum burada proleter ve burjuva sınıfları mevcut. Bizim proleter takımı yazık bir kuru ekmek- soğana razıyken, burjuvacıklarımız şömine önünde sıcak şaraplarını yudumlamaya odaklıdırlar. Her sabah proleter vatandaş için hayata yeniden başlayışı ve canını dişine takarak üretim sürecine yeniden dahil oluşu ifade eder. Çünkü hayalini kurduğu o üretim araçlarını birgün elde edebilmek için(!) ölümüne çalışması gerekmektedir. Burjuvalar bu sırada büyük ihtimalle paracıklarını saymakla meşgul olurlar. Gel zaman git zaman bizim proleterlerin kafasında şimşekler çakmaya başlar. Çünkü ne kadar üretime dahil olsalar da bir türlü ellerine sermaye geçtiğini görmezler. Evini geçindirmek için hergün baston şeker üreten David amca, birgün çoluk- çocuk gezmeye çıktıklarında 'baba baba baston şeker al bize' diye bağıran çocuklarına o şekeri alamayınca 'bi dakika ya bunu ben üretiyorum arkadaş, nasıl alamıyorum?' gibi ufak çaplı bir isyana girişir. Ve anlar ki zalım hayat ona da oyununu oynamıştır.. Ne yapsın gariban, boynu bükük adeta hayata, topluma, emeklerine, ürününe karşı bir soyutlanma ya da bir yabancılaşma yaşar ve evinin yolunu tutar. İşte tüm bu yaşananlar aslında meta fetişizminin bir gölgesidir ve kapitalist hayatta artık proleter sınıf için meta fetişizmi bir dindir. Gerçi bu durum bir süre sonra tüm proleterlerin yaşamaya başlamasıyla bir sınıf bilinci vakasına dönüşecektir ama o ayrı bir mesele o yüzden hiç kurcalamıyorum. 
Bunun üzerine Marx da der ki 'şimdi sen tut beş kuruşsuz proleter David' i ihtiyaç duyduğu zaman bir ürünü alamayacak hale getir. Üstelik bu ürün bir de kendi üretimi olsun. Çoluk- çocuğun önünde adamı küçük düşür. Sonra da gel bu insanların kendilerine ılımlı olmasını bekle. Hayır efendim, aksine David işine de, iş arkadaşına da, emeğine de, kendisine de yabancılaşır ve hatta aidiyet kavramını yitirir. Eh, ortada ne iş bölümü kalır ne bütünlük..'
İşin bu kısmından sonrası farklı kapılara açılıyor doğrusu. Bu nedenle her ne kadar yazmaya büyük istek duysam da proleter- burjuva filmini burada sonlandırmam daha doğru olacaktır. Son olarak Marx' ın yabancılaşma ile ilgili açıklamalarında felsefi, sosyolojik ve psikolojik boyutları harmanlayarak bir fikir sunduğunu da belirtmekte fayda görüyorum.

*en genel açıklaması.

8 Nisan 2017 Cumartesi

Her Gidenin Yeri Dolar

Öyleymiş. Ama ne yazık ki çoğunluğun şu başlığı duygusal boyutta algılıyor olması belki de bu kadar tartışılmasına neden oluyor. Kimse hayatına dahil ettiği insanları birgün yolları ayırmak için almıyor elbet ama bana göre gitmek isteyene ısrarla kal demek de boşa çaba.
Şu sıralar bazı arkadaşlarımın ya da tanıdıklarımın savundukları bazı tutumlara hayret etmekle meşgulüm. Çünkü gözlerine ısrarla 'pembiş' bir gözlük takıyorlar ve sanki bu hayatta hiçbir şey vazgeçilmez- miş gibi bir ruh haline bürünüyorlar. Ya da daha açık ifadeyle insanın sabır sınırlarını zorluyorlar(!) Bu iş hiç aman eğitimliymiş, aman bilmem ne kursunun bilmem ne kademesinde sıralamaya girmiş, vay efendim kültür ateşesiymiş falan filan dinlemiyor arkadaş. Kafa olacak kafa. Bir insana hiç 'bu son olacak' diye yaklaşılır mı yahu? 
Valla bu durumdan bana baygınlık geldi desem yeridir. Bakıyorum, kaç yaşında insanlar halen hayatın sistematiğini sanki yeni öğreniyormuşçasına bir hallere giriyorlar. Ha bu işin yaşla da alakası yok da işte, o da ayrı bir mevzu.. Yaşam döngüsünün ilk gününde birisi çıkmış 'hayatta düz bir çizginiz olacak, her insana bağlanın asla vazgeçmeyin, kendinizi bitirin süründürün ama asla geri adım atmayın' demiş ve ben de o sıralar dondurma falan yiyormuşum heralde ki duymamışım. Zaten böylesi bir hayat bir noktadan sonra aşırı dayanılmaz olmaz mı yahu? Yeri geliyor aynı evin içinde uzun süre kalınca bile insanın tahammül yayları gevşiyor da, bir ömür utana sıkıla kim kime dayanır yani. Şuan burada uçuk kaçık birşey savunmuyorum, elbette benim de hayatımda asla vazgeçmeyeceğim insanlar var. Aileyi de işin istisnası konumuna koyarsak, ben hayatı birbirleri için çekilmez kılan insanların her ne olursa olsun birbirlerinden vazgeçmeyişine tepkiliyim. Bunun arkadaş ya da karşı cins olması hiç farketmez. Ayrıca bu hayatta bir zamanlar neredeyse bir bütün olup da sonrasında şartlar gereği bir şekilde yollarını ayırmamış çok fazla kişinin olduğunu da pek düşünmüyorum nedense. 
Tam bu noktada hem cinslerimi de hiç anlamıyorum doğrusu. Kız ölüyor ya, ne değer gördüğü var ne mutlu olduğu bir an var. Ama neymiş efendim 'ya bu son' muş. Normalde baksan kendinden emin, bilgili, sağlıklı, olayların farkında ama iş karşı tarafla olan ilişkiye gelince ezik büzük bir ruh hali. Evet biliyorum işin içindeyken farkında olunmuyor, evet yaşasam ben de anlarım, evet uzaktan konuşması kolay. Bunu da hiç anlamam açıkçası, sanki bu hayatta birşeyleri sadece seçilmiş kişiler yaşıyor da sadece onlar tecrübe ediniyor. Kimse kimin ne yaşadığını, kapıyı kapadığında nasıl bir psikolojide olduğunu bilemeyeceğine göre bu sıradanlaşmış yargının da artık birgün gerçekten çürümesi gerek diye düşünüyorum. Ne yazık ki çevremde -çok da seviyor olmama rağmen- hala bu düşünce yapısında birçok arkadaşım var ve bu durumu anlamamakta ısrar ediyorlar. Daha doğrusu işlerine gelmiyor ve bunu da ifade etmekten çekinmiyorlar. Sebep olarak da zaten yaşayacakları herşeyi yaşadıklarını ve ileride görecekleri başka birşey olmadığını öne sürüyorlar. Bu durumda el mahkum ağız açık bir pozisyonda o şaşkınlıktan bu hayrete geçiş yapmak kaçınılmaz oluyor.
İşin arkadaşlık/ dostluk boyutunun da bundan bir farkı olduğunu söyleyemeyeceğim. Doğru insan ile arkadaşlık kurabilmenin bir yetenek haline dönüştüğü şu günlerde insanlar kimde ne çıkar varsa genelde o yolda ilerlemeyi tercih ediyorlar. Bu da doğal olarak bireyin kendisinden taviz vere vere bir noktada tükenmesine neden oluyor. Bence ne olursa olsun kişi kullanıldığını hissediyorsa yavaştan o ortamdan sıyrılmalı. Devir kıvrak zekalıların devri ne de olsa(!)
Aslında bizim genel problemimiz gidenin bıraktığı iz ile bir çatışma yaşamaktan kaynaklanıyor bence. Yani tüm o yaşanmışlıkları, hakları, fedakarlıkları ya da olumsuzlukları istiyoruz ki bir an önce hafızamızdan ve ruhumuzdan silip atalım. Oysa hepsinin nasıl bir tecrübe olduğunu idrak etsek ve her adımdan bir ders çıkararak bir sonraki adıma ilerlesek kuş olup uçarız mis gibi. Bunu herkesin yapabildiğini düşünüyordum ama yapamıyorlarmış gerçekten. Bitirirken aklıma şu kısa film geldi, onu da buraya bırakayım en iyisi.. 😉


7 Nisan 2017 Cuma

Ayrıcalıklı Kategori: Öneri Filmler

Ben her insanın hayatında kendisine yol belirlediği bir film olması gerektiğine inanıyorum. Yeri geliyor bir filmde karakterin büyüsüne kapılıyoruz, yeri geliyor mekanların görkeminde kendimizi kaybediyoruz. Ama bazı filmler öylesine bizdenmiş hissi veriyor ki, filmle aramızda bir bağ kurmak kaçınılmaz oluyor. İşte yine birgün bunları düşünürken ara ara izlediğim ve kaç defa izlersem izleyeyim hepsinde ayrı keyif aldığım bu film hakkında bir de yazmış olmak istedim açıkçası.
Umudunu Kaybetme. Gabriele Muccino yönetmenliğindeki Amerikan yapımı bir dram- biyografi filmi. Gerçek bir hikayeden esinlenilmiş olması bu filmin hayatımda ilk sırada yer edinmesinin en önemli sebeplerinden biri. Çünkü izlerken, olayların hayal dünyasının üretimi bir kurgu olmadığını bilmek, film ile izleyicinin adeta bir bütün olması demek bana göre. Ama bunun yanında bir diğer sebep daha var ki hiç es geçilecek cinsten değil. Will Smith dedin mi bir duracaksın arkadaş. Gerçi son zamanlarda şu 'ağlak' rollerin üzerine yapışıp kalması eski Will Smith' i özletmiyor değil ama, oyunculuğuna laf etmek gibi bir hataya tabi ki düşecek değilim. Kendisinin duyguları yansıtmadaki başarısı zirveye ulaşmışken bir de oğluyla ortak bir yapımda buluşması gerçekliği tam anlamıyla katmerlemiş ve ortaya sıcacık bir hikaye olarak doğuvermiş. Zaten kendisi içinde bulunduğu projeler sebebiyle ailesinden uzakta olmaktan pek memnun olmayan birisi, bu filmde oğlunun olması sanıyorum ekstra motivasyon sağlamıştır.
Benim için bu filmin üç vurucu noktası var; baba- oğulun basketbol oynadığı sahne, Chris' in işi aldığında mutluluk duyduğu sahne ve metro durağı sahnesi. Üçü de birbirinde etkileyici ama o metro durağı sahnesi! Bir çocuğun yaşayabileceği en kötü durumu yaşıyorken bir babanın sırf o gülsün diye yaptığı fedakarlığın en duygusal halidir o sahne. Filmi bu kadar çok izleyişimin belki de en net cevabıdır.
Bazen düşüyoruz, pes ediyoruz, işe yaramaz olduğumuzu düşünüyoruz. Bazen başardım sanıyor ama yine bir anda yerle bir olmuşken buluyoruz kendimizi. Umuda inanmıyoruz bazen de. İşte tüm bunların en açık cevabı bu filmde saklı. Bu nedenle şiddetle değil büyük bir farkındalıkla öneriyorum.. 😊
İyi seyirler..

6 Nisan 2017 Perşembe

Shakespeare Efsanesi

En son üniversiteye hazırlık döneminde edebiyat hocasının birkaç söylemi ile birlikte Shakespeare üzerine yoğunlaştığımı hatırlıyorum. Gerçi yoğunlaşmak dediysem öyle abartı birşey değildi, muhtemelen her meraklının bilebileceği verilere ulaşmıştım. Sonra tamamen aklımdan çıkmış doğrusu. Bir de ilgi alanları farklılaşınca hiç önemsememişim tekrar. Fakat ne olduysa bir anda aklıma düştü, yeniden bir bakma isteği uyandı içimde. Ve kendi çapımda 'kolları sıvadım.'
William Shakespeare, ünlü İngiliz tiyatro yazarı. Devrinin o görkemli oyunlarının baş kahramanı. Bu da en genel açıklaması. Buraya kadar herşey tamam. Ama neden elimde Shakespeare' in hayatına dair Stanford'da oturduğu, okula gitmediği, kendi elinden çıkan hiçbir yazısının olmadığı dışında bir veri yok, garip geliyor doğrusu. Olay burada başlıyor aslında, kendi elyazması dahilinde hiçbir şeyin olmaması.. E, o zaman o şaheserler kimin elinden çıktı diye sorarlar adama?
Yine ufak bir araştırma sonucunda Shakespeare' in neredeyse varlığıyla yokluğu bir hayat sürdüğüne ve ulaşılabilen bir imzası olduğuna, onun da farklı farklı örneklerinin hepsinde de hatalı ya da bozuk imla barındırdığına ulaşıyorum. Yani sanki o Shakespeare ile bu Shakespeare farklı kişilermiş gibi. Hatta tam da bu mesele üzerine ölümünden sonra ardı arkası kesilmeyen tartışmalar sesini her geçen gün daha da yükseltmiş ve özellikle 1800' ler ile başlayan ciddi çalkantılar, bir o kadar ciddi profesörler tarafından gerek gündelik gerek sanal alemde incelemesini devam ettirmiştir. Pek niteliği olmayan ya da sıradan sayılabilecek böylesi bir kişinin elinden nasıl olur da dünya tiyatro tarihinin sınırlarını aşacak kapasitede eserler çıkar mantığında türlü çeşit soru ne yazık ki sürekli bir ikilem arasında sıkışıp kalmıştır. Fakat burada her ne kadar okuma- yazma dışında kalmışsa da Shakespeare' in felsefe, edebiyat, tarih, belki hukuk konusunda sahip olduğu bilgi yoğunluğunu da göz ardı etmek yanlış olacaktır. 
Bir de şu Shakespeare' in ölüm meselesi var, hani şu mezar taşında yazar değil de tüccar olarak nitelendirilmesinden bahsediyorum. Layığı olan alana gömülmesi şöyle dursun, bir kilise bahçesine gömülmesi de sanırım bonusu oluyor. 
Dikkatimi çeken en ilginç nokta böylesi -kitap okumadığı ya da eğitim almadığı düşünülünce eksik donanıma sahip olduğunu sandığımız- bir kişinin eserlerinde 15- 20 bin civarında kelime kullanması olabilir galiba. Tabi bu tek bir özellik değil, daha bunun gibi ne muammalar var ama nedense bu şaşırttı beni. Çünkü kelimeler ciddi özen isteyen bir mesele bana göre. 
Neyse, sonuç olarak Shakespeare hakkında en birincil soru 'kim yazdı bu şaheserleri çabuk ortaya çıksın!' oluyor. Doğal olarak da insanlar kendilerini tam bir kaosun içerisinde fikir ayrılıklarının zirvesinde buluyorlar. Mesela başlarda çoğunluk Francis Bacon ismini öne sürüyor çünkü Bacon, Shakespeare' deki beklentilerin hepsini barındıran bir isimdi. Ama tabi net bir yargıya ulaşılamıyor. Diğer bir kısım bir dönem Shakespeare çağdaşlarından olan Ben Johnson ismini öne sürüyor. Bir diğeri Marlow' u, bir diğeri Edward de Were' yi.. Derken tabi ki bir bütünlük oluşturamadıkları için hepsi havada kalıyor.  Ha bir de ortaya sunulan iddialar arasında Shakespeare isminin sahte olduğu ve bir anlamda kamuflaj nedeniyle kullanıldığı gibi savunmalar da bulunuyormuş. İlginç yahu.. 

5 Nisan 2017 Çarşamba

Aydınlanma İle Kararan Gerçekler

Aydınlanma insanın bizzat kendisinin neden olduğu bir reşit olmama durumundan kurtuluşudur. İşaret edilen bu reşit olmama, başkasının kılavuzluğu olmadan kendi aklını kullanma yeteneksizliğidir. (...) Bu yüzden Aydınlanmanın şiarı "Sapere aude!", yani "Aklını kullanma cesaretini göster!" olmalıdır.
Der Immanuel Kant.* Hem de bu cevabı vakti zamanında ona yöneltilen tüm sorulara en okkalı cevap olarak nitelendirilmiştir. 
Aslında aydınlanma meselesi, din ve Tanrı karşıtı bir konuma oturtulur. Başlangıçta insan bu aydınlanma olgusu ile kendisini engelleyen tüm bağları koparabilecek ve birey olduğunun bilincine erişebilecekti. Hatta bu bilinçlenme 'aşkın' durumlarda da kendisini gösterecekti. Tanrı tarafından kurulan düzen karşısında bireyin sağladığı düzen kendisini ortaya koyacak ve adeta bireyin çıkarları doğrultusunda şekillenen bir din görünüşü elde edilecekti. Fakat tüm bu olasılıklar neredeyse 'lanetlenmiş' bir yaşam tarzını doğurmuş göründü. Dinin mutlak özüne bir müdahale gerçekleştiği için de yitip giden bir dünya fikrine ulaşıldı. İşte tüm bunlar nedeniyle aydınlanma din ve Tanrı karşıtı konumuna oturtulmuş oldu. 
Bir zaman sonra şu meseleye kafa patlatan insanlar aslında tamamen zaman israfı yaptıklarını fazlasıyla anlama başlamışlar. Çünkü altından da girseler üstünden de çıksalar işin içinde öylesine tutarsızlıklar olmuş ki, neyin ne manaya geldiğini kimse çözememiş. Eh, hal böyle olunca da 'n'apalım ya bu iş objektiflikten çok uzakta' diyerek bir anlamda el- etek çekmişler. Bir yandan da aydınlanmacılar çetesinin gerçekten de onlar olup olmadığını içten içe sorgulamaktan kendilerini alamamışlar. Hazır laf açılmışken aydınlanmacılar çetesi de aydınlanmayı, Avrupa'da efsanelerden kurtulma operasyonu olarak görüyorlardı. Ah canlarım, kendilerini insanlığın soluksuz ilerleyişine öyle bir inandırdılar ki kafayı bulup insanlığın korkularından arınarak mutluluğa ulaşacağını falan savunmaya başladılar, kıyamam(!)
20. yüzyılın puslu bir anında bir beton kadar sert, bir süper kahraman kadar güçlü,efeler gibi 'biz daha son sözü söylemedik hey hey!' nidalarıyla ortaya çıkan Max Horkheimer ve Theodor W.Adorno Aydınlanmanın Diyalektiği adı altında bir kitap çıkarttılar, aman efendim o nasıl bir aydınlanmayı yerden yere vurmaktır belli değil! Tüm o körü körüne bağlanılmış şehir efsanelerini bir üfleyişte söndürdüler yahu. Dediler ki; 'kardeş siz neyin peşindesiniz, bu aydınlanma var ya bu aydınlanma, bırak mutluluk getirmeyi devasa bir felaket doğuruyor. İnsanlar/ kitleler aydınlıktan ve özgürlükten köşe bucak kaçıyor. Bununla da kalmayıp aklın tamamen dışında ideolojiler dirilmeye başlıyor. Barbarlık bu ya, siz daha ayakta uyuyun!' Ve bunun üzerine insanlar da kafalarında, ilerlemenin kesintisiz bir çizgide olamayacağını -bir zahmet- netleştirdiler. 
Çağlar çağlar sonra bu gerçeklikleri benimseyen nesillerden 'peki o zaman suç kimde?' gibi bir soru çıkıyor. Suç mudur bilmiyorum ama ben bunu hata olarak nitelendireceğim, tüm bu şehir efsanelerinin temelinde aslında aklın sahip olduğu temellerin bir dozer yardımıyla yıkılması yer alıyor. Yani bunu bir insanın kendi yeteneklerine durmadan hakaret etmesi ve bu işi abartması gibi düşünebiliriz. Fakat akıl bunu bilerek ya da isteyerek yapmıyor ama yine de sonuçta yapmış mı yapmış arkadaş! 
Adorno ve Horkheimer, Edi ile Büdü gibidirler benim gözümde. Bu nedenle yine ortak bir fikirle onlar da Aydınlanmanın dini aşarak ve birçok yeni efsane üreterek kendini var etmeye çalıştığını savunurlar. Eleştirmezler, daha doğrusu eleştirmekle yetinmeyip sorgularlar da. Aydınlanmanın her ne kadar bir verimlilik, bir artış sağladığı görülse de bir o kadar da insanların elindeki imkanların alınarak esaret grupları oluşturduğu fikrini göz ardı etmezler. 
'Aman aydınlanma canım aydınlanma' diye atan kalpler için de ABD bir araştırma yapmış ve sonucunda nüfusun neredeyse yarısına yakınının okuyup yazmakta güçlük çektiği verilerine ulaşmış. Bu da işin kararan taraflarından biri olsa gerek.. 

*en genel açıklaması.

4 Nisan 2017 Salı

Hızlı Tozlanmış Bir Yazı

*yaşanmışlığı hakkında şüphe duyulmayan şeyler


...son günlerde nefes almama değecek hiçbir şey yok. Hayatın unuttuğu, insanların itelediği önemsiz bir vaka gibiyim. Geceleri uyumaktan çok kafamdaki seslerin susmasını bekliyor, bekliyor ve bekliyorum. Yolunu şaşırmış diyorlar bana ama yanlış, yolumu bulmak istiyorum ben..

-Bu yaşa kadar yaşadığınız hayat sizin. Emekleriniz?

Emeklerim.. Kaldır at bir kenara. Ben görmek istiyorum anladın mı? Hissetmek, algılamak, yorulmak, canlanmak istiyorum. Şu gösteriş delisi insanlar arasında en yalın halimle varolmak istiyorum. Bir çanta, bir kot bir de kalbimi alıp uzaklara gitmek istiyorum mesela.

-Ama buradasınız ve sorumluluk yüklüsünüz. Bu hayatı seçen de sizdiniz, ne yaşayacağınızı tahmin etmesi gereken de..

Haklısın, başlangıçta güzeldi herşey çünkü gençliğimin en verimli yıllarıydı. Bakma sen bu yaşıma, içimde dinmek bilmeyen bir fırtına var. Ruhumun ardında kaldığı şu hapishaneden bir kurtulabilsem. Sadece 'o' ve ben.

-O derken?

Söyleyemem biliyorsun ama aranızdan biri. İçinizde ve her sabah onunla uyanıp her gece onunla uyumak ya da şu bürokratik meseleler arasında rol yapmaya çalışmak haddinden fazla yordu beni. Bak, beni dinle. Sana güvenebilirim değil mi? Güveniyorum aslında, yoksa seninle sıradan bir vakitte bu pizzacıda böyle bir muhabbete girmezdim.

-Yanlış yapıyorsunuz zaten ama bunu benim dile getirmem bir işe yaramaz. Siz de farkındasınız.

Sen de kızgınsın bana değil mi? Kız hergün beni görüp de nasıl bana karşı sinirli olmayasın! Neyse bak beni dinle, birgün gideceğim buradan. Hem de bir anda ama sessizce. Sen bil, farkında ol ama farklı davranma. Onlar gibi şaşır, belki üzül, belki sevin. Ama uyum sağla tamam mı?

-Hocam sizce bu konuşma ne kadar sağlıklı? Beni ne ile uyardığınızın farkında mısınız?

Evet. Sıkıldım işte ya ben yine. Şu yaşımda hiç olmaz dediğim birşey oldu, hiç yapmam dediğim birşeyi yaparken buluyorum kendimi. Hergün bir insanın gözlerinin içine bakıp hergün ondan ölümüne uzaklaşmak ne demek sen biliyor musun? Sizinkilere benzemiyor bu sefer.

-Oysaki ben tam bir heves olduğunu düşünüyorum. Kusura bakmayın bu kadar açık konuşmam belki saygısızlık, belki haddim değil ama.. Yapmayın. Pişman olacaksınız.

Hayır, olmayacağım.

...

...Nasılsın kızım? Uzun zaman oldu, yazmak istedim ama cesareti bulamadım. O günden sonra ben ve o birlikte şehir değişimi yaptık. Ha bir de annem vardı yanımızda. İlk bir hafta herşey güzeldi, uyumluydu, huzurluydu. Geceleri uyuyabilmeye başladığımı hissediyordum. Sonra zaman kapıyı çaldı ve ben işte yine sana utana sıkıla da olsa mesaj atarken, üzülmüş ama umursamazken buldum kendimi. Haklıydın demem seni rahatlatır mı bilmiyorum ama haklıydın.. Sevmek, sönmüş bir volkanı alevlendirirken kalbine bin bıçak saplanmasına izin vermekmiş. Pişmanım demek umrumda değil ama ben aynıyım biliyorsun değil mi? Yine gidiyorum, yeni sevmelere ve yeniden sevmelere..



Güncellenmek İçin Çocuk Olmak

Birlikte büyüdüğüm, hayatımı paylaştığım arkadaşlarımın çoktan hayatın tozunu yutup çoluk çocuğa karıştıkları gerçeğini kabullendiğim gün, bir çocuğun dünyasına daha yakından inebilmeyi öğrendiğimi farkettim. İtiraf etmek gerekirse bundan yaklaşık beş yıl öncesinde çocuklara karşı bir uzaklaşma hissetmeye başlamıştım. Sebebi çok farklıydı, belki genelleme yapmam yanlıştı ama yine de elimde olmayan sebeplerden dolayı hep bir adım geride kalmıştım. Sonra birgün hiçbir kan bağım olmamasına rağmen dünyaya gözlerini açan bir çift göz ile birlikte 'manevi teyze' olarak adlandırılmaya başladım. Meğer içimdeki çocuk ölmemiş(!)
Malum havalar ısındı -gerçi burada hiçbir şey belli olmuyor- ve çocuklar evlere hapsolmuş vaziyette sıkılırken yapılacak tek şey onları sevindirebilmek oluyor. Hani kafa dağıtmak için müzik dinlersin, kitap okursun, bir uğraş bulursun falan ama bir çocuğun hayal dünyasında gezinebilmenin tadını vermez ya, işte öyle birşeydi bugün. 'Teyze hadi şimdi seninle bir plan yapalım mı?', 'Teyze peki bu neden böyleymiş?', 'Teyze su verirmisin, bir de şeker, bir de pasta istiyorum..' gibi cümleleri dakikada sayısız kere kurma potansiyeli olan bir küçük insan karşısında gel de mutsuz ol..
Orijinal bir teyze değilim evet ama çocuk saflığı kavramların derinliğinde boğulamayacak kadar saf, anında içselleştirecek kadar temiz doğrusu. Bu nedenle tüm bir gün boyunca her isteği gerçekleştirmeye çalışıp tatlı bir koşturmaca yaşadım sanırım. Aslında amacım hem bir çocuğu mutlu edebilmek hem de aklımdakileri bir kenara bırakıp en yalın haliyle birşeyler yapabilmekti. Bu arada çizgi film kanallarının sürekli aynı şeyleri gösteriyor oluşunu da öğrenmiş oldum. Hatta tüm çizgi filmler hakkında geniş çaplı bir bilgilendirme semineri almış da olabilirim.. Ama anladım ki bazen yapılması gereken tek şey tüm bu kaoslardan, egolardan, hırslardan ya da ben merkezciliklerden uzaklaşıp öze dönebilmeyi becerebilmekmiş. Ne kadar mümkün bilemiyorum ama çocuk gibi düşünebilmek hayatın bazı evrelerine serpiştirildiğinde belki de şu olmaz denilenler olabilir, sıkıntılar hafifleyebilir.  
Bir de şu birbirine 'dayanamama' psikolojisi var değil mi.. Hani bir ortamda sevdiğiniz biri bile olsa aşırı birliktelik sonucu ruhun ya da bedenin alarm verdiği bıkkınlık duygusundan bahsediyorum. Tahammülsüzlük de denilebilir. Ben bunu modern çağın sunduğu şartlardan sayıyorum açıkçası çünkü ne kadar gelişme varsa, o kadar hızlanma artışı ve bir o kadar da sabır tükenmesini beraberinde getiriyor. Hal böyle olunca kurulacak on cümlenin en fazla beşini tam anlamıyla dinleyebilen ve geri kalanını boş zaman etkinliği olarak gören bizler kendimizi garip bir bunalıma sürüklüyoruz sanırım. Bu durum bir de çocuk üzerine uygulandığı zaman işte o hep şikayet edilen, memnun olunamayan, kıyaslanan çocukların tohumu yolun en başında atılmış oluyor. 
O değil de işin en garip tarafı normal şartlar altında zaten olması gereken durumları, öyle olmadığı için şaşkınlıkla karşılamak bence. Şu durumu bir türlü kabullenemedim. Bu gidişle de sürekli abes karşılamaya devam edecek gibiyim..😶


3 Nisan 2017 Pazartesi

#sosyolugat3- Anomi

Sosyolojide en sık haliyle Emile Durkheim* tarafından kullanılan bu kavram, genel itibariyle toplumsal değişimlere bağlı olarak meydana gelen normsuzluk durumlarını ifade etmek amacıyla kullanılmaktadır. Bir toplumun barındırdığı normların artık etkisiz hale gelmesiyle, geri planda kalmasıyla ya da olası bir çatışma sonucu çöküntülerin, karmaşanın oluşmasıyla anomi kavramı kendisini ortaya koyacaktır. Aynı zamanda farklı metin incelemeleri yapıldığında anomi ile 'yasasız' sıfatının da yakın ilişki içerisinde olduğunu söyleyebilirim.
Olası bir anomi durumunda bir toplumun sahip olduğu normatif değerlerin değişkenlik göstermesiyle birlikte toplumsallaşma süreci içerisindeki birey- toplum birlikteliğinin doğal olarak bir sarsıntıya uğraması kaçınılmaz olacaktır. Yani insanlar arası etkileşimlerin sağlıksız boyutlara ulaşmasının ve dayanışma ya da düzen olgularının içi boş hale gelmesinin hem sebepleri hem de sonuçları arasında anomi neredeyse başroldedir. O halde meydana gelen her sapmış toplumsallaşma, kendisinden sonra gelen ya da bağlı bulunduğu diğer tüm unsurları olumsuz yönde etkileyecek ve birey- toplum arası çatışma en üst seviyelere kadar ulaşabilecektir. Bu da kısaca başarısız/ yetersiz toplumsallaşma olarak nitelendirilmektedir. Tabi burada toplum bazında konuşuyorsak işin kültürel boyutunu da es geçmemek gerekir. Bunun yanı sıra toplumu yalnızca bireyler açısından incelemek de yanlış olacaktır. O toplumu yöneten liderlerin de, bireylerin ihtiyaçlarına karşı bir duyarsızlık haline girdiğini ve amaçladıkları hedeflere karşı bir inançsızlık beslediklerini söylemekte fayda var. Yani bir anlamda hiyerarşik bozulmaların meydana gelmesi beraberinde boşluk/ hiçlik duygusuna ışık tutar. İşte çatışma denilen seviyenin üst düzeye ulaşmasının nedeni bu duygunun insanları suça teşvik etmesiyle tamamen örtüşmektedir. 
Durkheim bu kavramın incelemesini yaparken -özet bir ifade kullanacağım- insanların arzularının hayvan içgüdüsünden farklı olduğu düşüncesinden yola çıkar ve insan arzularına sınır koymanın tek yönteminin toplumsal düzen olduğunu savunur. Fakat bu durum halihazırda bir iş bölümü içerisinde bulunan bireylerin adeta bir sıkışmışlık ruhuna bürünerek psikolojik bakımdan anlamsızlık yaşamalarına neden olur. Yani bu insanlar için anomi artık toplumsal düzendeki bozukluktan ziyade, psikolojik anlam dünyasındaki bozulmalara doğru evrilen bir süreçtir. 

*en genel açıklaması.


1 Nisan 2017 Cumartesi

Vicdan Azabı İçin Çıkışlar Sağdan

Geçenlerde bir haber sitesinde 'hayatınızın muhakemesini yapmaya vicdanınız ne kadar izin veriyor?' gibi bir başlık okudum. Genel anlamda insanların kendi hayatlarına dair önermelerde bulunamadıklarını ve bunun da nedeninin çektikleri vicdan azabı dozunun artış göstermesi olduğu fikrini öne sürüyordu. Hatta işin ileri boyutu artık kronikleşmiş acıların açığa çıkmasıyla sonuçlanıyormuş. Açık konuşmak gerekirse böylesi net yargılara hangi veriler dahilinde ulaştıklarını hem merak ettim hem de bir haber nasıl bu denli genelleme yapabilir diye kendimi sorguladım. Neden kendimi sorguladım o da ayrı mesele ama sanırım bu tip bir haberi okumuş olmaktan duyduğum rahatsızlıktı buna sebep olan. 
Öncelikle kendisini toplum arasından 'sıyırabilmiş' ya da belirli özellikleri doğrultusunda kitle edinebilmiş kurum, site, topluluk -ya da her nasıl adlandırmak isterseniz- gibi kategorilerin, insanlar üzerinde oluşturmaya çalıştıkları algı politikasının tamamen karşısında duruyorum. Evet, bu bir algı operasyonudur ve yapılmak istenen de 'al işte haber bile doğruyu söylüyor ben mahvolmuşum hayatım vicdan azabıyla dolu' tarzı bir ruh halinin ta kendisidir. Sınırları geniş kitlelere hitap edebilme potansiyelini eline almış ya da bu özgüveni edindiğini düşünen kimsenin bana göre bu 'tektipleştirme' kafasını yaşaması kabul edilemez. Niye edilsin ki? Hangimiz bir diğerinin hayatı hakkında yargıda bulunma hakkına sahip? Ya da hangimiz en yakını olsa bile bir diğerinin hayatı hakkında devasa bilgilere sahip? Cevap: hiçbirimiz. 
Şimdi zamanda yolculuk yapıyorum ve geçmişe dönüyorum. Şu ilk çocukluk evrelerinden gençliğe adım atılan günlere. Çoğumuzun kafasında 'Aman şunu yapma, şöyle deme, hak yeme, vicdanın rahat etmez, pişman olursun' gibi gibi milyonlarca kelime havada uçuşuyordur eminim. Hep bir kısıtlama hep bir hata yapmayı engelleyici mekanizma. Yahu bırakın da hatamı da kendim yapayım vicdanımı da kendim inceleyim! Bu olayı eski zamanların cahilliği klişesine bağlamak istemiyorum. Aksine zamanın eskisi yenisi farketmeksizin her dönemde kendisini lider ilan eden baskı mekanizmalarının varlığıdır bu. 
Ayriyeten diyelim ki yaşam serüveni boyunca onlarca hataya imza atmış ve vicdanımızla baş başa kalınca acı çekiyoruz. Durum böyleyken ve zaten çoğu şey adına geç kalınmışken kalkıp da bunları tekrar yüze vurmak mı maharet? İşte size bir yandan yaparken diğer yandan yıkma olayının en temiz örneği. Malum günümüzde herkes uzman, herkes saygın kişilik ya(!) aman birisi de ortaya bir yargı koymaktan eksik kalmasın!
Bir de hata yaptıktan sonra kendi kabuğuna çekilen, dünyadan soyutlanan insan tiplemeleri var tabi. Nedensizce bunalımlara sürüklenen bir yaşam tarzını, bir nefeslenip o hatayı telafi etmenin yerine tercih eden cinsten. Bunu bir mantık koltuğuna pek oturtabildiğim söylenemez. Sonuçta kimse kusursuz ve ulaşılamaz değil. Eh, hata yapmak da insanın doğasında bulunan bir unsur olduğuna göre..
Fakat burada bazı 'akıllı geçinen' insanlara dikkat etmekte fayda var. Şöyleki, affedici bir yapınız varsa ya da alttan alıcı bir fikir yapısı da diyebiliriz, karşı taraf sizi nedense içi boş saflıkta bir konuma yerleştirmek istiyor. Çünkü siz olumlu tavırlar sergiliyorsunuz ya, olayların çok da farkında değilsiniz onlara göre. Ve tabiki onlar da ultra akıllı oldukları için(!) böyle benzer hatalar silsilesini önünüze koymaktan hiç mi hiç utanmıyorlar. Bu konuda tavsiyem onları benzer bir durum yaşanmışken pür dikkat gözlemlemeniz. Sonra zaten 'ya ben n'apıyorum' diyerek silkelenip uzaklaşıyorsunuz. 
Uzun lafın kısası eğer başınızı yastığa koyduğunuzda kalp atışlarınız kendinden geçiyorsa ve vicdanınız ile düşünceleriniz arasında mekik dokuyorsanız büyük ihtimalle onlardan son sürat kaçtığınız içindir. Sakin olun, yüzleşin, korkmayın. Her insanın kendi karakteri doğrultusunda şekillenen bir hayatı vardır ve yapılan her davranış o dönemin şartlarına göre değerlendirilmelidir, unutmayın. Ama en önemlisi kimseye, hayatınızın kontrolünü ele geçirecek derecede bir ayrıcalık tanımayın. Bu bir arkadaş da olabilir, bir haber sitesi de..