16 Ekim 2017 Pazartesi

Küçük İlber Ortaylı- Mı?

'Kankaa nerdesin oğlum, başlayacak şimdi sen daha yoksun. Ben en öne ilerledim, ne de olsa küçük İlber Ortaylı' yız değil mi ama, şööyle bir görsün bizi İlber Hoca. Ha ha ha!'...
Dedi hemen önümdeki genç arkadaş. Genç arkadaş diyorum çünkü onlara artık ergen grubu demekten sıkıldım. Hangi sıfatı eklersem ekleyeyim cık, bir gram değişim göstermiyorlar.
Bilenler bilir, canım memleketim Kayseri bir kitap fuarına daha kapılarını açmış durumda şu günlerde. Bu atmosferi tatmak, içinde bulunabilmek bir kitap sever için paha biçilemez. Şöyleyken böyle, böyleyken şöyle diye kitap fuarcılığı yapmak istemiyorum zira buna gerek de duymuyorum. Yaşanması gereken bir eylem bence...
Fuar süresince birçok ismi ağırlayan ortam, bugün de İlber Ortaylı için ev sahipliği modundaydı. Böyle zamanlarda muhtemel kalabalığı bilirsiniz, tahmin eder ya da eş- dost vasıtası ile haberdar olursunuz. Buraya kadar sıkıntı yok. Benim derdim damarlarında akan kana engel olamayan özgüven balonu ergen takımı ile. Şimdi vay efendim şöyleler de böyleler demek de istemiyorum. Fakat gel gör ki ben İlber Ortaylı olsaydım bugün o manasız kalabalığa çıkmaz, bırakın bir saati beş dakika bile söyleşide bulunmazdım. Bulunmazdım arkadaş! Koy bakalım yaş sınırını, nasıl da mis gibi akıp gidiyor sohbet. Hem anlatan hem dinleyen nasıl da zevk alıyor gör o zaman değil mi ama!
Zaten kalabalıktan tek vücut olmuşsun. Ortamdaki oksijen seviyesi eksileri görmüş. Elinde telefon ağzında sakız, tek derdi 'İlber Hoca'yı snap atmak' olan yaşı gençler bir saniye bile susmuyor. Çıkıp da ne anlatacaksın, anlatsan bile kim ne anlayacak? Emin olduğum tek şey o salonun yüzde sekseninin hiçbir şey anlamadığı... Gak dese alkış kıyamet, guk dese çığlıklar. Yavrum evladım madem lakırdı edecektin neden gelip de sinirlerimizin yayını gevşettin a be akıllım? Bir de tabi böyle organizasyonlarda beklentiyi en aza indirgemekte fayda var. Zaten bir ton formalitenin içindesin, kişiyi mi dinleyeyim- ay kameralardan göremiyorum ikilemi içindesin. Sağdan soldan adamcağızın eline çiçek buketi tutuşturmaya çalışan vatandaşla iç içesin. Yahu bırak adam bir konuşsun, cümlesini tamamlasın önce. Hayatın neredeyse tamamından arzını almış bir insan orada senin çiçeğini tutmaya mı uğraşacaktı yani, ah ah...
Tabi diğer yandan İlber Ortaylı da İlber Ortaylı gibi değildi hani. Gerçi ne olacaktı o da ayrı mesele, çıkayım TV' dekiler gibi bir- iki muhabbet edeyim kafasındaydı. 
Tüm bunlar bir yana, kitaplar diğer yana. Neyse ki günün devamında kitaplarla birlikteliğimizin keyfine varabildim. İşte o zaman gözüm kalabalık falan görmedi. 
Kayseri' ye yolunuz düşerse -ki düşebilir yani belli olmaz- kitap fuarına uğramadan geçmeyin derim... 😉✌

*1. kitap fuarı yazdığına bakmayın, aslında öyle değil. Bu defa belediye tarafından desteklendiği için öyle anılması uygun görülmüş.

9 Ekim 2017 Pazartesi

Ufak Bir Özür

Nasıl oldu, neden oldu anlamadım ama bana göre oldukça fazla sayıdaki yorumu zamanında yerine ulaştıramamışım. Sanırım gözden kaçırmış olmalıyım ancak mesele yorumlar olunca ekstra özenliyimdir aslında. Bu da bana büyük bir ders oldu, bundan sonra sağı- solu köşe bucak irdeleyeceğim gözden kaçırdığım birşey kaldı mı diye... 😩
Bu sebeple geciken tüm yorumlardan ve sizlerden tekrar özür diliyorum, üzücü oldu ama neyse ki telafisi mümkündü... 

Mim: Annemize Sorduğumuz Sorular

İç sesim: Aa, ama böyle de olmaz ki! Hani mim yapmıyordun, hani en son yaptığında 'tamam bu son' demiştin, hani uzatmanın manası yoktu? Ne bu mim yazısı şimdi! 😄

Sevgili Beyda' nın Kitaplığı bu keyifli ve tatlı mimi yapınca, ben de okuyunca dayanamadım yine. Aslında kolay görünümlü bir mim olsa da epey düşünmem gerektiğini farkettim. Henüz bir anne değilim fakat hem kendimden hem de çevremden hareketle şöyle ortaya karışık bir mim olsun en iyisi.. 😊



  • Anne, yarın konser varmış da akşam. Herkes gidiyormuş bak, bu fırsat kaçmazmış. Ben tamam diyorum arkadaşlara, sen babamla konuşursun değil mi? bknz. aracı olan anne modeli  

  • Annee! Ne giyeceğim ben ne? bknz. en çok sorulan soru ve kıyafetten sorumlu kişi muamelesi gören anne modeli

  • Anne, dereotuna neden dereotu demişler, kim demiş, derede mi yetişiyormuş, hangi dereymiş bu, nasıl bilmezsin bunu? bknz. ansiklopedik anne modeli

  • Anne bozuk süt içtim ne yapacağım? bknz. sağlık bakanlığından onaylı anne modeli

  • Annee, şimdi burada kekin içine elenmiş un koyun yazmışlar ama ben elemeden koydum birşey olur mu? Bir de bu kek kalıptan çıkacak mı? bknz. tecrübeyle sabit anne modeli

  • Ya anne masamın üzerinde renkli not kağıtları vardı nereye koydun onları? Nasıl ders çalışacağım ben şimdi off! bknz. bahane üretmek için kullanılan anne modeli

  • Anne ya sen nasıl yaşadın bu hayatta? Düşünsene küçüksün ve telefon yok, televizyon yok, çamaşır- bulaşık makinesi yok, internet yok. Sen film falan da izleyemiyordun değil mi? bknz. eziklenen anne modeli

Ve daha niceleri... 
Yazması kadar düşünmesi de çok zevkliydi doğrusu. 😁 Bu şirin mim için tekrar teşekkür ediyorum ve okuyan herkesi davet ediyorum. Bence okuması da çok keyifli olacak... 😋

8 Ekim 2017 Pazar

Falanlar Filanlar

Karar verdim.
Herkes gidiyor sen kalıyorsun ya, çok talihsiz bir durum.
Hem bedenen yalnız kalmak da değil mesele.
İşin özü ruhun kapılar ardında geçirdiği vakitler.
Bazen bazı zamanlarda bazı fedakarlıklarda bulunuyorsun.
İçinden geliyor belki, belki o anı değerlendirmek adına...
İster istemez bir beklentiye giriyorsun. Sanıyorsun ki herşey kafanda tasarladığın kadar mükemmel olacak.
Sonra beklentiye girerek yaptığın hatayı göremiyorsun.
Görememek şöyle dursun, her defasında kendini yapmamak adına şartladığın tavırları da bir güzel sergiliyorsun.

...

Üzüldüğüm şeyler oluyor, en az sevindiklerim kadar.
Ama en kötüsü de,
Öyle ya da böyle aradaki güven köprüsünü inşa ettiğini düşündüğün insanların, özünde insan oldukları için sergiledikleri bilinçsiz tavırları karşısında sarsılan benliğin oluyor.
Ay bu cümle de ne uzun oldu!

...

Karar verdim.
Ama nedense kendime engel olamıyorum.
Galiba bu 'ben'im...


6 Ekim 2017 Cuma

Ayrıcalıklı Kategori: Öneri Filmler

Ohh! Şöyle içime sine sine, büyük heyecanla bir film önerebiliyorum nihayet. Uzun zaman da olmuştu hani...
Aamir Khan hayranı olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu 😁 Aslında Aamir Khan adı geçince önerilecek filmlerin listesi uzun olabilir ama bu film için blogumda bir yazı olsun istedim. İtiraf etmek gerekirse filmi izleyeli birkaç gün oldu ancak tekrar tekrar izleyip her ayrıntısını incelemek geliyor içimden, böyle de bir film işte. Tabi filmi izlemem için ısrarla beni teşvik eden canım arkadaşıma da kalpten teşekkür ediyorum çünkü her zaman tercih ettiklerim arasında Hint filmleri pek de bulunmuyor doğrusu... 😊
Dangal. Gerçek bir hikayeden uyarlanmış Hint filmi. Bence Hint film tarzını sevmeyen kesime bile sevdirecek cinsten. İzlerken bir açık aradım; hani olur ya böyle bazı filmler büyüsüne bağlar sizi, eleştirilecek yerleri ya da eksikleri kaçırırsınız. Ben de bu hisse kapılmış olacağım ki ciddi anlamda bir açık, bir eksik ya da bir hata aradım ufak da olsa. Ancak hem oyunculuk anlamında hem de konu bütünlüğü açısından öylesine içine alan bir filmdi ki, bir süre sonra bu çabamdan vazgeçtim, hihi. Zaten kurgu boyutu gerçekliğe daha yakın olan seyirlikler hep daha fazla ilgimi çekmiştir benim.
Filmin konusunu nasıl adlandırmam gerektiğini düşünüyordum. Sanırım tek bir seçenek kullanmayacağım çünkü bu filmde dram da var, spor da var, hafifinden komedi de... Aynı zamanda biyografik özelliğini de unutmamak lazım. Başlangıçta biraz karışıkmış hissi verse de mis gibi ilerlediğine garanti verebilirim. 😉 Gelelim hikayeye; bir baba, iki kız evlat etrafında şekillenen film güreş ile ilgili hayalleri olan bir babanın bu yolda sarf ettiği emekleri ele alıyor. Baba ve kızların film boyunca çocukluktan gençliğe ve hatta yaşlılığa uzanan değişimlerini görmek en sevdiğim kısım oldu sanırım. Özellikle Aamir Khan tarafından gerçekleşen değişim etkileyiciydi...
Hiç düşünmeden, tereddüt etmeden, yer- zaman- kişi farketmeksizin öneriyorum, umarım izleyen herkes en az benim kadar güzel vakit geçirir...
Keyifli seyirler ✌ 

1 Ekim 2017 Pazar

Nasıl Olacak Bu İşler?

Bu hayattaki en zorlayıcı durumlardan biri, kalben çok sevdiğin insanların zor durumlarında elinden gelecek birşeyin olmaması bana göre. Hani böyle çok seviyorsun, anne- baba ayrı kardeş gibisin, anılarının içinde ama canı sıkılırken ya da çaresizken yalnızca yanında olabiliyorsun. Bazen olamıyorsun belki de...
İtiraf etmeliyim, eskiye kıyasla kalbim 'sertleşti'. Evet, sanırım en doğru tabir bu. Yıllar geçtikçe o eski saflık halleri kalmıyor kalmasına da, bazı durumlarda hiç yapmayacağı tavırları ortaya koyabiliyor insan. Zamanında olmayacak çok fazla insanı olmayacak her türlü şekilde önemsemenin geri dönüşleri sanırım bu ruh hali. Ama yanlış anlaşılmasın; tamamen taş bir kalp edinmedim kendime. Sapla samanı ayırdım belki, belki gözlerimi açtım diyelim. Artık yalnızca gerçek anlamda değer verdiklerim ile doluyor kalbim.
Neyse konumuz bu değildi 😄 
Yüksek lisans yapan yakın arkadaşlarım son zamanlarda ruhen ve beyin açsından oldukça sıkıntılı süreçler geçiriyorlar. Çok haklılar, kolay işlerle uğraşmıyorlar. Bir yandan hayat devam ediyor ve diğer yandan büyüyoruz. Dertlerimiz, takıntılarımız, düşünmemiz gerekenler değişiyor. Gerçi büyüyoruz diyorum ama o kelimenin doğrusu yaşlanıyoruz da olabilir. Bu süreçte içinde bulundukları bunaltı durumunun farkındayım, üzülüyorum. Peki elimden birşey geliyor mu? Hayır! Çünkü her ne kadar bildiğimiz durumlar olsa da onların artık yaşadıkları farklı bir basamak var ve ben bu basamakta olmadığım için dinleyebilmek ve en azından teselli verebilmek dışında yapacak başka birşey bulamıyorum. Tabi her dönemin kendine ait zorlukları var, bunun da çok net farkındayım. 'Takma, tüm bunlar geçecek amaan' gibi cümlelerle de karşılaşabilirim. Fakat yapacak birşey olmaması durumu insanı ciddi anlamda yoruyor.
Bir de şu belirsizlik durumları var değil mi? Gerçi hayat tam bir belirsizlik senfonisi ama neyse... 

28 Eylül 2017 Perşembe

Şizofrenik Şüphe

Açıkçası bu başlığı gülerek atıyorum çünkü son zamanlarda hayatımda ve çevremde yeterince trajikomik vakalar yaşanmış durumda. Nasıl oluyor, neden oluyor ya da ne amaçla oluyor bilemiyorum ama gerçekten de hayatta herşeyin yaşanabileceğine artık tüm kalbimle inanıyorum. Olmaz dememek mühim meseleymiş...
Bence ikili ilişkilerin olmazsa olmazı duru bir güven. İnsanoğlu karşısındakine güvenebildiği ölçüde kendisini ifade etme alanı buluyor ve tabiki potansiyeli de buna bağlı olarak gelişiyor. Bana göre bireyler arasında güven köprüsü kurulduysa, çoğu mesele medeni bir çerçevede çözülebilir. Fakat gel gelelim her insan kendisini olduğu gibi sergileyemiyor. Zaten hayat da böyle birşey değil midir; bireyler olduğu gibi yaşar fakat olmak istediğini gözler önüne koyar. Siz buna özenmek diyebilirsiniz ya da kendini gerçekleştirme. Ama ben kısa yoldan kompleks olarak adlandıracağım. Belki de böyle adlandırmak daha kolayıma geliyor çünkü insanların garipten hallice tavırlarını anlamlandırmanın başka yolunu bulamıyorum ne yazık ki...
Eh, güvenin olduğu ortamda yalan denilen şu meret ardına bile bakmadan uzaklaşmalı değil mi? Değil! Çünkü hayat bu kadar basit değil. Hele ki böylesi bir zamanda kimse bir başkasını kandırmadan ya da kandırdığını sanmadan birşeyler yapamaz olmuş. Yalanın beyazı da küçüğü de yoktur vallahi. Yalan yalandır be arkadaş!

Soru: kimi kandırıyorsunuz?
Ve bir soru daha: ciddi anlamda kandırabildiniz mi sizce de?

Bugün uzun zamandır görüşmediğim arkadaş grubumla görüştüm. Tüm bir gün dışarıdaydım ve bu yazıyı yazarken epey zorlanıyorum. Çünkü kafam hem oldukça dolu hem de oldukça karışık. Sebebi de işte bu yalan meselesi...
Bu cümlem biraz garip gelebilir ama, ah be arkadaşım, yalan söylüyorsun madem dengeli bir yalan olsun bu(!) Kurgu yapıyorsun, bari otur vakit harca da en ince ayrıntılarını da işin içine kat. Daha ne diyelim biz sana!
Tüm bunlar bir yana, sanırım artık gerçek anlamda bazı insanların şizofren olduğunu düşünmeye başladım. Emin olabilirsiniz oldukça kötü bir his. Çünkü bir insana güvenmiş ve paylaşımda bulunmuşken bir sabah uyanıp da içinize kurt düştüğünde yapılabilecek tek şey diğer 'hamlelere' karşı şüphe duymak oluyor. Hani şu yalancı çoban hikayesi vardı, işte o durumun aynısı. Karşı taraf belki de içinden gelerek ya da iyi niyetiyle hareket ediyor ancak sonuç ne yazık ki şüphenin dışına çıkamıyor. Ah, çok talihsiz bir durum. 😐
Herşeyi konuşarak halletmeye inanç gösteren biz insanlar bazı konularda elimizde olmadan çekimser kalıyoruz. Çünkü malum hayat şartları işi kuralına göre yapmayı öğretiyor bir anlamda. Oysaki şu günlerde çıkıp açık yüreklilikle şu şudur, bu budur, işin aslı şunlardır denilmesine ihtiyaç duyuyorum. Çünkü ruh- beden- beyin üçlemesinin de bir sınırı var hani, insan yıpranıyor yahu... 

25 Eylül 2017 Pazartesi

Bazı Küçük Şeyler

Bilmem kaçıncı defa 'sil baştan' demesi şu hayatın...

Ah nihayet, nihayet kahvemi yaptım. Masamın başına geçtim, derin nefes alıp kendimi bıraktım şu satırlara. Uzun zaman olmuş cümlesini pek sevmesem de sanırım kullanmak zorundayım. Oysa 'yok canım ben hiç öyle yazmayı bırakmam, yazmak bırakılır mıymış ayol?' diyordum. Al sana bir büyük konuşma ikazı daha...
Açıkçası yazmayışım daha çok benliğimle yaşadığım çekişmeye dayanıyordu. Önce evden uzaklaştım mesela. Şöyle ufak çaplı bir ortam değişiminin yüzüme su serpeceğine inanmıştım. Ama cık, bedenim değil ruhummuş asıl bunaltılarda gezinen. Yani ben bedenim evden ayrılmak istiyor diye düşünürken meğer ruhum çoktan çekmiş vedasını.
Neden böyleydim, nasıl böyle oldum, olmalı mıydım gibi soruların çok daha fazlasını sordum önce kendime. Hatta zoraki gülümsemeler falan edinmeye çalıştım, komiklikler şakalar falan(!) Tabi olmadı. Garip bir şekilde içimdeki hüzün- öfke- kaygı üçlemesi harmanlanıp durdu. Sonra bir sabah uyanınca baktım olmayacak, en iyisinin bu 'halleri' kabullenmek olduğuna karar verdim. Zaten internetten uzaktım. Açıkçası üzerimde bir asabiyet vardı ve minimum seviyede iletişime geçtiğim kişilere de ucundan kıyısından bunu yansıttığımı farkettim, ayıpladım kendimi. Çokça düşündüm. Hatta sanırım sadece düşündüm ve tabi çokça içime kapandığımın, iç sesimle iki lafın belini kırma olayını abarttığımın da farkına vardım.
Hiç öyle eylülmüş vay efendim sonbahar kasıntılarıymış falan o olaylara girmeyeceğim, her daim de saçma bulmuşumdur. Fakat insan onca zaman boyunca bir kitabın kapağını açmaz, efendime söyleyeyim bir şarkı dinlemez ya da bir film izlemez mi yahu?! Vallahi izlemezmiş...
Bu arada yanlış anlaşılmasın; acı falan çekmiyordum. Canım da yanmıyordu. İçim de sızlamıyordu. Sadece bazı şeyler içimden gelmiyordu. Bunu ifade etmek için hangi doğru kelimeyi seçmem lazım bilmiyorum ama sanırım tecrübe edilince anlaşılacak birşey. Bir de üzerimde büyük baskı sağlayan bir stres mekanizması vardı, nedendir bilinmez.
Öyleyken böyle, böyleyken şöyle derkeen günler birbirini kovaladı ve bu zamana geldim. Özlediğim çok şey var, blog da bunlardan birisiydi. Şimdi oturup bir kahve daha yapıp muhtemelen geç saatlere kadar kaçırdığım yazıları okuyup bolca yorum yapmayı ve maillerimi gözden geçirmeyi düşünüyorum. Yeniden dönebildiğim için çok mutluyum... ❤


29 Ağustos 2017 Salı

Hayvan Mı Sever?!

Yok yok, karar verdim, biz insanlar hayvan falan sevmiyoruz. 'Mış gibi' yapıyoruz. Hele bir de sağımızda solumuzda birileri mi var, oo gelsin atıp tutmalar! Ama artık isyan moduna geçmiş durumdayım. Gerçekten ya birilerine çatacağım ya da içimde patlayıp patlayıp sönecek bu tepki silsilesi...
Bir süredir evcil hayvan besliyorum; henüz yaş bile almamış ufacık dişi bir yavru köpek. Tam bir biblo gibi ama bünyesine göre oldukça hareketli. Malum yaş bu kadar küçük olduğunda normal bir köpeğe verilecek eğitim süreci oldukça yavaş işliyor. Eğitim verebilmek için de uygun bir ortama ve en önemlisi köpeğimle yalnız kalmaya ihtiyacım var. Ben de bu nedenle yolumun üzerindeki tenha olduğunu düşündüğüm parkı tercih ediyorum. Ediyorum etmesine de ya evren bana inat olsun diye hergün bir olay yaşatıyor, ya da anlayamadığım başka şeyler, bilemiyorum...
'Git sev şu hayvanı hadi ben bakıyorum koşşş' diyen ebeveynler. Hani gelip de elinizi kolunuzu kontrolsüzce daldırıyorsunuz ya, işte o anda ağzımdan alev çıkartmak istiyorum ki böylelikle eliniz yansın ve bir köpek nasıl sevilmeli öğrenebilesiniz diye! Açıkçası henüz çok ufak olduğundan, aşı döneminde olduğundan ve hassasiyet oranı fazlaca olduğundan sevmeye gelen çocukları arada mesafe bırakarak ve mümkün olduğu kadar az temasla oyalamaya çalışıyorum. Çünkü gelen çocuk hayvan sevdiğini sanıyor ama bir tepki ile karşılaştığında korkup ani hareketler sergiliyor. Bu da köpeğimin kafasını oldukça karıştırıyor. Fakat anne- babasıyla gelen çocuklara müdahalem sınırlı olmak zorunda çünkü sağolsunlar anne- babalar epey duyarlı(!) Herşeyi biliyorlar, sorsanız hayatlarında hiç hayvan beslememişler ama 'bak şimdi bunu şöyle yapıp şunu burdan şey yaparsan bu hayvan akıllı olur akıllı' gibi tavsiyeler(!) vermekten de çekinmiyorlar. Geçenlerde bir beyefendi kızıyla birlikte yanıma gelmiş, kız sevmek için can atıyor ama bizimkisi nutuk seansında; bak kızım bu hayvanlara güven olmaz, elledikten sonra elini ağzına götürme, ısırırsa ki ısırır sakın elini ona verme, kafasından sevme, gözlerine bakma, patisini tutma, arkasına geçme.. bla bla bla! Seansı sona erince bana dönüp anlamsız bakışlar atmaya başladı. Tabi bunca şeyin üzerine benim sakin kalmam pek mümkün olmadı ve 'köpeğim sevilmek istemiyor' gibi komik bir bahaneyle oradan uzaklaştım. 
'Aa köpek' diyen geliyor. Gelen de başlıyor vay efendim bizim de şunumuz vardı da şu kadar baktık da sonra da kaçtı da bilmem ne. Banane yahu! Düzgünce seviyorsan sev git. 
Bir de çığlık atanlar var ki of of, en fenası. Dev bir köpeğim olsa anlayacağım ama insan bakarken bile tatlılığını görebildiği bir köpeğe neden bağırır, kesinlikle anlamış değilim. Ayrıca o köpektir, sevilir diye bir kural mı var yani, mama yerken dokunulmasından hoşlanmıyor mesela. Sen de gelip elini atarsan karşı tepkisini de alırsın, bu kadar basit.
Hal böyle olunca uslu köpeğim tüm bunlar sonrasında insanlara karşı bir savunma mekanizması oluşturmaya başladı. Kendisini sevdirse bile rahatsız olduğu en küçük noktada ısırarak tepki göstermeye başladı. Tabi bunda daha çok küçük oluşunun ve eğitim meselelerinden çok da anlamıyor oluşunun da etkisi büyük ancak garip davranışlı insanlardan çok etkilendiğine eminim.
Hayvan falan sevmiyoruz biz, hepsi yalan. İşimiz gücümüz gösteriş olmuş!

Bu arada bücürükveben' in bu yazısı hep aklımda hep. Ne yapacağız şu insanları bilemiyorum... 👎

28 Ağustos 2017 Pazartesi

#sosyolugat20- Hegemonya

Bu hafta söylemekten çok keyif aldığım bir kavramı paylaşmak istedim. Kendi içinde bir uyum barındırdığını düşündüğüm bu kavramı sesli ifade etmek bence çok eğlenceli, evet, hihi! 😃
Sosyolojik önem bakımından bu kavram, çoğu düşünürün ve doğal olarak çoğu araştırmanın da başlıca konusu haline gelmiştir. İçinde bulunduğu sınırlar dahilinde sanırım bu kavramı Marx ile paralel değerlendirmek daha doğru olacaktır. Gelelim ne ifade ettiği meselesine. Aslında çok düz bir ifadesi var; yönetici sınıfın kendi çıkarlarını evrensel çıkarlar olarak ortaya koymasıdır. 'Aa, olur mu öyle şey, hem herkes buna razı mı bakalım?' Değil. Zaten meselenin bir ucu da rızanın ötelenmesine dayanıyor diyebilirim. 
Peki acaba ne olmuş da bu yönetici sınıf kendi çıkarlarını evrensel hale getirmek istemiş? Cevap da çok basit aslında; fikirler, duruşlar ya da düşünceler giderek evrensel bir boyut kazandığında, yönetici sınıfların mevcut hegemonyası da sınırlarını genişletecek ve haliyle bu hegemonya aracılığı ile de gelecek nesillerin çatışmasını canlı tutacak. Diğer bir deyişle bizim bu yönetici takımı -yani pis burjuvalar(!)- evrensellik adı altında her daim çıkar amacı içinde bulunacaklardır. Tabi bu noktada unutulmaması gereken şey, zaman ilerledikçe ve imkanlar arttıkça o çıkarların içeriğinin de genişleyeceği meselesidir. Yani 8. yönetici sınıfının, 2. yönetici sınıfına kıyasla çok daha imkanı bol çıkarları vardır, bunu ilerleyen teknolojik sistem gibi düşünebiliriz. Gelsin yenisi gitsin eskisi, ohh!
Fakat sırf çıkar sahibi diye bir yönetici sınıfı öyle hoop iktidar haline gelmez, gelemez. Aynı zamanda işte bu ilerleyen çıkar döngüsü yeteneğine de sahip olması gerekmektedir. O çıkarcıkların bir üst modelini sunabiliyor mu, efendime söyleyeyim bundan beş yıl sonra kendisini nerede görüyor falan gibi meseleler işte...
Bu düzen içerisinde aslında hemen hemen her adım net şekilde belirlenmiştir. Sınıflar arası, sınıflar içi ya da genel anlamdaki tüm mutlak maddi ilişkiler ve bu ilişkilerin barındırdığı fikirler hususunda katı çizgiler çizilmiştir. Hal böyle olunca açık, parlak ya da alternatif bir yol sunma fikirleri de doğrudan toprağın altında kalmış olur. Çünkü düzen bellidir arkadaş! 
Burjuvalar genel anlamda hegemonya aracı olarak devletten bağımsız, özel düzeyleri tercih etmektedir. En basit örneği toplum olsun. Belirlenen roller toplum içinde bir yerleşim alanı edinir ve bu toplumsal hegemonyanın artık ayrıcalığı vardır. Daha açık bir ifadeyle bahsi geçen toplumsal hegemonyanın amacı, mevcut kapitalist düzeni korumak ya da devam ettirmek adına zora başvurmak değildir. Herkes yerini bilsin, lütfen yani(!) O halde toplum içinde varoluşunu sergileyen bu hegemonyanın zamanla bir statü ya da üstünlük göstergesi haline geleceğini söylemem de yanlış olmayacaktır. Zaten aslında amaç bir anlamda bunu meşru kılıflara sokmak da olabilir. Ovv manipülasyon ha! 😎
Toplumsal bir hegemonya varsa bunun kültürel boyutundan da bahsedebiliriz. Ancak arada çok fark yoktur; kültürel hegemonyada ekstra olarak düşünme biçimleri dışlanır da dışlanır. Herhangi bir akıl yürütme faaliyetinde bulunmak ya da odak bir çözümleme sağlamak bu bağlamda pek de mümkün olmayacaktır. Bu nedenle Marksist yolda ilerleyen fikirler, hegemonyanın her alana nüfuz ettiğini varsayarak olabildiğince mücadele edilmesini savunmaktadırlar. İçinde bulunulan yanlış bilince ve bunu anlaşılır kılmak adına gerçekleştirilen her eleştiriye de önemle ihtiyaç duymaktadırlar.

23 Ağustos 2017 Çarşamba

Ayrıcalıklı Kategori: Öneri Filmler

Günlerdir yazısını yazmak için beklediğim filmi nihayet yorumlamayı başarmış bulunuyorum. İzleyeli epey oldu ama işte bir türlü fırsat bulup da yazısı gelemedi...
Film karşıma ilk çıktığında türünde komedi yazması beni bir süre düşündürmüştü aslında. Çok uzun zamandır komedi izlemediğimin de farkına varmış oldum. Fakat izledikten sonra komedisine aldanıp da vazgeçmediğim için kendi adıma sevindim, hihi!
Saygın Vatandaş, Nobel edebiyat ödülüne layık görülen başrolün yaptığı nitelikli konuşması ile merhaba diyor bizlere. Aslında daha ilk andan filme ısınacağımı anlamıştım, gerçi az- çok gidişatı tahmin etmiştim ama olsun, zaman boşa akmayacaktı sonuçta. İşin komedi kısmına gelirsek, evet mizah var. Ama öyle 'abartı' kokan cinsten değil, yerinde ve dozunda. Fakat bana göre dram tarafı biraz daha ağır basıyor doğrusu; bir yazarın doğduğu yer ile olan ilişkisi, yükselişi ve dibe batırılışı ikilemiyle...
Mekanlara önem veren filmler benim için ayrı bir konumda olmuştur hep. Çoğu kişinin sıkıcı, durgun, basit bulduğu o fotoğraf kareleri aslında iyi bakıldığında güzel bir görsel ziyafete davet çıkarabilir. Nitekim bu filmde de aradığım o yalın gezintiyi rahatlıkla bulabilmiş oldum. 
Filmin en beğendiğim yanı, bir yazarın üstten bakışının ya da kibrinin doğru bakımlardan değerlendirilmesi oldu. Genellikle şöhret egosuna sahip olan yazarın yeri geldiğinde kendisini 'normal' olabilmek adına zorladığı da yansıtılmış, Oscar Martinez' in oyunculuğu ve özellikle mimikleri tam yerindeydi. Kendi adıma yapacağım tek eleştiri ise filmin sonuna dair oldu. Aslında absürt bir son değildi bu fakat çok beklenilen bir bitiş oldu sanki, ya da daha doğrusu ben böylesi bir gidişata bir tık farklı bir nokta konulsun isterdim. 😊
Şöyle sakin, beyin yormayan ama boş vakit de harcatmayan ve hem de ödüllü bir film ile bu akşamı tamamlamak isterseniz, seve seve öneriyorum... 
Keyifli seyirler ✌

22 Ağustos 2017 Salı

Mim: İşte Bütün Mesele Bu

Yapmam diyenden korkacaksın arkadaş, der der ama öyle zamanlar olur ki kendisini içinde buluverir. Ben gibi... 👀
Mim olayından uzak olduğumu içinde bulunduğum ilk mimde dile getirmiştim. Evet çok eğlenceliydi ama ben yine de bu olaya bir tık mesafeli hissediyorum kendimi. Demişken hoop tazecik bir mimin içinde kendimi görüverdim. 😁 
Belki de blog dünyasındaki en genç isim olan ve azmini göz ardı edemeyeceğim Blue Things blogunun can vereni, pek sevgili Aysel' di mimleyen. Fakat mim de mim olmuş yahu, üzerine etraflıca düşünülmüş belli ki... Halen nasıl yapacağım konusunda bir fikrim olmasa da kendisine teşekkürlerimi ileterek başlıyorum. 😄 



*daha önce bu kadar zorlandığımı hatırlamıyorum 😄



  • Herkesle tanışmışlığı olan blogger?
Al işte ilk maddeden çöküş! Aynı cevaplar olmasın diyorum ama buna verebileceğim tek cevap, DeepTone. Kendisinin yardımseverliği, ele aldığı konuları, okudukları, dinledikleri ya da tavsiyeleri hakkında bilgi vermeme gerek yoktur değil mi?


  • Blog dünyasının üç kütüphanesi?
Ben her maddede böyle tökezleyecek miyim(!) Say say bitmez çünkü herkes okuyor, okuyor ve okuyor. Yine de üç isim vermeliyim.
Beyda' nın Kitaplığı ilk tercihim. Hem kitapları takip eden hem de okuduktan sonra yorumlarını bizden esirgemeyen bir isim. Okumak istediğim, bu da varmış dediğim çoğu kitabı kendisinin blogunda görmek keyif verici...
Kağıt Salıncak ciddi anlamda aklımın kaldığı kitapları okuyan bir isim. Bazen hemen okumak için içim nasıl gidiyor belli değil! 
Kitap Eylemi de takipte olmaktan memnuniyet duyduğum nefis bloglar arasında benim için. Bol bol kitap, daha ne olsun!


  • Blog dünyasının en tatlı anneleri?
Hepsi tatlı hepsi. 
ANNESİNİN PRENSESİ hem kıpır kıpır, bilinçli, eğlenceli hem de bir anne! Her yazısında samimiyetini en derinden hissediyorum ve bu enerji dolu karakterini seviyorum.
Eylül Annesi çok yakınlarda minik hanımefendinin doğum gününü kutlamıştı ve herşey pembeyken o şirinliğe içim gitmişti doğrusu.
Şapşik Anneden Notlar da bilinçli anneler yolunun yolcusu. Ve göz ardı edilmeyecek kadar süredir de blog aleminde. Samimi dili sayesinde çoğu yazısında tebessüm etmişimdir.


  • Sohbeti en tatlı üç blogger?
Ay herkesin sohbeti ballı kaymak vallahi! Bu nedenle bu maddede bir ayrım yapmak istemiyorum. Takip ettiğim her blog bir hayat, bir sohbet kaynağı benim için.


  • Her konudan yazan blogger?
Açıkçası ben her konudan yazılmasını seviyorum, yani böyle içten geldiği gibi olunca daha bir keyif veriyor bana. Buraya eklemek istediğim ilk isim sevgili Ece Abla. Tecrübeleri ve hayata bakış açısı dikkatle okunacak cinsten. Diğer bir isim MECZUP. Genç arkadaşımın hayatı sorgulayan yazılarının yanı sıra verdiği dizi- film tavsiyeleri de ön planda. Son olarak da Ivır Zıvır Enstitüsü benim gerçekten sıkı takibimde olan bir blog. Güzel konulara değindiği yazılarını ayrı bir keyifle okuyorum.


  • En bakımlı üç blogger?
Özel bir tercihim olmayacak çünkü benim için makyaj- bakım ya da kozmetik adına yazılar yazan her blogger bakımlı kategorisinde...


  • Önerilerine güvendiğim üç blogger?
Yahu bu sorular nasıl zor böyle! 😤 
- Tabiki ilk sırayı Öneri Makinesi alacaktı değil mi? Kendimi blog dünyasında onunla tanışmış biri olarak şanslı görüyorum açıkçası. Çok özgün, cool ve uyumlu bir tarza sahip ki en güzel yanı da bu...
- Sevgili Sibelynka olmadan bu maddenin bir anlamı olmazdı. Hem film hem kitap önerileri tam acil durumlarda yetişecek cinsten. Akıp gidiyor vallahi.
- Ve tabiki Blog Tecrübem de unutulmamalı. Blog dünyasına dair çoğu bilgiyi kendisinden edinebildiğim için teşekkürlerimi sunuyorum buradan.


  • Öykü dinlemeye, kahve içmeye giderim dediğim bloglar?
Bu liste sabaha kadar uzar çünkü ben sürekli birilerine gider dururum ki! Bu nedenle olabildiğince sınırlandırma yaparak, blog dünyasına adım attığım ilk zamanlarda desteklerini hissettiğim iki isme yer vermek istiyorum; Momentos ve Kafka' ya Mektuplar. Birisi kendime fazlasıyla benzettiğim bir isim, diğeri ise meslektaşım. Bu nedenle çaya, kahveye, öyküye ya da herhangi birşeye hiç düşünmeden giderim. 😊


  • Yeni olsa bile kolay alışılan, samimi olan üç blogger?
Hmm, bir düşünelim. Bu maddeyi biraz değişime uğratıyor ve benim için yeni olan ama samimi olanlar şeklinde değiştiriyorum. Bu defa da liste uzun olacak sanki. 😁
Riri' nin Rorosu' nu geç keşfettim diye nasıl üzülmüştüm zamanında. Ama iyiki de yolum düşmüş, içinden geldiği gibi aktardığı yazılarını, yorumlarını, değerlendirmelerini çok seviyorum.
Ezgi gerçekten blog dünyasında koşa koşa takip edilecekler listesinde. Hem becerikli hem donanımlı ve eminim oldukça güler yüzlü. Şuan aktif bir çekiliş halinde, eğer halen takipte değilseniz diyorum... 😉
Delinin Delisi Bir Deli ismini yazarken bile beni güldürebilmeyi başaran bir blog doğrusu. Challenge yazısı ben dahil olmak üzere çoğu kişiyi gaza getirmiştir diye düşünüyorum. Ha bir de ona 'Fri' diye hitap etmesi çok zevkli.
Huzur Heryerde benim için ayrı bir öneme sahip. Neden? Çünkü hayatımda ilk defa şans bana da göz kırpıverdi onun sayesinde. Duymayan kalmamıştır ama ben tekrar yazmak istiyorum; hediyeleşmeyi çok seviyor ve buna el emeklerini de dahil ediyor. Üstelik bu çekilişler hız kesmek bilmiyor!
Senden Benden Bizden ile ilk tanıştığım yazıda benliğimden birşeyler bulduğumu farketmiştim. Özellikle Osmanlıca serisi çok ilgimi çekiyor, harika bir fikir bence. Tabi samimi muhabbetini de es geçmemek gerek.


  • En doğal blogger?
Ayy bu ne güzel madde öyle. Aslında yazmak istediğim çok isim oldu ama ben bu koltuğu Arada Saçmalamak Lazım için bırakıyorum. Doğallığın, kahkahanın blogger şubesi olur kendileri! 😃


  • Anime delisi olan iki blogger?
Yine zorlandığım bir madde daha. Sanırım burada tercihimi Ziel Shindo yönünde kullanacağım. Çünkü bence kelimenin tam anlamıyla bir tutkun...


  • Kendine benzettiğin üç blogger?
Şaka maka son maddenin zorluğu vurucu olmuş. 😃 Her blogda, her yazıda ya da her hayatta kendimden bir kırıntı bulabiliyorum aslında. Yani 'işte bu da tam ben' dediğim spesifik bir blog yok. Çünkü bazen yeni tanıdığım bloglarda bile o hissi alabiliyorum... 

Okuyan herkes mimlenmiş sayılsın bu defa. Üzerine etraflıca düşünmek gerek ama bloglar arası etkileşim adına faydalı olacağını düşünüyorum. 😊